Çocuk şehitler tarihi

Bir yanda çocukların yaşadığı eziyet gerçekliğinin sessizlikle karşılanarak unutuluşa terk edilmesi, öte yanda anımsama kisvesi altında sözü kurulan ve çoğaltılan bir kahramanlık yalanı. Neden böyle?

Birkaç haftadır çocuklar hakkında yazarken, bellek çalışmaları alanından Luisa Passerini’nin “kurumsallaşmış ilişkileri kırmak” ve “tehlikeli, riskli ilişkiler kurmak” sözlerine göndermede bulunuyorum. Passerini, orijinali İngilizce olan “Sessizlik ve Unutuluş Arasında Anılar” başlıklı çalışmasında bu kavramlar hakkında şunları söyler:

“Bütün anılarımız arayüzlerdir ama geleneksel anlamda değil, aynı anda ortaya çıkardıkları ve sakladıkları bir şeyin izleri (kalıntıları) olarak arayüzlerdir. Arayüze kaydedilmiş olan doğrudan bir anının izi değil, bir yokluğun izidir. Burada bastırılmış olan da ne olay ne bu olayın anısı ne de tek tek izler değil, tam da anılar ile izleri arasındaki bağlantıdır. Bu açıdan bakıldığında biz [bellek] araştırmacılarının görevi şu şekilde tanımlanabilir: ‘tehlikeli, riskli ilişkiler’ kurmak için ‘kurumsallaşmış ilişkileri’ kırmak. Bir başka deyişle, sessizlik ile söz, unutuluş ile anımsama arasındaki bağlantıları anlamaya çalışırken, izler arasındaki ya da izler ile bunların yokluğu arasındaki ilişkileri aramalıyız. Bunu yaparken de, yeni çağrışımların yaratılmasını mümkün kılacak yorum denemelerine girişmeliyiz.” (Katharine Hodgkin ve Susannah Radstone, yay. haz., Contested Pasts: Politics of Memory, Routledge, 2003, s. 240)

Gayrimüslimlerin Çocukları Tarihsel Bellekte Neden Yer Etmemiş?

Birkaç haftadır “1915 ve sonrasında katledilen gayrimüslimlerin çocuklarına ne oldu?” sorusunun peşinde dolaşıyorum. Yaşar Kemal’den, Elbruz Aksoy’dan ve Kemal Yalçın’dan, bu yazarların roman ya da belge-romanlarından örnekler aktardım. Hepsi de olayları deneyimleyen kişilerden ya da bunları doğrudan dinleyenlerden kaynaklanıyordu. Bunların hepsi öldürülenlerin çocuklarının yaşadığı zulüm ve zorlukları ortaya koyuyordu.

Gerektiğinde daha arttırılabilecek bu anlatılar, tam da Passerini’nin işaret ettiği doğrultuda yokluğun izleri olarak anılar arayüzü ya da ekranına kaydedilmiş durumdalar. Kurumsal yapı, müesses düzen, hâkim anlatı, her ne derseniz deyin, bu anıları görmezden gelmeyi seçmiş. Ortada birtakım izler, kalıntılar var ama bunlardan yola çıkıp kolektif ya da tarihsel belleğe yerleşen anılar yok. Ortada nicel olarak az da olsa bir söz var ama kurumsal açıdan sessizlik de var. Birileri bir şeyler anımsıyor ama bunlar unutuluşa bırakılmak istenmiş.

Neden böyle? Nicel azlık bir dayanak olabilir mi? “O kadar az olay var ve tarihsel belge ve kayıt açısından o kadar dayanaksız ki, bunlar varmış gibi davranmak yanıltıcı olur.” Böyle mi düşünüyor acaba bunları dikkate almayan kolektif/tarihsel bellek? İyi ama Fethiye Çetin’in Anneannem kitabı ya da yine Çetin’in Ayşegül Altınay ile yazdığı Torunlar gibi kitaplar Ermeni kadınları ve kız çocuklarının başlarına gelenler hakkında pek çok şey anlatmadı mı? Bunların münferit örnekler olmadığını ortaya koymadı mı? Pek çok insan geçmişinde görünmez kılınan gayrimüslim bağları bulmadı mı?

Demek ki, nicel azlık diye bir mesele yok. Hâkim anlatının göz göre göre görmezden geldiği, yokmuş gibi davrandığı yaygın bir durum var ortada. Neden böyle oluyor? Herhalde bir tavır alış ve taraf oluş bilincinden söz etmeliyiz. Buradan bir suç doğabileceği, bu suçu biz bugün bu toplumda yaşayanlar işlemediysek bile, girift ilişkiler üzerinden buna taraf olduğumuz ve sonuçta bizlerin suçlanacağına dair yarı örtük yarı açık bir bilinç.

Bizim Çocuklar Öyle Mi Ya?

Peki müesses nizam, gayrimüslimlerin çocuklarına ne olduğunu düşünmemeyi seçerken, çocuk konusunu tümüyle gündemden kaldırmayı mı seçiyor? İlginç bir biçimde, hayır, öyle olmuyor. Aynı tarihsel dönemde “bizim çocuklar”dan bolca söz ediliyor. Örneğin Ömer Seyfettin’in çok bilinen “Primo Türk Çocuğu” ya da “Bir Çocuk: Aleko” gibi kısa öykülerinden biliyoruz bu “biz” duygusunu ateşli biçimde kanında duyan ve gerektiğinde “bizim için, din için, vatan için” şehit olmaktan kaçınmayan çocukları. Kolektif ya da tarihsel belleğimiz, Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale ya da Kurtuluş Savaşı denince gözünü budaktan sakınmayan, canı pahasına bombayı da patlatan, düşman askerlerini de tepeleyen kahraman çocuklardan söz ediyor.

Şimdi tatsız bir karşılaştırma gibi gelecek size ama ima edileni neden saklayalım? Yekten söyleyelim gitsin: Haftalardır anlattığım öykülerde gayrimüslimlerin yetimleri ya çete olup yerleşim yerlerini yağmalar ya da kendilerine öyle emredildiği için sabi kardeşlerini öldürürken, bizim çocuklar din, vatan ve millet için kendilerini feda ediyorlar. Diyeceksiniz ki, Ömer Seyfettin’den iki kısa öykü andın ve buna dayanarak mı abartıyorsun? Yok vallahi, abartmıyorum. Yazın bakalım arama motorlarınıza “şehit çocuklar” diye, bakalım neler göreceksiniz?

İşte dökülüyor sonuçlar gözünüzün önünde. “Çanakkale’de şehit olan çocuk askerler”, “Çanakkale’de şehit olan on beşliler”, “filanca lise şehit olan öğrencileri nedeniyle 1914-1918 arasında mezun veremedi…” Demek ki, özellikle 1915’teki Çanakkale Savaşları’ndan kaynaklanan çok örnek var. 15 yaş civarındaki pek çok çocuk ve bazen İstanbul’dan ya da Anadolu’dan yaşı askere alma yaşının altındaki pek çok öğrenci, hatta sınıf tahtasına “öğretmenim, biz Çanakkale’ye gidiyoruz” yazıp savaşa gitmişler ve orada şehit olup kalmışlar. Hatta bu bir sürü lise, ki internette isimlerini de bulabiliyorsunuz, savaş yıllarında mezun verememiş. Bütün bunlar da kolektif belleğe kazınmış ve toplum bu doğrultuda hatırlıyor. Mesela çok yakın tarihli şu habere bir bakın:

Yalan Söyleyen Fotoğraflar Utansın!

Ayrıca Çanakkale’de şehit olan çocuk askerlerin, gönüllülerin birkaç fotoğrafı da var bu internet sitelerinde. Ve kurumsallaşmış ilişkiler kurmaya yol açan bu “Çanakkale’de şehit olan çocuk askerler” meselesi, tam da gerçekliğini kanıtlamak için verilen bu fotoğraflar üzerinden sahte çıkıyor. Teyit.org’dan başlayarak pek çok doğrulama sitesi ve araştırmacı son yıllarda artan biçimde bu şehit çocuklar söyleminin tamamını ya da münferit parçalarını yanlışlamaya, sahteliğini ortaya koymaya girişmiş durumda.

Bu konuda benim de, daha önce de belirttiğim üzere, academia.edu sayfamdan ulaşılabilen biri İngilizce iki uzun çalışmam var. Hem benim çalışmalarımda hem de internette yer alan başka kaynaklarda, bu fotoğrafların nasıl başka tarihsel bağlamlara ait olduğu açıklanıyor. Örneğin bunların bazıları Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki paramiliter gençlik teşkilatlarına ait. Bir diğer kısmı ise, Kazım Karabekir’in Doğu Cephesi’nde koruması altına aldığı binlerce savaş yetiminden bir grubun 1923’te İstanbul’a yaptıkları bir geziden kaynaklanıyor. Yani kaynakları artık iyiden iyiye bilinen bu fotoğraflar, hâlâ Çanakkale’de şehit olan çocuklar sahtekârlığına alet edilmeye çalışılıyor.

Neden birileri yalan olduğu er geç ortaya çıkacak bu herzeleri üretmiş ve kullanıma sokmuş peki? Çünkü müesses nizamın kolektif/tarihsel belleği bu kurumsallaşmış ilişkileri doğru buluyor. Şu yazıyı okuyan pek çok kişinin hâlâ ve her şeye rağmen, “yahu, Çanakkale gibi bir hercümerçte illa şehit olan çocuk yaşta gönüllüler de olmuştur, neme lazım, abartmamak lazım” diye düşündüğünü duyar gibi oluyorum. Fakat yok. Elimden bir şey gelmiyor. Annemim dedesi de Çanakkale şehidi ama orada çocuk şehit de bulunduğunu söyleyemeyeceğim.

Çocukların Şehit Olabileceğine Kafaları Basmamış O Zaman

Çanakkale’de çocuk şehit yok. Çünkü Birinci Dünya Savaşı dönemi Osmanlı ordusunda çocuk asker yok. Öyle Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre’sindeki gibi aradan kaçışlar, işte olduğundan büyük görünmeler, erkek kılığına girmeler filan olduğunu da hayal etmeyin. Dönemin Osmanlı ordusunda seferberlik ve askere alım işlerinin son derece düzenli yürütüldüğünü gayet iyi biliyoruz. Şunu da sorayım bu bağlamda: Siz bugünün ordusuna 15 yaşındaki çocukların sızabileceğine inanıyor musunuz? İnanmıyorsanız, 1915’teki Osmanlı ordusuna sızabildiğine nasıl inanıyorsunuz? O gün Anadolu’nun bilmem neresindeki lisenin öğrencileri, Çanakkale savaş alanlarına, şimdi ziyarete giden okulların yaptıkları gibi otobüs tutup mu gidiyorlar? Belki çaktırmadan köprüden geçmişlerdir, gece karanlıkta. Şu yeni yapılan köprü var ya, onu diyorum…

O dönemde bazı propaganda çalışmaları olmuş bu çocuk asker konusunu ortaya çıkarmaya çalışan. Bir iki gazete haberi var. Bir Alman savaş propagandası dergisinde yayınlanan fotoğraflı bir uydurmaca var. Fakat bunlar o kadar tutmamış ki, her yazdığını hemen yayımlatan Ömer Seyfettin bile “Bir Çocuk: Aleko”yu yayımlatmamış ya da yayımlatamamış. Belli ki, o günün savaştaki Osmanlı toplumu çocuklarının askere gidip ölmeleri fikrini pek beğenmemiş, tutmamış. Bu yalanı yayma ve yaygınlaştırma fırsatı bizlere nasip olmuş. 1915’ten yüz yıl sonra çocukların şehit olması fikrini pek sevmişiz. Böyle bir şey olmadığı bas bas bağırıldığı halde, hâlâ inanmaya, yaymaya, bazı okullarda şehit olan öğrenciler için anma günleri filan düzenlemeye gönül indirmişiz.

Ne diyordu Passerini? “Sessizlik ile söz, unutuluş ile anımsama arasındaki bağlantılar.” Bir yanda çocukların yaşadığı eziyet gerçekliğinin sessizlikle karşılanarak unutuluşa terk edilmesi, öte yanda anımsama kisvesi altında sözü kurulan ve çoğaltılan bir kahramanlık yalanı. Neden böyle?

Bunu düşünürken size yardımı olur diye bir link bırakıyorum aşağıya. Haftaya buradan, bu yalanlarla yaşama mevzuu üzerinden devam edelim:


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi