Milliyetçilik milletten nasıl kaçar?

Talat Paşa’nın mimarı olduğu 1915, “milliyetperver” bir siyasa idi. Fakat ister Ermeni tehciri ister soykırımı deyin, yapılanın 108 yıl içinde oluşan Türk ulus-devleti ve ulusal toplumuna katkı sağlamadığını, bir bela ve lanet olarak durduğunu görüyoruz.

27 Kasım 2023 tarihli “Ulus-Devleti Milliyetçilik Kurmadı” yazımda şunu demiştim:

“Öte yandan, bir ulus-devlet sadece o devlete adını veren etnik yapının milliyetçilerini değil, her tür inanç ve görüşten pek çok anlayışı da içerir. Sağcı, solcu, sosyal demokrat, sosyalist, komünist, liberal, feminist, anarşist, dinci, faşist, enternasyonalist, hatta ayrılıkçı. Ulus-devletin sınırları içerisinde yaşayan ve bu yapıya yurttaşlık bağlarıyla bağlı olan her görüşten insan, o yapının bir parçasıdır ve hem devlete hem de söz konusu ulusal topluma çeşitli biçimlerde katkıda bulunurlar. İspanya yurttaşı olup Katalan milliyetçisi ve hatta ayrılıkçısı olan bir kişi, üretimi ya da yaşam pratiği üzerinden, İspanyol ulus-devletine katkıda bulunuyor olabilir. Ya da bir Katalan olduğu halde, ayrılıkçı olmamayı ama aynı zamanda hiçbir daraltıcı, dışlayıcı ideolojiyi taşımamayı da seçebilir.”

Bu iddiamı bir çıpa olarak burada tutalım. Buna bağlı olarak, her ideoloji ulus-devlet dediğimiz yapıyı varkılan ulusal topluma katkıda bulunabileceği gibi zarar da verebilir. Bunu unutmamak lazım. Ayrılıkçı bir ideoloji özellikle o ulusal toplumun kutuplaşması ve çatışmalı bir görünüm sergilemesinin kendi bağımsızlaşma ya da var olan ulus-devletten ayrılarak bir başka ulus-devlete katılma planlarına katkı vereceğini düşünüp bu yönde hareket edebilir.

MİLLETE ZARAR VERDİĞİNİ DÜŞÜNEN VE DÜŞÜNMEYEN MİLLİYETÇİLİKLER

Peki bunu özellikle o ulus-devleti belirleyen etnik yapının milliyetçileri yapıyorsa ne olacak? Böyle bir olasılığı hiç düşündünüz mü? “Milletten Uzaklaşmak” üst başlıklı bu yazılarımda, ideolojilere ve bu anlamda özellikle milliyetçiliğe bir tutarlılık ve devamlılık ilişkisi olarak bakmamayı önerdim. Yekten şunu iddia ettim: Türk Milliyetçiliği yoktur, Türk milliyetçilikleri vardır. Hem artzamanlı hem eşzamanlı olarak.

Şimdi bu Türk milliyetçiliklerinden bazılarının Türkiye ulus-devletine ve ulusal toplumuna hem tarihsel süreçte hem de içinde bulunduğumuz şu anda özellikle zarar verdiklerini, uzlaşımcı ve kapsayıcı bir ulusal toplumu kutuplaştırmaya, çatışmaya sürüklemeye, dışlayıcı ve çatışmacı kılmaya çalıştıklarını iddia edersem ne dersiniz?

Rüyalar âleminde yaşamıyorum elbette. Bir ülkenin milliyetçileri oraya aitler diye her zaman o ülkenin iyiliği için çalışmazlar tabii. Soğuk Savaş döneminde, pek çok kapitalist sistem devleti kendi milliyetçilerini komünizmle savaş aracı olarak kullandılar ve çeşit çeşit pis ve kanlı işler yaptırdılar. Buna Türkiye de dahil. Orada söz konusu olan ulusal topluma katkıda bulunmak değil, bir savaşın tarafı olarak çatışmak ve yok etmekti. 1980 öncesi bu dönemle ilgili Soğuk Savaş aktörlerinin her türünün hesabını vermediği çok suç, pek çok vebal var.

Oysa burada daha farklı bir durumdan, özellikle ulusal topluma katkıda bulunduğunu düşünen, hayırhah olduğuna inanmış milliyetçiliklerden söz ediyorum. Soğuk Savaş döneminde derin devletle ve yabancı müttefiklerle ilişkiye giren, yok ederek karşı tarafın amaçlarına ulaşamamasına odaklanmış, ne yaptığının farkında olan savaşçı milliyetçiler vardı kuşkusuz. Belki kendilerinin bile beğenmediği eylemlerinin uzun vadede büyük ülküye katkıda bulunacağına ya da daha farklı bir dönemde yeniden bunları dert edebileceklerini düşünüyorlardı.

Ya bazı milliyetçiler bir savaşın içinde bulunmadıklarında, meşruluğuna inandıkları eylemlerde bulunurken de millete zarar veriyorlarsa?

TALAT PAŞA’NIN İKİ ESERİ

Çok tanınmayan bir yazardan bir alıntı yapacağım. Daha önce 1915’in Türk edebiyatına yansıması konulu bir makalemde, “Suskunluğun Farklı Kırılma Noktaları”nda da alıntılamıştım bu yazarı. Adı Saffet Örfi Betin. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda yedek subay olarak görev yapmış, daha sonra hariciyede çalışmış bir milliyetçi Saffet Örfi.

Saffet Örfi, 1923’te Ziya Gökalp ve Mefkûre Arasındaki Münasebet Vesilesiyle Bir Tetkik Tecrübesi başlığını taşıyan bir kitap yayımlamıştır. Bu kitap, Gökalp hakkında yazılan ilk kitap olma özelliğini taşır. Başlığının ciddiliğine nazaran oldukça dağınık bir kitaptır bu ve bir “tetkik”ten çok, Türk milliyetçiliğinin 1910’lu yıllardan 1920’lere kadarki kısa geçmişini Gökalpçı milliyetçilik açısından ele alan bir polemik denemesi olarak ilerler. Yazıldığı dönemin farklı Türk milliyetçilikleri ile özellikle Saffet Örfi’nin de dâhil olduğu belirli bir grubun çatışmasını sergilemesi açısından ilginçtir. Kitabın ortalarında yer alan “Mefkûre ve Harb-i Umumî” başlıklı bölümün hemen başında Talat Paşa’yla ilgili bir anekdot anlatılır:

“Muharebatın galiba ikinci senesinde [1916] onunla yakından görüşen bir dostum merhum Talat Paşa’yı ziyarete gitmiş ve ona, Ermeni tehciriyle şu ticaret namı altındaki suiistimalleri, vagon inhisarlarını beğenmediğini söylemiş. Talat Paşa’nın cevabını kaydediyorum:

‘Aman aziz ne diyorsun? Benim, hayatımda “eser” saydığım her iki şeyi de sen baltalıyorsun! Ermeni tehcirinin isabetini zaman gösterecektir. Suiistimallere gelince: E, bilmez misiniz? Bizde her şey ilk önce fena olarak başlar. Asr-ı hazırdaki manasıyla ticareti hazım ve hüsn-i istimal edecek tecrübemiz de, irfanımız da, âdetimiz de yok! Ne yapalım?

Hele biz de ticarete bir hırs besleyelim de sonra, sonra düzelir. Yalnız korkuyorum ki, Harb-i Umumi’den sonra bir zaman hükümetle [aynen] olacak memur bulamayacağız.’

Bu cevabın birinci kısmında biraz milletperverlik, ve her ikisinde de milliyetperverlik vardır. Ne olursa olsun İttihat Terakki içinde milliyet arzusu duygusu vardı fakat o cevap da gösterir ki millet kazanıp uyanacak farz ve niyetiyle Türk seciyesinin hiç alışmadığı ahlâksızlıklara yol açılıyordu. Talat Paşa ileriyi düşünüyor; yani ileride memur bulunamayacağını söylemekle bir gün ticaretin de manasıyla teessüs edeceğine ve meslek olacağına kanidir. Fakat fena itiyatlar daha çabuk yerleşir. Böyle ticaret gidişi ise kötü birer alışkanlık olacaktır. O istikbalde şu başlayıp yerleşecek itiyadın cemiyette acı tesirleri olamaz mıydı?”

TALAT PAŞA’NIN OPUS MAGNUM’U

Saffet Örfi’nin kitabının çıktığı yıl, 1923’te yeni rejim, cumhuriyet ilan edilecekti. Bu açıdan da bu kitap çok ilginçtir. Çünkü genç cumhuriyet, özellikle liderin tercihleri doğrultusunda sadece tüm Osmanlı geçmişini ancien regime, yani kendisinin olumsuz, öteki önceli olarak görmeyecektir. Aynı zamanda liderin ve pek çok kadrosunun kaynaklanacağı İttihat ve Terakki’nin iktidar dönemini, özellikle de baskıcı dünya savaşı yıllarını çok eleştirecektir. Örfi’nin kitabı bu halef-selef çatışmasına dönük bir ilk haberci olarak kıymetlidir.

Fakat buradaki “merhum Talat Paşa” meselesi önemli. Çünkü Talat Paşa, gerek bu alıntıda eseri saydığı Ermeni tehciri gerek savaşın sonunda kaçtığı Almanya’da tehcir nedeniyle bir Ermeni eylemci tarafından suikasta uğraması üzerinden cumhuriyet döneminde en çok sahiplenilen İttihatçılardandır. İnternetten bir aratın bakalım, bulunduğunuz yerde kaç tane Talat Paşa caddesi, sokağı, bulvarı vb. var. Peki Enver Paşa Meydanı ya da Cemal Paşa Mahallesi? Biliyorsunuz, bunlar üçlüydü. Triyumvira olarak geçiyor tarihimizde ama sadece Talat Paşa cumhuriyet döneminde sahiplenilmiştir.

Talat Paşa tam da 1915’in mimarı olarak sahiplenilmiştir. Zaten yukarıdaki Örfi alıntısında da kendisinin 1915’i nasıl sahiplendiği açık. Eserim diyor. Fakat ikinci eseri olan, Müslüman ve/veya Türk zengin yaratma meselesinin ilk eseriyle bağlantılı olduğunu söylemiyor. Muhatabının bunları ayırması üzerinden söz kuruyordur belki de. Yoksa Talat Paşa, Ermeni tehcirinin tam da bir mala mülke çökme ve oluşacak ekonomik imkân üzerinden yerli ve milli bir burjuvazi yaratmak olduğunu kesinlikle biliyordu.

NE KADAR MİLLİYETPERVER NE KADAR MİLLETPERVER

Örfi’nin bu ikisini kategorize etme biçimi çok ilginç ama. Örfi’ye göre Ermeni tehciri hem “milletperver” hem “milliyetperver” iken, savaş sırasındaki Millî Ekonomi uygulamalarının, sonuçta vurgunculuk ve ihtikârla sonuçlanacak adam kayırmacılığın sadece “milliyetperver” olduğunu düşünüyor. Ne anlama geliyor bu?

Şöyle açıklayabiliriz: Bunların her ikisi de “Türklük” ön planda tutularak karar alınmış ve uygulanmış siyasalar. Fakat tehcir aynı zamanda milletperver, yani soyut bir milliyete hizmet anlayışıyla değil, doğrudan somut milletin yararına yapılmış bir şey. Milli ekonomi ve savaş zengini üretme siyasetinden yoksul halk, yani milletin ezici çoğunluğu zarar gördüğü için Örfi bunun milletperver olmadığını düşünüyor.

Oysa biz bugün tehcirin ayaklanan ya da ayaklanma ihtimali olan, vatan haini Ermenileri cezalandırmak için yapılmadığını, tüm Osmanlı coğrafyasını kapsayacak biçimde ince ince planlandığını, tehcir edilen Ermenilere karşı sadece Teşkilat-ı Mahsusa elemanlarının değil, bölgeden bölgeye tüm halkların kullanıldığını, sivil halkın katliamlara teşvik edildiğini biliyoruz. Hepsinin temelinde de, Türklüğün belirleyici olacağı bir toplumu oluşturmak, öyle olmayanların sayısını olabildiğince azaltmak vardı. Ermenilere dönük kıyıcılığın bir parçası olarak, kendi milliyetinden ve dininden olan yoksul halka da kıyan bir türedi zengin tipi belirecekti.

MİLLETİN DERDİ OLARAK MİLLİYETÇİ ÇELİŞKİLER

Talat Paşa’nın iki eseri tek bir eserdi ve Örfi’nin deyimiyle bu “milliyetperver” bir siyasa idi. Fakat her durumda, bu kadar yıl sonra, 1915’ten 108 yıl sonra, yapılanın “milletperver” olmadığını, adına ister Ermeni tehciri ister soykırımı deyin, o zaman yapılanın 108 yıl içinde oluşan Türk ulus-devleti ve ulusal toplumuna katkı sağlamadığını, hep bir bela ve lanet olarak tepemizde durduğunu görüyoruz. Kolektif belleğimizin bir lekesi olarak orada duruyor. Geride bırakamıyoruz.

108 yıl önce daha sade ve katışıksız bir millet yaratmak adına düşünülen, düşünülürken modernleşme tarihinin sömürgeci ve emperyalist vakaları incelenerek, örnek alınarak oluşturulan bu kıyıcı eylem, bugün hâlâ bizi uyumlu ve çatışmasız bir ulusal toplum olmaktan uzak tutuyor. İstediğiniz kadar açıklamaya ya da bastırmaya çalışın, bastırılan hep geri dönüyor. Dışlayıcılık ve yok etme tavrı tarihsel olarak bir alışkanlık haline geliyor. Bir kere dışladığınızda sorun çözülecek sanıyorsunuz. Oysa hep dışlamaya, hep bastırmaya, hep yaftalamaya ve yok etmeye çalışmaya yazgılı oluyorsunuz.

Nasyonalistsiniz ama uygulamanız hep “de-nasyonalizasyon”.

Milliyetçisiniz ama nedense hep milletten uzaklaşmak zorunda kalıyorsunuz.

Evet, milenyumun beklentileri gerçekleşmedi. Ulus-devlet aşılmadı. Fakat ironik bir biçimde ulusçuluk hep ulustan uzaklaşıyor.


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi