Hep o şarkı, hep o şarkı mıdır?

Yakup Kadri Hep O Şarkı romanı ile bizi tarihsel dönüşümün, değişimin kaçınılmazlığına sevk eder. Zaman farklı bir zaman, koşullar farklı. Türkiye, hep aynı Türkiye, Cumhuriyet, her zaman aynı cumhuriyet miydi? Siz hep aynı cumhuriyeti mi kutluyorsunuz?

Ünlü romancımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu ilk romanı Kiralık Konak’ı 1921’de, dokuzuncu ve son romanı olan Hep O Şarkı’yı ise 1956’da yayımlar. Daha sonra 1974’teki ölümüne kadar anı kitapları yayımlayacak ama başka bir roman yazmayacaktır.

Bugün Yakup Kadri’nin pek çok romanını bizler tarihsel roman olarak okuyoruz. Ne var ki, edebiyat araştırmacılığında bile pek aldırış edilmeyen bir kural doğrultusunda, yazarın kendi doğumundan sonra olanlarla ilgili yazdıklarına “çağ romanı”, kendi doğumundan önceki dönemlerde geçen romanlarına “tarihsel roman” diyoruz.

Bu ayrım doğrultusunda ünlü romancımızın, tanımlara uygunluk açısından en tarihsel romanı Hep O Şarkı’dır. Fakat bu roman aynı zamanda da, en azından görünürde, bir aşk romanıdır. Ancak bu tür tartışmasına biz okurlar, kendi hikâyesini anlatmaya girişmiş bir kadın anlatıcının bize son derece dağınık biçimde vermekte olduğu bilgiler üzerinden ulaşırız.

ASİL BİR AŞKIN ŞARKISI

Romanın anlatıcısı Münire Hanım, 50 yaşına ramak kalmış bir paşa kızıdır. Münire’nin dağınık biçimde yaptığı göndermeler ve verdiği bilgiler üzerinden öğreniriz ki, 1849’da doğmuştur ve romanı, bir hatırat-roman denemesi olarak 1896 yılında yazmaktadır. Babası 1861’de tahta çıkacak Abdülaziz’in baş mabeyincisidir. Döneminin en etkili devlet adamlarından olan bu paşa baba, Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar gücünü koruyacak, bunun ardından iktidar ve varlığını yitirecektir. Münire hayat hikâyesini bize II. Abdülhamid’in tahta geçişinin yirminci yılı civarında yazmaktadır.

19. yüzyıl Osmanlı tarihi bilenler veya çalışanlar, söz konusu dönemin ne kadar entrikalı ve heyecan verici olaylar içerdiğini, I. Meşrutiyet’in ilanı ve sonra Rusya’yla olan 93 Harbi (1877-1878) dolayısıyla padişah tarafından kaldırıldığını bilirler. Fakat Hep O Şarkı bu heyecan verici olaylar üzerine kurulmamıştır. Münire bize bu tür gelişmeleri küçük ya da dolaylı bilgilerle aktarırken, yalı komşuları Hakkı Paşa’nın oğlu olan Cemil Bey ile çocukluktan başlayan aşkının hikâyesini ilk sayfadan son sayfaya anlatmaya devam eder. Bu romantik aşkın romanına adını veren ise, çok iyi bir hanende, yani klasik Türk müziği icracısı olan Cemil Bey’in Münire için söylemiş olduğu bir şarkıdır:

“Cemil Bey, ilk defa olarak bu akşam, yanık bir beste, yanık bir güfte ile ve sesinin en yanık perdeleriyle bana aşkını ilan etmişti. Evet, Cemil Bey’in söylediği şarkıda tarifi geçen sevgili benden başka biri değildi. Yaşı benim yaşım, endamı benim endamım ve gözlerinin rengi benim gözlerimin rengi idi. Öyle olmasa, Cemil Bey, güftenin bu imalı yerlerini her tekrar edişte başını hafifçe benden yana çevirip manalı manalı bakar mıydı?” (İletişim Yayınları, 4. Baskı, 2021, s. 28)

Cemil ile Münire’nin, bu şarkıyla doğan aşkı başlangıçta hemen olumlu sonuçlanacakmış hissi verir. Çünkü ikisinin de babaları Abdülaziz döneminin önde gelen paşalarıdır. Ne var ki, Münire’nin babası neden olduğu tam anlaşılmayan bir gerekçeyle, kızını Cemil’e isteyen Hakkı Paşa’ya olumsuz cevap verir ve kızı istemediği halde onu yeni Şeyhülislam atanan Nafi Molla’nın, adeta bir dangalak olan oğluyla evlendirir.

AŞKIN ZİYANI

Roman ilerledikçe Münire, etraftaki bazı kadınların ve özellikle halasının yardımıyla Cemil ile görüşmeye başlar. Fakat bu görüşmeler çok kısa süreli sohbetler şeklindedir ve yalnız kaldıklarında bile Münire’nin iffetsizliğiyle sonuçlanacak bir ilişkiye girmezler. Bu süreçte Münire, babasının da izniyle kocasından ayrılır ve baba konağına döner.

Tüm bunlar iki sevgilinin bir araya geleceği bir mutlu son beklentisine yol açarken, Cemil’in başına beklenmedik bir felaket gelir. Yakışıklı bir erkek olan Cemil, saraydan bir sultanın ilgisini çekmiş ama o, saraydan adeta bir ödül olarak gelen damatlık çağrısını reddetmiştir. Bu akla hayale sığmaz cüret, hem babasının hem kendisinin İstanbul’dan sürülmesine yol açacaktır. Münire, bu olaydan sonra, romanı yazdığı son zamanlara kadar çok uzun süre Cemil’den haber alamayacaktır. 1896 civarında başkente dönebilen Cemil, aşkından padişahın emrine karşı çıkmayı göze alabilen genç adam değildir artık:

“Cemil Bey, tıpkı halamın anlattığı vaziyette, başı önüne eğik, dizleri bitişik, bir koltuğun kenarına ilişmişti. (…) Bütün düğmeleri ilikli o redingot denilen biçimsiz, çirkin setresi ona dar geliyor; ikide bir, kısalmış yenlerinden kollukları dışarıya fırlıyor; kolalı yakalığı boynunu sıkıyor gibiydi. (…) Cemil Bey konuşmağa başlayınca zekâsının ve ruhunun da ne kadar büyük bir tahavvüle uğradığını hissetmekte gecikmeyecektim.” (s. 164-165)

Abdülaziz devri paşazadesi olarak taşraya sürülen genç adam, Abdülhamit döneminin redingotlu ve en ufak bir şeyden ödü kopan basit bir memuru olarak şehre dönmüş, yanında da taşrada evlendiği karısı ile onun doğurduğu yine taşralı çocuklarını getirmiştir. Münire yirmi beş yıl onun aşkıyla beklemiştir ama bu adeta bir karikatüre dönüşmüş adamdan aşk beklemek artık abes olacaktır.

AYNI DEREDE İKİ KERE AŞIK OLUNMAZ

Bu açıdan roman, Münire’nin vazgeçmişliği ile sonuçlanacaktır. Münire’nin okumayı çok sevdiği aşk romanları hep mutlu sonla biter ama onunkisi öyle sonuçlanmayacaktır. Münire, o büyük aşkın işareti olan “hep o şarkı”nın artık hep o şarkı olamayacağını, bir başarısızlık hikâyesine dönüşeceğini anlayacaktır.

Ne var ki, Münire olup biteni yine de bir kadersizlik, romantik bir heba oluş olarak okumayı tercih edecektir. Oysa olup biten her şey bir nedensellik içerisinde, birbirine sıkı sıkıya bağlı neden-sonuç ilişkileri üzerinden ortaya çıkmaktadır. Münire’nin bunları fark etmekten ne kadar uzak olduğu çok eğlenceli bir pasaj üzerinden bize verilir:

“Zaten o devirlerden bende kala kala sanırım yalnız ayaklarımla ellerimin güzelliği kalmıştır. Bir vakitler yay gibi gergin ve çekik duran incecik incecik kaşlarım şimdi iki tırtıl şeklinde kıvrık kıvrık aşağıya sarkıyor. Bunların, altında, iri elâ gözlerim eski ferlerini çoktan kaybetmiştir. (…) Fakat, ellerim, uzun kalem parmaklarım, toz pembe avuçlarıyla hâlâ eski ellerimdir. Fakat, köprülü tabanı, yuvarlak topukları ve ipek gibi derisiyle ayaklarım, hâlâ eski ayaklarımdır.” (s. 75-76)

Münire bu yaptığı saptamanın sınıfsallığından habersizdir. Elleriyle ayaklarının bozulmaması, buna yol açacak hiçbir emek yoğun işle uğraşmamasından kaynaklanır. Ancak o neden-sonuç ilişkileriyle değil, hayalleriyle yaşamayı seçmiş, 25 sene boyunca sevgilisine kavuşmayı ve “hep o şarkı”nın bir gerçeklik haline dönüşmesini ummuştur. Oysa zaman, mekân ve koşullar hiçbir şarkının aynı kalmasına izin vermez.

Ne kadar sinik bir aşk hikâyesi, değil mi? Yakup Kadri, bu kadar ince hesaplanmış ve zarif bilgi kırıntılarıyla sıkıca örülmüş, mücevher gibi bir romanı neden bu dünyadan habersiz, aşka âşık biçimde bir ömrü heba eden bir paşa kızına anlattırıyor? Üstelik öyküyü kronolojik olarak anlatmış olsa, biz okurlar hiç değilse aşkın ilerleyişinin, ateşinin hazzını daha yoğun deneyimleyecekken, anlatıcının anlatma zamanını da, her şeyin sona erdiği, o kırık ve umutsuz ana, yenilgi sonrasına yerleştirmektedir. Yakup Kadri aşka mı düşmandır?

BELKİ SİNİK, BELKİ İRONİK AMA HAYIRLI BİR UYARI

Biz genç Yakup Kadri’nin de aşka meşke pek metelik vermediğini biliriz ama yaşlılığında yazdığı bu romanda da derdi aslında aşkla değildir. Aşk onun umurunda değildir. Fakat ilk romanı Kiralık Konak’ta bile bir Jakoben olarak, henüz saltanatın sürdüğü bir İstanbul’da “Osmanlı bitti! Kepengi indiriyor ve yeni bir geleceğe yöneliyoruz” diye özetlenebilecek bir manifesto ortaya koyan yazarımız, geçen hafta sözünü ettiğimiz mürteciler, “geçmişe dönme yanlıları” bir yana, 1950’lerde yazan Ahmet Hamdi Tanpınar ya da Abdülhak Şinasi Hisar gibi muhafazakâr modernlere bile nanik çekmektedir.

Hep O Şarkı’nın, Tanpınar’ın Mahur Beste’sine ne kadar benzediğine bilmem dikkat ettiniz mi? Tanpınar’ın bu romanda ortaya çıkan ve Huzur ile Sahnenin Dışındakiler’de de bir laytmotif olarak etkili olacak imkânsız aşk göstergesi “mahur bestesi”, yitirilenin verdiği hüznü bugün ve gelecek için bir enerji kaynağı olarak kullanmayı deneyecektir. Oysa Yakup Kadri Hep O Şarkı ile alışkanlığımızı kırmakta ve bizi tarihsel dönüşümün, değişimin kaçınılmazlığına sevk etmektedir.

Bunu da ne kadar ustalıkla yapar ama! Hep O Şarkı gerçek bir ustanın romanıdır. Sinir bozucu bir siniklikle örülmüş bile olsa öyledir. Ayrıca bazen uyanmak için böyle acı ilaçlara da gereksinim duymaz mıyız? Bazen durup, “hep o şarkı hep o şarkı değildir. Zaman farklı bir zaman, koşullar farklı. Güzelmiş o da ama artık yok. Gidenle gelmeyenin eşiğindeyiz ve eylemde bulunan özneler haline gelmemiz, şu an ve şimdimize sahip çıkmamız gerekiyor” diyebilmeliyiz.

Hep o şarkı, hep o şarkı mıdır?

Türkiye, hep aynı Türkiye miydi?

Cumhuriyet, her zaman aynı cumhuriyet miydi?

Siz hep aynı cumhuriyeti mi kutluyorsunuz?


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi