Milletten uzaklaşmak - I

Sağ popülizmler milliyetçi ve hatta şovenistler. Memleketimizde de “yerli ve milli” damgalı “vatan hainliği arenası”nın varlığı ortada. Hal böyleyken, yine de bir “milletten uzaklaşma” olgusundan söz edebilir miyiz? Düşünmekten zarar gelmez.

4 Kasım Cumartesi günü Bahçeşehir Üniversitesi’nin ev sahipliği yaptığı 2. Çerkes Diasporası Konferansı’ndaydım. “Siyaset, Demokrasi ve Gelecek” alt başlığını taşıyan konferans, Dipnot Yayınları’ndan çıkan iki önemli derlemede yer alan yazılar etrafında düzenlenmişti. Merih Cemal Taymaz ve Sevda Alankuş’un yayına hazırladıkları kitapların birincisi Çerkeslerin 21. Yüzyılı: Kimlik, Anayurt ve Siyaset başlığını taşırken, ikincisi Çerkeslerin Geleceği Üzerine Düşünmek: Kültür, Toplum ve Demokrasi başlığıyla yayımlanmıştı.

İlk cilde katkı verenlerden biri olarak davet edildiğim konferansta, sabah oturumunda Ferhat Kentel sağ popülizmlerle bağlantılı olarak ulus-devlet projelerinin sarsılmasından, küresel olarak işleyen bir “de-nasyonalizasyon” kavramından söz etti. Daha sonra kendisiyle de biraz konuştum ve iznini alarak bu kavram hakkında biraz düşünmeye ve yazmaya karar verdim. Sağ popülizmler son derece milliyetçi ve hatta şovenistler. Memleketimizde de “yerli ve milli” damgalı bir “vatan hainliği arenası”nın varlığı ve nasıl da ateşli ateşli işletildiği ortada. Hal böyleyken, yine de bir “milletten uzaklaşma” olgusundan söz edebilir miyiz? Bu acaba hangi koşullarda ortaya çıkıyor ve mümkün olabiliyor? Düşünmekten zarar gelmez.

Ne var ki, bendeniz mesleki (de)formasyonum üzerinden bunu yine edebiyat dolayımıyla konuşmak isterim. O yüzden bu hafta ve gelecek hafta, de-nasyonalizasyona giriş babından, edebiyat ve siyaset ilişkisinden söz edeceğim. Bu hafta ve önümüzdeki hafta size sunacağım, aşağıdaki metin, daha önce yayımlamadığım ama yıllar yıllar önce, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Kulübü’nün daveti üzerine hazırladığım bir konuşma metni. Cem Erciyes ve Sibel Irzık ile birlikteydik o panelde ve moderatörümüz de, şimdinin CHP İzmir milletvekili ama o zamanlar henüz KHK ile mesleğinden kopartılmamış, genç ve taze bir profesör olan Yüksel Taşkın idi. Başka bir dönemdi velhasıl. O zaman daha iyimserdik ve umutluyduk. Şimdi kötümseriz. Fakat yine umutluyuz. İrademizi canlı tutmaya odaklanmış kötümser bir umuda dayanmaya devam ediyoruz. Şimdi o konuşma üzerinden edebiyat ve siyaset ilişkisini biraz düşünmeye girişelim.

SİYASET EDEBİYATIN NERESİNDE?

Bu soru çok zor bir soru. Zorluğu da genişliğinden, bir anlamda belirsizliğinden kaynaklanıyor. İnsanın aklına hemen başka ve tatsız sorular getiriyor: Edebiyat ne? Siyaset ne? Daha güzellerini yani daha içinden çıkılmazlarını, rahmetli Attila İlhan’ın sormayı sevdiği, bir dizi kitap başlığında kullandığı soru formatı ile üretebiliriz: Hangi edebiyat? Hangi siyaset? Şiir mi? Öykü mü? Roman mı? Modern edebiyat mı? Klasik edebiyat mı? Sağ siyaset mi, sol siyaset mi? Edebiyat tarihine, kanona girmiş büyük eserlerden oluşan edebiyat mı, yoksa adını çok az kişinin duyduğu ya da kitlelerin okuduğu ikincil edebiyat mı? Büyük harfli, partilerin ve politikacıların yaptığı siyaset mi, yoksa gündelik yaşamımızın her aşamasına sızan, bizi sürekli olarak seçimler yapmaya yönelten küçük harfli siyaset ya da siyasallık mı? Edebiyat piyasasının edebiyatı mı, akademik araştırmacılığın edebiyatı mı? Siyaset felsefesinin ele aldığı siyaset mi, siyasal kuramınki mi, yoksa ampirik araştırmalara yönelen siyaset bilimcilerinki mi?

