Aslında sağ olduğunu söyleyen sola, sağ seçmen neden oy vermedi?

CHP liderleri sol değil, sağ seçmene oynadılar ve görünüşte pek hücumdaymış gibi görünseler de, reaktif kaldılar, proaktif olamadılar. “Biiiizzzzz en hakiki milliyetçileriz” diye bağırmak proaktif olmak değil..

9 Mayıs 2022’de bu köşede, “Yeniden Çerçeveleme: Daha İyi Düşünmeye Giden Yol” başlıklı bir yazı yayımladım. Amerikalı dilbilimci George Lakoff’un “kavramsal çerçeveleme” yaklaşımını tartışıyor ve onun ABD’deki demokrat ya da kendi deyimiyle “ilerici” siyasetle ilişkisi üzerinden ortaya koyduğu siyasal iletişim stratejisine dikkat çekiyordum.

Lakoff’tan tabii ki benden önce ve sonra pek çok kişi söz etti. Benim de bu yazıda değindiğim, yurttaşların mantıksal düşünme üzerinden, maddi çıkarlarını göz önünde bulundurarak değil, siyasal kimlikleri üzerinden oy vermeleri konusu, 14 ve 28 Mayıs seçimlerinin ardından pek çok yorumcu tarafından vurgulandı.

Bununla birlikte, mesele bu kadar basit olabilir mi? Yani sonuç olarak iktidar blokunun seçmenleri var olan siyasal kimlikleri doğrultusunda oy verdiler demek yeterli mi? Olmasa gerek. Nitekim söz konusu yazıda üzerinde durduğum üzere, Lakoff yine de gri alanlar olabileceğini ve meseleleri yeniden çerçevelemeyi başaran tarafın toplumsal ve siyasal değişimi başlatabileceğini iddia ediyordu. Bu doğrultuda, ilericilere yaptığı önerilerden iki tanesi özellikle bizdeki muhalefetle de ilgili diye düşünüyorum. Yazımın sonundan alıntılıyorum:

  1. Reaktif değil, proaktif olun. Müdafaaya değil, hücuma oynayın. Her gün, her meselede yeniden çerçeveleme alıştırması yapın. Sadece inandıklarınızı söylemekle yetinmeyin. Onlarınkileri değil, kendi çerçevelerinizi kullanın. Bunları, kendi inandığınız değerlere uyduğu için kullanın.

  2. Kararsız seçmenlerde potansiyel biçimde bekleyen besleyici modeli etkinleştirmek için ilerici seçmene dönük konuşun. Sağa kaymayın. Sağa kayma iki yönde zarar verir: İlerici seçmeni yabancılaştırır ve muhafazakârların kararsız seçmende potansiyel olarak bekleyen kendi modellerini etkinleştirmelerine yardım eder.

MAĞLUPTUR BU YOLDA GALİP

Ben CHP’nin seçim kampanyasında bu iki maddeye hiç dikkat edilmediğini düşünüyorum. Elbette 14 ve 28 Mayıs seçimlerindeki yenilginin tek nedeni budur demeyeceğim. Fakat kampanyadaki önemli bir hata bu iki maddenin ihlali ile ilgiliydi kanaatindeyim.

Birbiriyle bağlantılı iki örnek üzerinden ilerleyeceğim. Kılıçdaroğlu’nun Babala TV’deki söyleşisinin tamamını internet üzerinden izledim. Kılıçdaroğlu gerçekten de çok soğukkanlı ve ikna ediciydi. Tartışmaya, gelen sorulara hâkimdi. Farklı siyasal görüş ve kimliklerden olan konukların sorularına çok güzel cevaplar verdi. Hatta kibar kendinden eminliği ile, son derece sağ sorular soran pek çok konuğun kendisine teşekkür etmesini de sağladı. Gerçekten insanın içini ısıtan bir performanstı bu.

Öte yandan, programı izlerken arada YouTube reklamları girdi. Hepsini sonuna kadar izledim. Televizyon izlemeyen biri olarak, bunlar benim için yeni malzemeydi, ilgimi çektiler. Diyelim on reklam girdiyse, bunların sekizi AKP ve MHP’ye, ikisi CHP’ye aitti. Rakamlar değişebilir ama oranlar bu yöndeydi. CHP reklamları baharın gelmesi teması üzerineydi ama diğerleri askeri ve/veya son derece milliyetçi ve militarist, bol top gürlemeli, savaş uçakları, gemileri göstermeli seferberlik reklamlarıydı.

Bu durum üzerinden, ilk bakışta avantaj Kılıçdaroğlu’nda gibi görünüyordu. O temiz ve anlaşılır bir dille açıklamalar getirirken, iktidar bloku devletin kaynaklarının hunharca kullanıldığı, hem harcanan mühimmat hem de çekim teknikleri açısından inanılmaz paraların döküldüğü belli bir hamaset edebiyatı yapmış oluyorlardı. Ancak ben militarist ve güvenlikçi, her nereden baksanız sığ mı sığ o reklamların, Kılıçdaroğlu’nun programdaki çabasına galebe çaldıklarını düşünüyorum. Nasıl mı olur? Açıklayayım.

Kılıçdaroğlu’na yukarıda da değindiğim üzere son derece sağ sorular yöneltildi. Bunlarla gayet güzel başa çıktı ve eli yüzü düzgün cevaplar verdi. Fakat verdiği cevaplar sağdan konuşuyordu, sağın diliyle konuşuyordu. “Yine baharlar gelecek” kampanyasının çağrıştırdığı özgürlükçü, daha sola açık, sosyal demokrat bakış yoktu o cevaplarda. TOGG’u da, sihaları da, iktidarın terör ve terörle mücadele temalı güvenlikçi söylemini ve buna benzer pek çok şeyi sahipleniyordu. “Yine baharlar gelecek” ışıltılı bir pelerindi ama pelerin aralanınca ortaya çıkan görüntü iktidarın o sığ, tabancalı tüfekli, Turan ve Türk diye bağırıp duran, üstelik gayet basitçe bununla yetinen görüntüsünden farklı değildi ki.

BİR CHP MİTİNGİ BİZE NELER SÖYLÜYOR?

Haydi bu programla ilgili bu yargıma 28 Mayıs seçiminden sonra ulaştığımı, dolayısıyla abarttığımı düşünelim. Fakat 14 Mayıs’tan önce bir CHP mitinginde bu durumu daha açık gözledim. Hasbelkader Manisa’daki mitingi izledim. Mitingde önce Mansur Yavaş konuştu. Kısa keseceğim diye diye çok uzun konuşan Yavaş, kendi siyasal konumlanışıyla da uyumlu biçimde, pek çok mesele üzerinden hep şunu dedi: “Erdoğan birse biz ikiyiz, iktidar bir kere milliyetçiyse biz iki kat milliyetçiyiz, onlar bir birim sağcıysa biz beş birim sağcıyız.” Bu arada da, sürekli yolsuzluk, liyakatsizlik vurgusu yaptı ve elbette bunlarda sonuna kadar haklıydı ama konuşmasının ana mesajı “kardeşim, bize sol demelerine bakmayın, en hakiki öz sağ biziz” idi.

Yavaş’ın ardından Ekrem İmamoğlu çıktı ve Yavaş’ın yarı süresinde, asıl dokusunu popülist coşku pompalamanın oluşturduğu bir konuşma yaptı. Bu sırada Yavaş’ın sağ söylemiyle uyumlu lafları da bol bol etti. En sonda çıkan Kılıçdaroğlu ise en kısa konuşmayı yaptı ve temelde “her şey çok güzel olacak” demekle yetindi.

Bu mitingde CHP liderleri Lakoff’un yukarıdaki önerilerinin tam tersine sol değil, sağ seçmene oynadılar ve görünüşte pek hücumdaymış gibi görünseler de, reaktif kaldılar, proaktif olamadılar. “Biiiizzzzz en hakiki milliyetçileriz ve teröre, her kimse onlar o sürü sepet teröristlere Erdoğan’dan, Bahçeli’den beş kere daha düşmanız, Allah da sizi inandırsın!” diye bağırmak proaktif olmak değil. Tam aksine “benim meseleleri yeniden çerçeveleyecek, yeni bir dil kuracak mecalim yok, bizahmet benim daha iyi ve temiz bir sağcı olduğuma inanın ve o sahtekâr sağcı iktidara değil, bana oy verin” demiş oluyorsunuz. O zaman da seçmen size ne diyor? “Cık! Yemezler! Hiiiiçççç kafamızı karıştıramazsınız, bizi kandıramazsınız. Dümdüz ve kolay anlaşılır sağcı Erdoğan’dır, Bahçeli’dir. Oyum yine onlara.”

SİYASAL İLETİŞİMİ İÇERİDEN DIŞARIYA ÖRME MECBURİYETİ

Ben Boğaziçi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü birinci sınıf öğrencilerine bir akademik yazı dersi veriyorum. Daha önce Sabancı Üniversitesi’nde çalışırken oradaki meslektaşlarımla birlikte geliştirdiğimiz bir yönteme dayanıyor bu ders. Kenneth Bruffee adlı bir Amerikalı kompozisyon çalışmaları araştırmacısından uyarladığımız bu yöntem, argümana dayalı yazıların nasıl yazılması gerektiğini bir atölye mantığıyla öğrencilere gösteriyor.

Dersin çok temel bir iddiası var: Ödevlerimizi, köşe yazılarımızı ve başka çalışmaları genellikle “baştan sona” yazarız. Her ne kadar önce gövdeyi, sonra giriş ve sonucu yazmak gerekir diye düşünürsek de, genellikle belirli bir ön çalışmanın ardından bilgisayarın başına oturur ve yazıyı girişinden sonucuna bir oturuşta yazarız.

Pek çok öğrencimin yazı çalışmalarında, yazmayı hep son ana erteledikleri için şöyle bir durumla karşılaşmışımdır: Öğrenci yazar yazar yazar ve son yarım sayfayı bir sonuç paragrafıyla sona erdirir. Oysa o sonuç paragrafı aslında yazının başında yer alması gereken tezin ortaya koyulduğu paragraftır. Yani yazıyı baştan sona yazarken, yazının en başında yer alması gereken yere en sonda ulaşmış olur. Tabii bu tür bir yazı başarılı sayılamaz.

Sayılamaz, çünkü o çalışmanın bir tezi, yani okura ulaştırmayı dert edindiği bir önermesi olmalıdır. Ben yazı dersinde öğrencilerimin “içeriden dışarıya” yazmalarını sağlıyorum. Önce gereken ön çalışmaları yapıp bir önerme cümlesi üretiyorlar. Bu cümlenin önemini şöyle daha iyi anlayabilirsiniz: Diyelim bin sözcüklük bir yazıda okurun aklında bir cümlenin kalmasını istiyorsunuz ya da yazının tamamı bir süre sonra silinecek ve geriye bir cümle kalacak. Önerme, işte o cümledir. Patrondur. Yazının her unsuru onu açıklamak ya da kanıtlamak için uğraşır. Yazının gövdesi onu açar ve geliştirir. Giriş okuru önermeye hazırlar ve sonuç önermenin okurun kafasında pekişmesini sağlar. Bu doğrultuda, içeriden dışarıya yazan biri önce önermeyi açan gövdeyi yazar, ondan sonra dönüp girişi yazar ve bunun ardından sonucu yazar. Hepsini tamamlayınca da başlığı üretir.

Tüm bunlar gerektiği gibi yapıldığında, her unsuru önermeyi destekleyen ve ona hizmet eden, onunla uyumlu bir yazı ortaya çıkar. Böyle bir yazıya bütünlüklü ve tutarlı deriz. Şimdi bu içeriden dışarıya yazma metodu üzerinden, yukarıda sözünü ettiğim Manisa mitingini düşünmek istiyorum: İki saatlik mitingin bir buçuk saati “biz en hakiki ve öz sağcıyız” mesajıyla ilerleyip 15-20 dakikalık son kısmında içimizde güller açtıran, yüzümüze gülücükler yerleştiren ve son derece solcu, ilerici olduğuna inanmamız beklenen “baharlar gelecek” vurgusuyla bitince, bizim aklımızda sizce ne kalır?

Benim görüşüm bu yönde maalesef. CHP, sağ söyleme 14 Mayıs’tan sonra yönelmedi. Daha kolay geldiği için, en baştan itibaren sağın diliyle konuşan bir kampanya yürüttü ve sol seçmene “idare et, bu seçimde böyle” demiş oldu. Sol seçmen “ölümü görüp sıtmaya razı olduğu” için sesini çıkarmadı ve oyunu verdi. Fakat sağ seçmen ikna olmadı. Neden ikna olsundu ki?

Bir seçim kaybedildi. Burada ortaya koyduğum çözümleme geçerli olsun ya da olmasın, ortada bir gerçek var: Bu işler alelacele olmuyor. Çalışmak gerekiyor. Gerçek anlamda çalışmak. Önce anlamak ve sonra da değiştirebilmek için bu şart. Şart. Bu kadar.


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi