Ulus-devleti milliyetçilik kurmadı

Ulus-devlet sadece devlete adını veren etnik yapının milliyetçilerini değil, her tür inanç ve görüşten anlayışı da içerir. Sağcı, solcu, sosyal demokrat, sosyalist, komünist, liberal, feminist, anarşist, dinci, faşist, hatta ayrılıkçı o yapının parçasıdır

Bu yazı “Milletten Uzaklaşmak” üst başlıklı yazılarımın dördüncüsü. Geçen hafta edebiyat-siyaset ilişkisi tartışmasını tamamlayıp Refik Halit Karay ile ilgili şu soruyu sorarak yazıyı sona erdirmiştim:

“Fakat bu kadar İttihatçı ve daha sonra uzun süre Türkiye muhalifi, ünlü Yüzellilikler listesiyle vatandaşlıktan çıkartılmış ve Türkiye’ye girmesi yasaklanmış birinin yazdıklarıyla bir tür milliyetçi siyaset yaptığını iddia etmek acaba tuhaf ve tutarsız mı oluyor?”

Kısa cevap şöyle: Hayır, aslında tuhaf ve tutarsız olmuyor. Çünkü Refik Halit “Yatık Emine” ve sonradan yayımlayacağı Memleket Hikâyeleri’nde yer alan diğer uzunlu kısalı hikâyelerde milliyetçilik yapmıyor ama millî bir siyaset güdüyordu. Arada fark olmadığını mı düşünüyorsunuz? Ya da anlamlı bir fark olmadığını mı? Bence öyle değil ve bu noktayı aşağıda açacağım. Fakat ondan önce, geçen hafta meydana gelen bir gelişmeden söz edeceğim.

Geçen hafta elbette pek çok tatsız gelişme oldu. Bunlardan biri Ogün Samast’ın salıverilmesiyken, bir diğeri de Pervin Chakar’a dönük ırkçı saldırılardı. Bunlar tam da “milletten uzaklaşmak” başlığının altına koyulabilecek konular. Ne demek istediğimi aşağıda açacağım.

Ancak benim asıl göndermede bulunacağım konu, Senem Timuroğlu’nun İBB Atatürk Kitaplığı’nda yapacağı ilan edilen “Türkçe Edebiyatın Flanözleri, Evden Dışarı Çıkmak” başlıklı konuşmanın, “Türkçe edebiyat” kullanımı üzerinden gelen ırkçı ve faşist tepki ve sosyal medya linçinin ardından iptal edilmesi. Timuroğlu’nun maruz kaldığı tavır, bu konuda yıllardır süren irrasyonel bir tavrın ulaştığı son noktayı gösteriyor. Bundan bir sonraki noktada “Türkçe edebiyat” diyen birilerinin fiziki saldırıya uğradığını mı göreceğiz? Görürsek şaşırmamak lazım.

TEDHİŞTE ISRAR

Türk edebiyatı mı Türkçe edebiyat mı konusunda 2023’ün hemen başında burada iki yazı yazdım. Birinci yazı 30 Ocak tarihli ve ikincisi de hemen izleyen hafta, 6 Şubat’ta yayımlandı.İkinci yazının sonu şu şekilde bağlanıyordu:

“Edebiyat tefekkür, empati ve anlama alanı. Hayat zor ve karmaşık. ‘Gerçeklik dediğimiz şu çok yönlü, çok yüzlü problemin anahtarı benim elimde’ numaraları çekmeyelim birbirimize. Gerçekliğin anahtarı ya da hayatın anlamı kimsede mevcut değil. Alçakgönüllü olalım, iyiniyetli olalım, anlamak ve anlaşmak için uğraşalım. Türk ve/veya Türkçe edebiyata ve Türkiye edebiyatlarına bunun üzerinden yaklaşalım. Canciğer arkadaşımızın yok yere ceza almasını sağlayacağız da ne olacak? Biz en iyisi, top peşinde koşalım ve misket oynayalım. İyi ve mutlu çocuklar olalım.”

Birilerinin akla ve izana davet edilmeye gönlü olmadığını görüyoruz ama. İşin olurunu bulmanın yolu çok kolayken, özellikle şiddet ve korku üretmeyi seçiyorlar. Çünkü dahil oldukları siyaset millî bir siyaset değil, tam tersine ırkçı dışlama ve faşizme açık bir aşırı milliyetçi siyaset.

ULUS-DEVLET MİLLİYETÇİ OLMAK ZORUNDA MI?

Burada işin adını artık koyabilmemiz gerekiyor. Dili kullanırken eski ya da yeni sözcükleri seçebilirsiniz ama millet veya ulus isimleri ile millî ve ulusal sıfatları, milliyetçilik ya da ulusçuluk ile ilişkilidir ama aynı anlama gelmez. Bugün dünyadaki devletlerin pek çoğu ulus-devlet ve Türkiye Cumhuriyeti de öyle. Ancak ulus-devlet, milliyetçi demek anlamına gelmiyor. Ulus-devlet sosyo-politik bir oluşumdur ve özellikle 1789 Fransız Devrimi sonrasında tarih sahnesinde belirip devlet yapılarının izleyen 19. ve 20. yüzyıllardaki temel biçimini oluşturmuştur.

Öte yandan, bir ulus-devlet sadece o devlete adını veren etnik yapının milliyetçilerini değil, her tür inanç ve görüşten pek çok anlayışı da içerir. Sağcı, solcu, sosyal demokrat, sosyalist, komünist, liberal, feminist, anarşist, dinci, faşist, enternasyonalist, hatta ayrılıkçı. Ulus-devletin sınırları içerisinde yaşayan ve bu yapıya yurttaşlık bağlarıyla bağlı olan her görüşten insan, o yapının bir parçasıdır ve hem devlete hem de söz konusu ulusal topluma çeşitli biçimlerde katkıda bulunurlar. İspanya yurttaşı olup Katalan milliyetçisi ve hatta ayrılıkçısı olan bir kişi, üretimi ya da yaşam pratiği üzerinden, İspanyol ulus-devletine katkıda bulunuyor olabilir. Ya da bir Katalan olduğu halde, ayrılıkçı olmamayı ama aynı zamanda hiçbir daraltıcı, dışlayıcı ideolojiyi taşımamayı da seçebilir.

MİLLİYETÇİ OLMAYAN ULUSAL AKIM UNSURLARI

Bu noktada, Refik Halit Karay’ın milliyetçiliği meselesine gelelim. Refik Halit Karay bir Türk milliyetçisi miydi? Değildi. En azından milliyetçi sayılabilecek siyasetçilerle tam olarak anlaşamadığını ve hayatı boyunca şu veya bu şekilde bu anlayışlara liberal bir noktadan muhalefet ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan, Refik Halit bir “millî akım” unsuru, yani ulus-devletin oluşumuna katkı koyan kültürel seçkinlerden biriydi. Özellikle 1930’lara kadar yazdıklarında, oluşmakta olan ulusal toplumun gereksinim duyacağı yazılı edebiyat dilini geliştirerek, bir edebiyatçı ve gazete yazarı olarak büyük bir rol oynamıştı. Yeni rejimin vatan haini olarak görüp ülkeye girişlerini engellediği Yüzellikler’den olduğu halde, sürgünde olduğu sırada bile özellikle yazdıkları üzerinden Türkiye’de önemsenmiş, bizzat Atatürk en ateşli okurlarından biri olmuştu.

Refik Halit Türk edebiyatına mı katkıda bulunuyordu, Türkçe edebiyata mı? Böyle bir soru ne onun umurunda olurdu ne de onu aşkla okuyan ve takip eden okurlarının. O zaman, onun bu milliyetçi olmayıp millî akım unsuru olması durumunu nasıl açıklayabilirim?

Buna cevap vermeden önce bir örnek daha verebilirim: Mehmet Akif Ersoy. “İstiklâl Marşı” şairi İslamcı bir aydındı ve özellikle başını Ziya Gökalp’ın çektiği Türkçülerikavmiyetçilik” yapmakla suçluyor ve dolayısıyla milliyetçiliği tam karşısına alıyordu. Bununla birlikte, hem realist bir yaklaşımla ürettiği anlatısal şiirlerini kapsayan yedi ciltlik Safahat’ı hem de tüm hayatı boyunca sergilediği siyasal konumlanış onun Türkiye’deki ulusal toplumun kuruluşunda en önemli aydınlardan biri olmasını sağladı.

ULUSAL AKIMIN ÜÇ AŞAMASI

Ben millî akım ile milliyetçilik farkını doktora tezimde ve buradan yola çıkarak 2004’te yayımladığım Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı: Propagandadan Millî Kültür İnşasına başlıklı kitabımda tartıştım. Bu kitapta Osmanlı-Türk edebiyat camiasının 1914-1918 arasındaki savaş yıllarında savaşla ilişkilenişini doğrudan savaş propagandası üretme çabasından, imparatorluğun yetersiz maddi altyapısı nedeniyle bunu gerçekleştiremeyip eksikliği hissedilen bir millî kimlik inşasına yönelmesi üzerinden okumuştum.

Bir edebi kültür tarihi çalışması olan kitabım, aslında ele aldığı konu üzerinden Türkiye’de ulus-devletin oluşumu ya da ulus inşasına ve kaçınılmaz olarak Türk milliyetçiliğinin oluşum yıllarına bakıyordu. Nitekim doktora jürimde yer alan dostum Profesör Asım Karaömerlioğlu, jüri sırasında “bu tezden Ziya Gökalp’ı çıkartsak tezin üçte biri eksilir” saptamasında bulunmuştu ve haklıydı.

Kitabım aradan geçen neredeyse 20 yılda fena olmayan bir ilgiye mazhar oldu ama milliyetçilikle ilgili yaklaşımım yeterince tartışılmadı. Oysa bu benim önemsediğim bir konuydu. Orada Çek asıllı milliyetçilik kuramcısı Miroslav Hroch’un Türkçeye Ayşe Özdemir tarafından aktarılıp 2011’de yayımlanan Avrupa’da Milli Uyanış kitabında ortaya koyduğu bir ayrımdan yola çıkıyordum. Hroch ulus oluşumu sürecinde ulusal akım dediği olgu ile milliyetçi ideolojiyi birbirinden ayırıyordu. Özellikle Avrupa’daki küçük ulusal akımlara odaklanan ve bunları karşılaştırmalı olarak inceleyen Hroch, ister bağımsız bir ulus-devlet ile sonuçlansın ister sonuçlanmasın, ulusal akımların üç aşamalı bir yapı sergilediğini öne sürüyordu.

Hroch’a göre ulusal akımın ilk oluşum aşamasında, çeşitli aydınlar o etnik kimliğin dili, kültürü ve tarihi ile ilgili ilmi bir üretime girişir ve bir repertuvar oluştururlar. Daha sonraki ikinci aşamada, tarihin bu kimlik açısından zorlu bir aşamasında ortaya özel bir eylemci aydın tipi çıkar ve ilk aşamada üretilen millî repertuvara dayanarak bir “vatanseverlik ajitasyonu”na girişir. Buradaki amaç kimlik grubundan olabildiğince çok insanı ulusal akıma çekebilmektir. Üçüncü aşamada bağımsız bir devlete yol açsın ya da açmasın, kendini bir ulus olarak tanımlayan bir toplum oluşur ve artık burada farklı anlayış ve ideolojilerden insanlar ulusal bir siyaset çatısı altında etkinlikte bulunurlar.

OSMANLI-TÜRK ULUSAL AKIMININ ÜÇ AŞAMASI

Ben kitabımda Osmanlı İmparatorluğu’nun çok kimlikli, çok kültürlü ve çok dilli yapısı nedeniyle, belirleyici unsur olarak Müslüman/Türk kimliğe odaklanan ulusal akımın sorunlu ve dolayısıyla gecikmeli ortaya çıkışını incelemiştim. Şunu öne sürüyordum: 19. yüzyıl ortalarında başlayan Osmanlı modernleşmesi, yeterli olmasa bile II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’e kadar bir ulusal repertuvar inşa etmeye çalıştı.

1908-1923 arasındaki çalkantılı dönemde özellikle Türkçülük çatısı altında toplanan ama sadece milliyetçilerle kısıtlı kalmayan bir aydın grubu bir yandan “vatanseverlik ajitasyonu” doğrultusunda çaba harcar, milleti millet olduğuna ikna etmeye çalışırlarken, bir yandan da ilk aşamanın eksik bıraktığı milli kimliği belirleyecek ilmi üretimi geliştirmeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla da, gelişmiş bir ulus-devlet yapısını oluşturan ulusal bir toplumdan beklenebilecek savaş propagandası gibi bir üretimi yeterince başarılı bir biçimde yerine getiremiyorlardı. Bütün bunlara rağmen, milliyetçi olan ve olmayan milli akım unsurları tarafından üretilen ulus oluşumu süreci, erken cumhuriyet yıllarından itibaren olgunlaşacak ve daha farklı siyasal kanatlara ayrılan bir toplum ortaya çıkabilecekti.

Bu gelişim doğrultusunda, sadece Ziya Gökalp veya Ömer Seyfettin gibi milliyetçiler değil, Refik Halit ya da Mehmet Akif gibi farklı ideolojilerden aydınlar ve hatta Millî Mücadele’nin sonunda linç edilen Ali Kemal gibi gazeteci/siyasetçiler dahi bir Türk ulusal akımının unsurlarıydı. Ulusal akım namına ne üretilmişse, bu sadece milliyetçiler tarafından değil, İslamcısından Batıcısına, hatta Osmanlıcısına kadar farklı ideolojilerden aydınlar tarafından üretilmişti.

Haftaya burada da kalmayalım. Milliyetçiliğin ulusal akımı oluşturan unsurlardan sadece biri olduğunu iddia etmekle yetinmeyelim ve aslında tek bir Türk milliyetçiliğinden değil, artzamanlı ve eşzamanlı olarak farklı Türk milliyetçiliklerinden söz etmemiz gerektiğini de konuşalım. Sizce bazı Türk milliyetçilikleri “Türk edebiyatı” derken, başka bazı Türk milliyetçilikleri de “Türkçe edebiyat” diyor olabilirler mi? Görelim.


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi