23 Nisan’ı hatırla, 24 Nisan’ı unut

Güneş balçıkla sıvanmaz. 24 Nisan’ın farkındayız. Yaşamını kaybedenleri saygı ve üzüntüyle anıyoruz. Anmaya devam edeceğiz. 23,5 Nisanların mümkün olacağı bir geleceği hep birlikte örmek için çabalamaktan vazgeçmeyeceğiz.

Bir kitap projem var. Daha doğrusu tamamlamayı başaramadığım, bazılarının onlarca bazıları birkaç sayfası yazılmış, bazılarından birkaç makale yayımlanmış pek çok kitap projemden bir tanesi. Kitap ortada yok ama başlığı belli: Çanakkale’yi Hatırlamamak. 1915’teki Çanakkale Savaşları ve bunların o günden bugüne gelen hatırlanma veya kolektif ve tarihsel bellekte yer etme biçimleri üzerine.

Çok çarpıcı bir konudur bu. Çanakkale deniz ve kara savaşları oldu ve bunlarla ilgili olgusal bilgi o günden bugüne değişmeden geldi sanırız. Oysa Çanakkale’ye dönük kolektif belleğin bir tarihi vardır ve pek çok aşamadan geçerek ortaya çıkmıştır. Örneğin Çanakkale’nin önemi hemen savaşın ardından değil de, özellikle Mayıs 1918’de gerçekleştirilen Yeni Mecmua Çanakkale Nüsha-yi Fevkaladesi, yani olağanüstü ya da özel sayısının ardından idrak edilecektir. Bu dergi özel sayısının hikâyesini Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı kitabımda uzun uzun anlatmıştım.

Burada çok kısaca belirtmek gerekirse, İttihatçı savaş hükümetinin desteğiyle çıkan Yeni Mecmua’nın böyle bir özel sayı hazırlamasının nedeni, 1917 Rus Devrimi’nin ardından Çarlık ordusunun boşalttığı Doğu Cephesi’ni Ermeni milislere karşı çarpışarak ele geçiren ve Baku’ya giren Osmanlı ordusunun bu başarısına dikkat çekmektir. Özel sayı, Turan’a gidecek bu ilerleyişin kaynağının, 1915’teki başarılı Çanakkale savunması sonucu Çarlık’ın müttefiki İngiliz ve Fransızlardan yardım alamayarak zayıf düşmesi ve sonunda devrimle yıkılması olduğunu iddia edecektir.

Gel gör ki, Osmanlı 1918’te baş müttefiği Almanya yenilince yenilmiş sayılacaktır. Tabii bu doğru değil ama bu lafın ne kadar yaygın olduğu da malumdur. Savaşın sonunda Osmanlı bal gibi yenilmiştir. Osmanlı’nın yıkılışını getiren Mondros Ateşkesi’nin ardından Baku’ya giden askerler de geri geleceklerdir ve Çanakkale’yle ilgili bu vurgu boşa gitmiş olacaktır. Fakat ilginç bir biçimde, Osmanlı aydınları yoğun biçimde katkı verdikleri bu özel sayı sayesinde Çanakkale’yi hatırlamış olurlar ve sonraki yıllarda Milli Mücadele’nin ilk örneği olarak anmaya, anlatmaya başlarlar.

ÇANAKKALE’YLE İLGİLİ SORUNLU BELLEK

Bu başlangıç, Çanakkale’yle ilgili girift ve uzun anımsama sürecinin sadece ilk anıdır. Şu anda kolektif belleğin bazı ifadelerinde, bazı roman ve filmlerde neredeyse Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nın birbirini izleyiverdiği hissi yaratılır. Oysa Çanakkale dört yıllık birinci Dünya Savaşı’nın ilk aşamasında yer alır ve 1915’in sekiz buçuk ayına yayılıp sonlanmıştır. Milli Mücadele ise 1919’da başlayacaktır.

Tam da bu semptomatik ve sorunlu konular üzerinden “Çanakkale’yi Hatırlamamak” gibi bir başlık düşünüyorum. Konunun çeşitli yönlerini biri Türkçe ve ikincisi İngilizce iki uzun çalışmamda ele aldım. Çanakkale üzerine o kadar anımsama ve bellek operasyonu gerçekleştirilmiş durumda ki, olgu olduğunu düşündüğümüz pek çok şey hurafe özelliği gösterebiliyor.

Bunun birincisi daha naif, ikincisi ise gayet meşum iki örneğini vereceğim. Naif örnek Çanakkale’de şehit olanların sayısı meselesi. Şöyle bir internet taraması yapın, Osmanlı ordusunun şehit sayısının 250-300 bin olduğundan dem vuran söylemlerle karşılaşacaksınız. Oysa tüm Çanakkale savunmasının genelkurmay tarihinden kaynaklanan resmi ve belgelenmiş şehit sayısı 57 bin civarında. 250 bin ordunun yaralılar, hastalar, esirler vb. tüm zayiatı için geçerli.

Şunu da unutmamak lazım: O tarihte Osmanlı’nın Arap illerini de kapsayan tüm nüfusu 20-25 milyon civarında. Yani 57 bin şehit ve 250 bin zayiat az buz değil. Fakat Çanakkale günümüz muhayyilesinde o kadar önemli bir yer işgal ediyor ki, şehit sayısı çok daha fazla olsa gerek diye düşünülüp abartma ve uydurma yollarına başvuruluyor.

KAÇ ÇOCUK ŞEHİT OLDU ÇANAKKALE’DE

Haydi bu basit ve kolayca doğrusuna işaret edilebilecek bir çarpıtma olsun. Bundan daha kötü, hatta kötücül bir çarpıtma Çanakkale’de şehit olan çocuk askerlerle ilgili. Yukarıda linkleri olan iki çalışmamda, bu konuyu çok ayrıntılı ele aldım. Benim dışımda bu konuya eğilen aklıselim sahibi pek çok insan da var. Fakat önü alınamaz bir çığ sesimizin duyulmasını engelliyor.

Çanakkale’de şehit olan on beşlikler… Liseliler… Filanca lise o sene mezun vermedi… Bunun ardı arkası yok. Adı duyulmuş ve tarihi 1915 öncesine uzanan her okul Çanakkale’de şehit olan öğrencilerinden söz ediyor. O liselerden mezun olmuş yedek subaylar çoktur muhakkak Çanakkale’de. Fakat askeri görünümlü kıyafetler içinde küçücük, en fazla orta okul düzeyinde çocuk fotoğrafları paylaşılıyor internette ve bu çocukların Çanakkale’de şehit olduğu söyleniyor.

Bunların hepsi yalan! Külliyen yalan! Kullanılan fotoğraflar başka vesilelerle ve/veya sonraki zamanlarda çekilmiş fotoğraflar. Osmanlı ordusunda çocuk askerler yoktu. Savaşa gitmeye gönüllü olmak için bile 18 yaşını doldurmuş olmak gerekiyordu. O günkü Osmanlı toplumu çocuklarını savaşa göndermeyi düşünmemişti. Çocukların savaşabileceği, çocuk askerler olarak şehit düşebilecekleri tahayyülü, cumhuriyet Türkiye’sine, onun da özellikle 2000 sonrası nesillerine nasip olmuştu.

Şu anda bu yalanı yeniden üreten bir sürü yazar ve okul var. Şimdi ben burada yazdım, daha önce de yazmıştım ve daha pek çok kere yazarım büyük ihtimalle. Fakat korkarım bu yalan yine yayılmaya devam edecek. Çünkü çocuklara adanmış bir bayramı olan bu ülkede çocukların vatan için savaşarak ölebilecekleri fikri büyük çoğunluğa kabul edilebilir ve hatta cazip geliyor.

Bu tür tarihsel çarpıtmalar ve yalanların neden üretildiği o kadar ilginç değil. Birileri bir yarar elde etmek istiyor belli ki. Çocukların gerekirse herhangi bir amaç uğruna savaşa sürülebileceği, öldürebileceği ve öldürülebileceği kabulü, militarist ve çatışmacı bir ortamdan nemalananlar için bulunmaz bir nimet. Asıl ilginç olan böyle leş yiyicilerin varlığı değil, bunların oltasına bu kadar çok balığın takılması.

BİR ARŞİV ODASI OLARAK BELLEK

Neden insanlar bu yalanlara bu kadar kolay inanıyorlar? Her şeyden önce buna uygun bir ortam hazırlanıyor tabii. Fakat bunun ardında bir bellek algısı da mevcut. Michel-Rolph Trouillot adlı ünlü bir Haitili antropolog vardır. 2012’de yitirdiğimiz bu etkileyici yazarın Haiti’nin sömürgecilik ve kölelikle karılmış tarihi üzerine önemli çalışması, Geçmişi Susturmak: Tarihin Üretilmesi ve İktidar başlığıyla Türkçeye de aktarılmıştı. Ne yazık ki, şu anda baskısı yok. Bu üzücü bir şey çünkü Trouillot’un kitabı baştan sona bir hazine değerinde.

Yazar kitabının başında, ulus devletlerin dayandığı yaygın bellek modelinden söz ediyor. Bu modele göre, bellek bir depodur. Bir tür arşiv odası olarak da düşünebilirsiniz. Ne zaman ihtiyaç duyulsa, o depoya gider ve orada düzenli biçimde sınıflandırılmış bilgilerden size gerekeni çıkartır ve kullanırsınız. Okullardaki tarih ders kitapları da, televizyonlarda fink atan popüler tarih allameleri de böyle bir tarihsel ve kolektif bellek algısının propagandasını yaparlar. Böylece olguları değiştirerek, çarpıtarak, bazı olguları tamamen görünmez kılarak, bazılarını baş aşağı çevirip bazılarını yoktan var ederek bir tarih anlatısı sunarlar size. O zaman da Çanakkale’de çocuklar şehit oldu yalanını afiyetle yer ve hazmedersiniz.

Bu noktada tarihsel ve kolektif bellek çalışan bir başka önemli isme daha değineceğim: James V. Wertsch. 2002 tarihli Kolektif Anımsamanın Sesleri kitabında Wertsch, belleğe birbiriyle çelişir görünen iki işlev üzerinden yaklaştığımızı söyler. Birinci işlev, geçmişle ilgili bir anlatının ne kadar doğru olduğunu tespit etmeyi amaçlar. İkinci işlev ise, geçmişin olaylarının bugün için çeşitli amaçlarla kullanılabilir olmasını sağlar. Ortada işlevsel bir ikilik vardır ama bunların ikisi de ihtiyaçtır ve değişen oranlarda kullanılmaya çalışılır. Sorun, bunlardan birinin aşırı öne çıkmasından kaynaklanır. Biz Türkiye’de genellikle tarihin kullanılması durumuyla karşılaşıyor ve doğruluk ölçütlerini kaybediyoruz.

DOĞRU VE KULLANIŞLI BİR GEÇMİŞ ANLATISI OLARAK 23,5 NİSAN

Fakat bu kullanışlı tarih ve bellek eğilimi her zaman yalan ve çarpıtmalarla değil, bazen de görünmez kılma ve konuşturmama yönlerinde ilerleyebiliyor. Bunun örneği olarak, bugünün tarihine konuşlanan bir olayı anabiliriz: 24 Nisan. 1915’te gerçekleşen ve Osmanlı Devleti vatandaşı Ermenilerin evlerinden sürülmesi ve yollarda katledilmelerini getiren sürecin başlangıç tarihi. Olaya ister tehcir ister soykırım deyin, her durumda reddedilemez bir olgu var ortada: 24 Nisan 1915 gecesi 200 Ermeni aydını İstanbul’daki evlerinde tutuklanıp Ayaş ve Çankırı’ya sürüldüler. Bunların bir kısmı kurtuldu, pek çoğu katledildi.

Türkiye’de birkaç yıldır 24 Nisan’ın kamusal alanda anılması yasak. Konuşulmuyor da. Herhalde kullanılabilir bir tarih anlatısına yol açmadığı için bu böyle. Artı TV’deki 23 Nisan tarihli Sözün Yarısı programında Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Yetvart Danzikyan ile bu konuları konuştuk. Konuşmamızın başlangıcı Hrant Dink’in 1996 tarihli ünlü yazısı “23,5 Nisan”a dayanıyordu.

Hrant Dink bu yazısında konunun Wertsch’in sözünü ettiği işlevsel ikiliğe uygun biçimde nasıl ele alınabileceğini mükemmelen ortaya koyuyor. Kolektif belleğin anlamak ve anlaşmak için bir vesile olabileceğini gözler önüne seriyor. Baskın yaklaşım 24 Nisan 1915 hiç yokmuş gibi davranabilir ve çeşitli yasak ve baskılara başvurabilir. Fakat hem Hrant’ın tüm yazıları ve asıl eseri olan Agos hem de bu konuda on yıllardır Türkiye’de üretilen yayınlar bu konunun doğru tarihsel anlatılarını önümüze koyuyor.

Güneş balçıkla sıvanmaz. 24 Nisan’ın farkındayız. Yaşamını kaybedenleri saygı ve üzüntüyle anıyoruz. Anmaya devam edeceğiz. 23,5 Nisanların mümkün olacağı bir geleceği hep birlikte örmek için çabalamaktan vazgeçmeyeceğiz.


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi