Hep o şarkı, hep o şarkı…

Medeni Kanun’u değiştirmeye çalışanlar, eşitlikçi ve adil bir uygulamayı yok etmeye niyetlenirken muhayyel bir geçmiş tasavvuruna dayanıyorlar. Oysa atacağınız her adım, anın ve ne getireceğini bilemeyeceğiniz geleceğin koşulları içerisinde gerçekleşecek.

22 Ekim Pazar günü Artı TV’deki “Sözün Yarısı” programında konuğum Gazete Duvar yazarı Berrin Sönmez idi. Programın kaydına buradan ulaşabilirsiniz. Bu programı genellikle İstanbul’daki bir konuğun katılımıyla stüdyoda çekiyoruz. Berrin Hanım’la konuşacağımız güncel meselenin önemine binaen, programın tarihinde ikinci defa, Skype bağlantısı üzerinden bir araya geldik ve söyleştik.

Berrin Sönmez bir insan hakları savunucusu ve feminist aktivist olarak, daha önce bu köşede de link verdiğim son yazıları üzerinden önemli bir iddiayı dile getiriyor ve kamuoyunda duyulur hale gelmesini sağlamaya çalışıyor. Sönmez’e göre iktidar, Medeni Kanun’da değişiklikler yaparak cumhuriyetin ilk yüzyılında kadınlar açısından kazanım haline gelmiş noktaları Medeni Kanun öncesine götürmeye çalışıyor ve bir tür şeriat hukukuna işlerlik kazandırmaya uğraşıyor.

“KAHROLSUN NAFAKA!”

Cumhuriyetin ilk yüzyılı pek çok kesim ve kimlik için olduğu gibi, kadınlar için de tam bir eşitlik ortamı oluşturmadı. Ancak laiklik ilkesi üzerinden belirlenen yeni bir Medeni Kanun üzerinden, kadınların daha güvenceli bir biçimde yaşamalarına ve toplumsal hayata katılmalarına yol hazırlamış oldu. Örneğin boşanma sonrasında, aslında sadece kadını değil, daha az görülse de, kadından daha yoksul olduğu durumlarda erkeği de korumaya çalışan, bir nafaka sistemini yürürlüğe soktu.

Ekonomik güvenceden yoksun olan tarafa sürekli nafaka bağlanması; zaten evlenerek, çocuk doğurarak ve gerek bu çocuğa gerekse ailenin diğer bireylerine hizmet vererek emeğini seferber eden ve kendilerine ait bir ekonomik yaşam kurmakta zorlanan kadınlar için, bir boşanma durumunda bir dilim ekmeğe muhtaç olmaktan kurtulmanın aracı oluyor. Oysa iktidarla aynı doğrultuda düşünen Yeniden Refah Partisi, sürekli nafakanın kaldırılması için yasa değişikliği önerisi verdi.

Bu konudaki gelişmeler doğrultusunda ben de yazmaya devam edeceğim ama şu anda konuyla ilgili bilgilenmek için Berrin Sönmez’in yazılarına ve Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun (EŞİK) web sayfasına bakabilirsiniz. (https://www.esik.org.tr/)

TÜRKİYE YÜZYILI’NI TANPINAR’LA OKUMAK

Bugün bu konuyla bağlantılı ama biraz daha farklı bir noktadan söz etmek istiyorum. “Sözün Yarısı” aslında bir okurluk programı. Sadece edebi metinler üzerinde durmuyorsak da, hayatın çeşitli alanlarından konukların “âşık oldukları”, yani aslında şu veya bu yönde etkilenmiş oldukları yazar ve metinleri konuşuyoruz. Programın başında okunan ve daha sonraki sohbete başlangıç oluşturan metni konuk seçiyor. Berrin Sönmez de, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ünlü kurmaca dışı, deneme kitabı Beş Şehir’i, kitabın “İstanbul” bölümünün sonundaki üç sayfadan bir seçkiyi tercih etti.

Berrin Sönmez ile son derece güncel ve siyasi bir konuyu konuştuk. O zaman programın başındaki metni, programın edebiyatı ve okumayı seven izleyicilerine ayıp olmasın diye mi seçmiş ve konuşmuş olduk? Asla! Medeni Kanun ve kadınların haklarıyla ilgili konularda, elbette kadınlar kadar değil ama ben de hassasım. Bu konuyu çok önemsiyorum. Fakat bundan öte, bu konunun okumakla ve kültürle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm için Berrin Sönmez’i programa davet etmiştim. Konuk bu programda istediği metni seçebiliyor ama Berrin Sönmez de özellikle bu kitabı ve bu pasajı seçti.

“KÖKÜ MAZİDE OLAN ATİ” İYİMSERLİĞİ

Tanpınar’ın 1942-1945 arasında Ulus gazetesinde tefrika edip, 1946’da kitap olarak yayımladığı Beş Şehir, yazılma ve yayımlanma zamanının Osmanlı geçmişiyle ilişkisini ve toplumsal bellek konularını ele aldığı bir kitap. Nitekim Tanpınar, “İstanbul” bölümünü sona erdirirken de şunları söylüyor:

“En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız; hepimiz Hamlet’ten daha keskin bir ‘olmak veya olmamak’ davası içinde yaşıyoruz.” (Dergâh Yayınları, 6. Baskı, 1979, s. 112)

Tanpınar için geçmiş bir nostalji kaynağı. Ona asla ulaşamayacağımızı, geri dönemeyeceğimizi, tam da bu kayba dayalı özlem ve hüznün şimdiki zamanda yaşarken bizi zenginleştiren bir şey olduğunu belirtiyor ve “İstanbul” bölümünü şöyle tamamlıyor:

“En iyisi, bırakalım hâtıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi bir keşif, bir ders, hülâsa günümüze eklenen bir şey olur. Bizim yapacağımız yeni, müstahsil ve canlı bugünün rüzgârına kendimizi teslim etmektir. O bizi güzelle iyinin, şuurla hülyanın el ele vereceği çalışkan ve mesut bir dünyaya götürecektir.” (s. 112)

Emin değilim tabii ama belki de Tanpınar bu umutlu, aydınlanmacı ve ilerlemeci son paragrafı 1946’daki kitap yayınına eklemiştir. Tam da II. Dünya Savaşı’nın sürdüğü sırada bunları yazma iyimserliğini taşımış mıdır, bilemiyorum. Aslına bakılırsa, Tanpınar’ın bu iyimser projeksiyonu ne Türkiye ne de dünya için gerçekleşmedi. Evet, pek çok şey ilerledi, pek çok iyi gelişme oldu ama hâlâ kanla yoğrulan, bir yerde “çirkinle kötünün, bilinçsizlikle karabasanın el ele verdiği bezmiş ve mutsuz bir dünyaya” ulaştık…

MÜRTECİ GEÇMİŞ KUYUSU

Bu konu bir yana, Berrin Sönmez bu metni, tam da geçmişle ilişkilenme biçimimizi hatırlamak için seçti. Bu açıdan, iktidarın “Türkiye Yüzyılı”nda ilk yüzyılın en temel kazanımlarından olan Medeni Kanun’u değiştirme planını değerlendirebilmek, doğru biçimde okuyup yorumlayabilmek için uygun bir basamak da sunmakta.

Tanpınar, yukarıda alıntıladığım pasajlardan iki sayfa önce, bu konuya girmek için çarpıcı bir soru soruyordu: “Niçin geçmiş zaman bizi bir kuyu gibi çekiyor?” (s. 110) Tabii üstadın kastı burada, İstanbul’un Osmanlı geçmişiyle ilgili artık yitip gitmiş pek çok parlak kültürel unsurun aklımızı çelmesi, bize kendisini hatırlatması. Yoksa Tanpınar, hemen bu sorunun ardından bu devirlerin hiçbirinde yaşamak istemezdim diyor ve ekliyor: “Hatta Kanunî’nin, Sokullu’nun İstanbul’unda bile on dakikadan fazla yaşayamam.” (s. 110)

O zaman Tanpınar bir gerici değil; geçmişte gördüğü bir “altın çağ”a dönmek doğrultusunda konumlandırmıyor kendisini. Tanpınar o geçmişin kültürel temsili üzerinden aslında şimdiki zamanını zenginleştirmeye çalışıyor. Tanpınar’ın modernizm ile iç içe bir muhafazakâr olduğunu düşünebiliriz.

Ne var ki, onun geçmişin çekiciliğiyle ilgili sorusu, iktidarın birtakım siyasal İslamcı gruplarla ve bazı tarikatlarla ilişki içerisinde geçmişle ilişkilenişi düşünüldüğünde tekinsiz bir rahatsız ediciliğe bürünüyor. Soruyu Medeni Kanun’u bozmaya ve İslami kural ve ilkelere daha uygun bir noktaya çekmeye niyetli bir gericiye bakarak sorduğumuzu düşünelim: “Niçin geçmiş zaman bizi bir kuyu gibi çekiyor?”

Gerici sözcüğünü, hakaret olarak değil, betimleyici bir biçimde kullandığımı da ekleyeyim. Yukarıda da belirttim, burada geçmişte varsayılan bir altın çağa dönüş tahayyülü ya da fantezisi var. Bu yüzden reaksiyoner ya da gerici diyoruz. Yoksa hayatımızı karartacak şeyler yapmaya niyetlenenlere elbette gerektiğinde hakaret de ederiz, onlarla mücadele de ederiz. Edeceğiz de. Fakat gerici derken sadece rücu edenden, geri dönmeye niyetlenenden, sözcük anlamıyla irticadan söz ediyorum. Medeni Kanun’u değiştirmeye çalışanlar, hangi siyasi partide olurlarsa olsunlar, cumhuriyetin ilk yüzyılındaki eşitlikçi ve adil bir uygulamayı yok etmeye niyetlendikleri ve bunu yaparken muhayyel bir geçmiş tasavvuruna dayandıkları için, mecliste giydikleri takım elbiselere ve kravatlara rağmen gericiler. Toplumumuzu geriye götürmeye niyetliler.

GEÇMİŞ FANTEZİSİ

Fakat önemli olan ve düşünmedikleri bir nokta var: Aslında hemen yukarıda hayal, fantezi, tasavvur, tahayyül diyerek hep buna gönderme yaptım. Geri dönülebilecek bir geçmiş var mı? Belirli bir zaman ve mekânda var edilmiş ve daha sonra gelenler tarafından pek beğenilmiş, yüceltilmiş bir geçmiş noktasına nasıl gidebiliriz? Bence ancak ışınlanarak. O da tamamıyla bir bilim kurgu hayali. Bunun ötesinde, ideal bir İslam toplumunu kurmak üzere atacağınız her adım, şu anın ve ne getireceğini bilemeyeceğiniz bir geleceğin koşulları içerisinde gerçekleşecek. Yani geçmişin, o altın çağın hayalini kuran son derece asri ya da çağdaş bir şey yapmış olacaksınız. Bunu deneyenler de az değil. Taliban böyle değil mi? İşid ya da? Toplumsal sözleşmeyi yerle yeksan eden, sürekli olarak adaletsizlik ve huzursuzluk üreten, en küçük bir şeyi başaramadığı için de kolaylıkla kan dökmeye girişen hareketler bunlar.

Dönülecek bir geçmiş yok. Geçmişe dönemezsiniz. Şimdinin koşulları farklı. Tanpınar buna işaret ediyor. Gelecek hafta da bu konuya devam edeyim. Fakat bu defa başka bir edebiyatçı üzerinden olsun. Bu defa Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan söz edelim. Onun 1956 tarihli son romanından, Hep O Şarkı’dan dem vurarak bu geçmişe dönme fantezisini biraz daha konuşalım.

Bir gericinin kafasında, altın çağ hayali üzerinden “hep o şarkı” vardır. O zaman gericiye bir soru sorarak son noktayı koyalım: Hep o şarkı, hep o şarkı mıdır?


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi