Ya ekonomi o kadar da bilimsel değilse?

Ne zaman “ekonomi bilimi” dense, beni bir gülme tutar! Zira, kaynakların sosyal sınıflar arasında nasıl bölüştürülebileceğini ele alan ekonomi kadar açıktan tarafgir ve sınıfsal bir bilim daha yoktur.

Altılı burjuva muhalefetin seçim öncesi, hükümete yönelik ekonomi eleştirilerinin başlıca mottosu; “Ekonomi biliminin gerekleri yapılmalı” şeklindeydi. Buna göre Erdoğan ve partisi, akla-bilime aykırı bir ekonomi siyaseti izliyordu. Altılı burjuva muhalefeti geldiğinde, ekonomi bilimi ne emrediyorsa, onu yapacaktı. Daha yalın bir ifade ile, faizleri artırıp, kemerleri sıkacaktı!

Ne var ki, seçimleri Erdoğan kazandı. Faizleri artırmak da kemer sıkmak da ona nasip oldu. Demek ki mesele akılla-bilimle değil, seçim ekonomisiyle ilgiliymiş.

İşin doğrusu, ne zaman “ekonomi bilimi” dense, beni inceden bir gülme tutar! Zira, doğrudan doğruya, kaynakların sosyal sınıflar arasında nasıl bölüştürülebileceğini ve kaynakların üretiminde yaşanan sömürü ilişkilerini ele alan ekonomi kadar açıktan tarafgir ve sınıfsal bir bilim daha yoktur.

Marx’a göre ekonomi bilimi, kapitalist üretimin “yalnızca teorik ifadesidir”* Kapitalizmin çürümesinin, ekonomi bilimini de çürütmemesi mümkün değildir.

Kapitalizmin tarihte ilerici bir rol oynadığı dönemde, Adam Smith, William Petty ve David Ricardo gibi burjuva iktisatçılarınca geliştirilen “emek-değer teorisi”nin başına gelenler, çok şey anlatıyor. Emek-değer teorisi bilimsel bir keşiftir. Buna göre, malların değerini, içlerindeki emek miktarı belirler. Üretimi ne denli çok emek gerektiriyorsa, o mal da o denli değerlidir ve tersi. Örneğin doğada hazır bulduğumuz su, ücretsizdir ama şişelenmiş su, harcanan ek emek kadar ücretlidir.

Ricardo ile en gelişkin ifadesine ulaşan emek-değer teorisi, kapitalizmin anavatanı İngiltere’de işçi sınıfına da ilham verdi. Dahası, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx, emek-değer teorisi üzerinde 20 yıl kadar çalışarak Kapital’de “artı-değer teorisi”ni ortaya koydu. Marx’ın emek-değer teorisinden yola çıkarak, işçi sınıfının üzerindeki artı-değer sömürüsünü kanıtlaması o denli bilimseldi ki, burjuvazi de çareyi, bizzat emek-değer teorisini yadsımakta buldu.

1871’de Paris Komünü’nün ortaya çıkışı, işçi sınıfının sosyalist teorilerine ilham veren emek-değer teorisini de geçersiz ilan edilmesine yol açtı.

Böylece 1870’li yıllarda “marjinal fayda” teorisi, birbirinden habersiz olarak Almanya’da Karl Menger, İngiltere’de Stanley Jevons ve İsviçre’de Leon Walras tarafından geliştirildi. Jevons, Ekonomi Politik Teorisi’nde gururla ilan ediyordu: “Bütün düşünce ve araştırmalarımın neticesinde değerin tamamen faydaya dayandığı sonucuna vardım.”*

Yeni teorinin temel önermesi buydu. Değeri, ürünlerin içindeki emek miktarı değil, ürünün tüketiciye sağladığı fayda belirlemektedir. Peki, belli bir malın faydası, kişiden kişiye değişir iken, o malın fiyatı neden herkes için aynıdır. Yeni teori, bu gibi en basit sorgulamalara dahi dayanıklı olmadığı halde, burjuva iktisadına hâkim olmuştur. Sözde “marjinalist devrim” denilen süreç ile burjuvazi, kendi yaratımı olan emek-değer teorisini çöpe atıp, yerine “marjinal fayda” teorisini geçirmiştir.

Bugün dahi akademide, marjinal fayda teorisinin hakimiyeti söz konusudur. Türkiye’nin tüm iktisat fakültelerinde öğrencilere Smith ve Ricardo’nun emek-değer teorisinin marjinalist “devrim”(!) ile nasıl yanlışlandığı anlatılır. İktisat öğrencilerinden, içinde “marjinal” kelimesi geçen onlarca formülü (marjinal tüketim eğrisi vb.) ezberlemeleri istenir.

EMEK-SERMAYE MÜCADELESİNİN İZDÜŞÜMÜ

Aslında, iktisadi düşüncede emek-değer teorisi ile “marjinal fayda” teorisi arasındaki mücadele, emek-sermaye mücadelesinin bir izdüşümünden başka bir şey değildir. Benzer şeyler, Marksist materyalizme düşünsel temel sağladığı gerekçesiyle Darwin’in Evrim Teorisi’nin de başına gelmiştir. 1980’lerden bu yana işçi sınıfının haklarına ve kazanımlarına karşı dünya çapında sürdürülen neoliberal saldırı, iktisadi düşüncede dayanağını Ludwig von Mises, Milton Friedman gibi neoklasik iktisatçılardan almıştır. Neoklasikler ise kendilerini “marjinal fayda” teorisine dayandırırlar. Herhalde, emek-değer teorisine dayandıramazlardı!

Bugün için sermayenin baskın hakimiyeti nedeniyle gözden düşürülmüş olsa da bilimsel içeriği ve değeri açıklama gücü sebebiyle, emek-değer teorisinin iktisadi düşüncede er geç yeniden yükseleceğini düşünüyorum. Bu, muhtemelen, dünya işçi sınıfının mücadelelerindeki gelişmelerle paralel olacaktır.

İşte, bu hafta içinde Yordam Kitap tarafından yayımlanan, Nikolay Buharin’in “Aylak Sınıfın Ekonomik Teorisi”, marjinal fayda zırvasına karşı, emek-değer teorisinin güçlü bir savunusunu içeriyor. Bu son tutsaklığımda hapishanede çevirdiğim bu önemli bilimsel incelemenin, akademide ve iktisadi düşüncede neoliberal hakimiyete karşı, emek-değer teorisi etrafında düşünsel direncin gelişimine vesile olmasını diliyorum.


Alp Altınörs: Çevirmen, yazar, siyasal iktisatçı, düşünce işçisi. İngilizce, İspanyolca ve Rusça dillerinden çeviriler yapmakta ve bu dillerde araştırmalar yürütmektedir. "İmkânsız Sermaye- 21. Yüzyılda Kapitalizm, Sosyalizm ve Toplum" adlı kitabın yazarıdır. Uluslararası siyasal iktisat, uluslararası ilişkiler, filoloji ve tarih disiplinlerinde; SSCB, Çin Halk Cumhuriyeti ve Osmanlı İmparatorluğu tarihi, sosyalizmin sorunları ve 19. Yüzyıl Rus edebiyatı üzerine pek çok makalesi ve çevirisi bulunmaktadır. TED Ankara Koleji Lisesi'ni ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirmiştir. 2008 yılında İstanbul'da kurulan Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi'nin koordinatörlüğünü yürütmüş siyasal iktisat dersleri vermiştir. 2014-2016 yıllarında HDP Merkez Yürütme Kurulu'nda yer almıştır

Önceki ve Sonraki Yazılar
Alp Altınörs Arşivi