Gördüğünüz gibi soruları çoğaltmak çok kolay ve Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Kulübü beni bu toplantıya davet ettiğinden beri bunlar aklımda dolaşıp duruyorlar? Bunları, ola ki benden kesin ve temiz bir cevap beklersiniz diye en baştan sıralayayım dedim; hem sizi benim de bu sorular hakkında kesin cevaplarım olmadığından haberdar etmek, hem biraz sizin de kafanız karışsın diye.

Evet, bu soru hakkında size verebileceğim kesin cevaplarım yok; benden bir ders kitabı gibi, tümdengelimci bir biçimde önce kısa ve net bir cevap verip sonra da bunu açmamı, açımlamamı beklememelisiniz. Bununla birlikte, edebiyatın sevdiği bir düşünce geliştirme biçimi üzerinden gitmeyi, tümevarımcı bir yoldan cevaplar aramayı teklif edebilirim sizlere. Şunu öneriyorum: Bir edebi metin hakkında konuşalım önce ve onun üzerinden “siyaset bu öykünün neresinde?” sorusunu sorarak cevaplar arayalım.

BİR GÜN KASABAYA YATIK EMİNE GELİR

Ele alacağımız öykü pek çoğunuzun üniversite öncesi öğrenim hayatınızda okumuş olabileceğiniz bir öykü. Refik Halit Karay’ın 1919’da yazdığı ve Memleket Hikâyeleri kitabına aldığı “Yatık Emine” öyküsü. Aslında oldukça uzun, 30 sayfa civarında bir metin bu. Yazarın deyimiyle “Ankara’ya iki gün öte, ana yollardan ayrı küçük bir kasaba”da geçiyor ve Ankara’dan o kasabaya sürülen “Yatık Emine” adlı bir fahişenin başına gelenleri anlatıyor.

Emine’nin başına gelenler ise, hiç sevimli ya da iç açıcı değil. Öyle başka edebi eserlerde ya da filmlerde karşılaştığımız bir tür “mesleki özgüven” sahibi bir fahişe de değil Emine; gayet sıradan, taşraya özgü, boynu bükük ve “yatık” bir fahişe. Korkutucu hiçbir yanı yok. Bu durumu öykünün başlarında, Emine’yi makamında kabul eden genç ve yakışıklı jandarma teğmeni Dal Sabri de o günlerin fahişe stereotipinden yola çıkarak ortaya koyuyor zaten: “O sanıyordu ki, İstanbul sokaklarında bazen rasgeldiği gibi, sigarası parmaklarında, allıkları yüzünde, peçesi açık, dişleri çürük, yürüyüşü kıvrımlı, tıknaz bir kadın girecek, yayvan yayvan hemen konuşmaya başlayarak sonunda jandarmalara tutturulup dışarı atılacaktı.” (İnkılâp Kitabevi, 1986, s. 10)

Bu yatık, uyumlu, ensesine vur ekmeğini al türünden zavallı Emine, sürüldüğü bu tutucu, tutuculuğu sarp yolları nedeniyle ulaşılmasının zorluğu yüzünden iyice artan kasabada çok zor bir hayat sürmeye başlıyor. Kasabada Emine’nin yerleştirilebileceği bir genelev de bulunmadığından önce kadınlar hapishanesine konuluyor. Fakat oradaki iki mahkûm, dostunu baltalayan bir Yörük karısıyla komşusunun altınlarını çalan bir göçmen kadını, hapishane bahçesindeki dutlar olgunlaşıp Emine onlara ortak olunca, onu öldüresiye dövüyorlar. Bunun üzerine kalem odacılarından birinin evine yerleştiriliyor ama odacının karısı kocasını Emine’den kıskanarak bir gün komşularıyla bir olup Emine’ye ikinci bir ölümcül dayak atıyor. Orada da barınamayınca, jandarma tarafından hastaneye yerleştiriliyor ve hastane yolunda bu kez de ona nezaret eden jandarmadan dayak yiyor.

Hastanede biraz rahat ediyor Emine ama bu kez de, onunla yatmak isteyip de kadının parya benzeri toplumsal statüsü nedeniyle bunu yapamayan genç teğmen, Emine’yi hastane memurundan kıskanıyor ve oradan çıkarılmasını sağlıyor. Emine’yi boş bir eve yerleştiriyor ve ne yiyip ne içeceğiyle de hiç ilgilenmiyorlar.

Ancak Emine’nin yardımına, hastanede görevli bir asker olan Gürcü Servet yetişiyor. Servet gizlice Emine’yle dost hayatı yaşamaya başlıyor ve ona bakıyor. Ancak bu sefer de arkadaşları Servet’i komutana gammazlayarak onu kasaba dışında bir göreve sürdürüyorlar. Emine-Servet ilişkisini haber alan Teğmen Sabri de, duyduğu kıskançlığın etkisiyle kadına güzel bir dayak atıyor. Bunun ardından Emine bir süre aç kalıyor, ama Sabri’ye başvurarak onun hesabına fırıncıdan her gün bir somun ekmek almaya başlıyor. Fakat fırıncı Emine’ye ekmek vermekten hoşlanmıyor ve bir gün teğmeni de ikna ederek Emine’nin ekmeğini kesiyor.

EMİNE’NİN ACILARINA ODAKLANMAMAK

Öykünün sonunda iki jandarma erinin, Emine’yle birlikte olmak üzere gizlice eve girdiğini görüyoruz ama geç kalmışlardır; Emine açlıktan ölmüştür. Öykü şöyle bitiyor: “Jandarma eri de, işi daha sağlam tutmak için, bir kez yokladı: - Yetişemedim be, gebermiş!... Dedi. Bir süre akıllarından kötü şeyler geçirerek durdular. Sonra ‘Hadi, gidek!’ uyarısı ile birbirlerini iterek gecenin karlı rüzgârlarına karışıp küfür ede ede uzaklaştılar.” (s. 36)

Şimdi insan doğasının ve taşra toplumlarının acımasızlığı üzerine, bu oldukça soğuk, can acıtıcı ve duygusal öykünün siyaset neresinde? Edebiyata özellikle siyasal ya da ideolojik zeminlerden kalkarak yaklaşan Marksist ya da feminist edebiyat kuramları aracılığıyla yaklaşarak bu soruya daha kolay cevaplar üretebiliriz. Feminist olana öncelik verelim. Bu öyküde Emine’nin durumu, kadınların ataerkil toplumlarda ezilmesini çok güzel örnekliyor. Emine ona yönelik erkek arzusuyla şekillenmiş bir cinsel nesne; erkeklere istediklerini vermeye her zaman hazır. Fakat bu yatık, kendisine reva görülen her davranışa boyun eğen tavrıyla adeta ulaşılmaz da oluyor. Bu açıdan Hindistan’ın dokunulmazlarını anımsatıyor ama onlar bile hiç değilse oldukça kalabalık bir cemaat oluşturuyorlar.

Emine o kadar yalnız ki, odacının evine yerleştirildiğinde “bakalım, fahişe nasıl olurmuş” diye onu seyretmeye gelen, hayatlarında fahişe görmemiş kasabalılar arasında, toplumların ezeli marjinallerinden Çingeneler bile var. Bu yalnızlığı ile kadınlara yönelik ataerkil baskının iyice görünür olmasını sağlıyor Emine karakteri. Adeta gövde politikalarının ideal uygulama alanı oluyor.

Ne var ki, Emine karakterine yönelik feminist bir okuma, bu öykünün edebi bütünlüğünü kaçırma pahasına mümkün olabilir. Çünkü bu öyküdeki anlatıcı sesin Emine’ye acımasına ve bizim de acımamızı sağlamaya çalışmasına rağmen, odaklandığı asıl konu Emine’nin acıları değil. O acılar üzerinden ve onlarla birlikte başka şeylere de dikkatimizi çekmeye çalışıyor. Bunların neler olduğuna gelecek hafta devam edelim.


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi