1915’te çocuklara olanlar…

15 yaşındaki bir çocuğa iki üç yaşındaki kardeşini, bulaşıcı hastalık taşıdığı için öldürten bir tarih karşısında insanın dili damağı kuruyor. Kurumsallaşmış ilişkiler bir yana, tehlikeli ilişki kuracak mecal bile kalmıyor.

Geçen hafta Yaşar Kemal’in Karıncanın Su İçtiği romanındaki kimsesiz çocuk sürüleri üzerinden tartıştığım Birinci Dünya Savaşı yıllarında katledilen gayrimüslimlerin çocuklarına ne olduğu konusunu bu hafta sürdüreceğimi belirtmiş ve yazıyı şöyle bitirmiştim:

“Gelecek hafta aileleri katledilmiş gayrimüslim çocuklarının başlarına gelenleri iki ayrı hikâye üzerinden konuşmaya devam edeceğiz. Ele alacağım öyküler kurmaca da olmayacak. Sözlü tarih yöntemleriyle kaydedilmiş birincil ağızdan anlatılar olacak. Birinci öyküde bir Ermeni kız çocuğunun yolu bir Çerkes köyüne, diğerinde yine Ermeni olan bir erkek çocuğunun ki bir Kürt köyüne düşecek. Militarist anlayışın kurumsal ilişkiler içinde görünmez kıldığı bu öyküler bize neler söyleyecek? Kısırdöngüyü kırmamıza yardım edebilecek ne türden tehlikeli, riskli ilişkiler sunacak? Haftaya görelim.”

İlk öykünün kaynağı Elbruz Aksoy’un 2018’de İletişim Yayınları’ndan yayımladığı Benim Adım 1864: Çerkes Hikâyeleri. Elbruz Aksoy önem verdiğim bir Çerkes kimliği araştırmacısı. Kendisiyle 21 Mayıs tarihli “Sözün Yarısı” programımda 1864 Çerkes Soykırım ve Sürgünü olgularını konuşmuştuk. Ayrıca Benim Adım 1864 kitabını Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi çalışmasıyla ilişkilendirerek değerlendiren bir yazıma academi.edu sayfamdan ulaşılabilir.

ARAKSİ’YE ÇERKESÇE AĞIT

Aksoy’un bu kitaptaki öyküleri, aslında kendi gerçekleştirdiği kapsamlı sözlü tarih çalışmalarına dayanarak oluşturduğu metinler. Yani belge ile kurmaca arasında bir yerde duruyorlar. Burada üzerinde duracağımız “Çerkes Araksi” öyküsü, Aksoy olduğunu varsayacağımız bir ben-anlatıcı ile eşinin Moda’daki Ermeni ev sahibine misafir olmasıyla başlıyor. Ermeni ev sahibi, büyükannesi Araksi’nin fotoğrafını Çerkes anlatıcıya “aslında benim değil senin anneannen” diyerek takdim ediyor ve buradan sonra Araksi’nin öyküsünü izliyoruz. Önce şehirlerarası yolda bir trafik sıkışması sırasında, pencereyi açarak torunlarının anlamadığı ve eski Ermenice sandıkları bir dilde şarkı söyleyen büyükanne, tesadüfen orada bulunan bir Çerkes genci tarafından fark ediliyor ve yanındakileri de çağırınca Araksi Hanım ile Çerkesler, Çerkesçe muhabbete koyuluyorlar. Araksi Hanım, Çerkesçe muhabbetinin içinde arada bir Türkçe “Çerkes Beyim” diyor.

Oradaki Çerkeslerden biri gidip başka bir arabadan 90 yaşlarında bir yaşlı adam getiriyor ve Araksi bu adamı “Çerkes Beyim” diye kucaklıyor. Araksi ile Çerkes Beyi, yarım yüzyıla yakın bir süre sonra hiç olmadık bir yerde buluşup sarmaş dolaş oluyorlar. Meğer 1910’da Sıvas’ın bir Ermeni köyünde doğan Araksi’nin köyü 1915’te saldırıya uğramış ve annesi onu belki ölümden kurtulur diye sobanın içine saklamış. Bir daha anne ve babasını hiç göremeyecek olan Araksi, bir süre sonra sobanın kapağının açıldığını görmüş ve ona bakan bir adam onu kaptığı gibi atının terkisine atıp yanmakta olan köyden uzaklaşmış.

Araksi’yi kurtarıp Uzunyayla’daki Çerkes köyüne getiren kişi, 1970’te şehirlerarası yolda Araksi ile kucaklaşan Çerkes beyidir. Araksi 11 yıl bu köyde yaşar ve 1926 civarında Çerkes Beyi tarafından, Araksi artık bir parçası olduğu bu köyden ayrılmak istememesine rağmen, İstanbul’a getirilerek bir Ermeni kilisesine teslim edilir. Yaşı zaten büyümüş olan Araksi, bir yıl sonra önde gelen bir Ermeni ailesine gelin gider.

Kurtarıcısı ve manevi babasıyla beklenmedik bir biçimde buluştuklarında, yaşlı Çerkes Araksi’ye yıllarca sakladığı bir sırrı söyler:

“‘Araksi, kızım iyi dinle beni. Sana vereceğim emanetim aslında en büyük sırrımdır. Seneler önce seni kurtardığım o köyde babanı ve anneni ben…’

‘Babam sus! Ne olur sus! Sus…’

‘Araksi kızım! Affet beni, affet…’” (s. 229)

ÖLDÜRMEMEYİ SEÇMEK

Resmi tarih yazımı ve tarihsel belleğin dayandığı kurumsal ilişkilere dahil olamayacak bir bilgiyle karşılaşıyoruz burada. Büyük ihtimalle 1915’in mimarları ve uygulayıcılarından aldığı emirle Kayseri’nin Uzunyayla’sından çıkıp Sıvas’taki bir Ermeni köyünü vuran bir Çerkes önde geleni, bir hanedeki erkek ve kadını öldürdükten sonra, tesadüfen sobanın içinde bulduğu kız çocuğunun hayatını kurtarıyor. Köle ya da besleme haline getirmiyor, köyünde büyürken dinini değiştirmeye kalkışmıyor, köyden biriyle evlendirmeye kalkmıyor. Çocukluğu geride bırakana kadar ona evin kızı muamelesi yapıp yetiştiriyor ve genç kız olduğunda Ermeni yetimler için olabilecek tek güvenli yer olan İstanbul’a getirip kiliseye teslim ediyor.

Araksi’nin Çerkes Beyi, belki de istemeden dahil olduğu, yukarıdan gelen emirle giriştiği kıyıcılığın bedelini ödemeye çalışmış olsa gerek. Belki de amaç yağmaydı ve yanmayan o sobanın içine de, belki altın ve başka değerli eşya saklanmış mı diye bakıyordu. Fakat orada beş yaşındaki bir sabinin korku dolu gözleriyle karşılaşınca işlediği günahın ağırlığı altında ezilmiş de olabilir. Durum her nasıl idiyse, hayatının 55 yılında bu nedameti sırtında taşımış Çerkes beyi. Burada bana laf düşmez, umarım Araksi Hanım asıl ana babasını katleden babalığının taksiratını affedebilmiş olsun.

BU ÖYKÜYÜ OKUMAYIN!

Nereden, kimin tarafından baksanız taşınmaz yükler bunlar. Fakat aktaracağım diğer öykü daha korkunç olacak. Ben bunu okudukça tüylerim diken diken oluyor, sizlere aktarırken Yaşar Kemal’in Kotey’in öyküsünü “insanlara kıymak olurdu” diye yazmayı ertelemesini hatırlıyorum. Gel gör ki, bu öykü de yazılmış, yayımlanmış, birden fazla baskı yapmış bir kitapta yer alıyor.

Bu defaki kaynağım Kemal Yalçın ve Seninle Güler Yüreğim kitabı. Yazılarımın takipçileri, daha önce Yalçın’ın Hayatta Kalanlar belge-romanını “ağza alınamaz kötülük” kavramı açısından tartıştığımı hatırlayacaklardır. Seninle Güler Yüreğim, Yalçın’ın 1924 Türk-Yunan Mübadelesi hakkındaki ilk belge-romanı Emanet Çeyiz’in ardından yayımladığı kitabı. Çoksatar haline gelen bu ilk kitabın ardından, o zamanki yayımcısı Doğan Kitap tarafından 2000’de yayımlanmış. Fakat kitabın Ermeni Soykırımı hakkında olduğunu geç fark eden yayınevi ikinci bir baskıya gitmemiş. Kitabın yeni baskılarını 2001 ve 2003’te kendi yapan Yalçın, 2004’te kitabı Birzamanlar Yayıncılığa vermiş. Elimdeki nüsha 2006 tarihli 4. basımdan.

Bu kitap Kemal Yalçın’ın 1915 ile tanışmasının öyküsü ve bu tanışma sırasında pek çok insanın anlatımını belge-roman yapısı içerisine oturtuyor. Bunlardan sadece birine, Yalçın’ın görüştüğü Müslüman olmuş bir Ermeninin çektiği bir video kaydına ve bu kayıtta konuşan, 1915’teki adıyla Minas ve sonraki adıyla Veli Dede’nin anlattıklarına yoğunlaşacağız. 1900 doğumlu Veli Dede’nin video kaydı 1990’da Kahta’da alınmış ve Veli Dede bu kayıttan birkaç ay sonra ölmüş (s. 344).

1915’te tehcir başladığında Minas/Veli Kahta’nın 1960’tan sonra adı Sütlüce’ye çevrilen Holbiş köyündedir. Amcası Kirkor Ağa bölgenin en saygıdeğer ağalarındandır fakat tüm köyün tehcir edilmesini engelleyemez. Askerler eşliğinde yürütülen tehcirin asıl yöneticisi Müslüman bir ağadır. Kirkor Ağa, sorumlu olduğu insanları kurtaramayacağını anladığı bir anda varını yoğunu etrafa dağıtır ve son iki altınını özel olarak birine verir. Bu kişi, intihar etmek için atlayacağı nehirden fikir değiştirerek çıkmaya kalkarsa, Kirkor Ağa’yı boğacaktır.

“KARDEŞİM UMUT IŞIĞIM”

Kirkor Ağa bu şekilde intihar ettikten sonra, bir Müslüman köylü gelip para ödeyerek Minas’ın güzel bir kadın olan annesini alıp götürür. Minas, iki üç yaşında olan kardeşiyle birlikte ortada kalmıştır. Kafiledekilerin araya girmesiyle, mola verilen bir köydeki Osmanı Mahmud Ağa, bu iki çocuğu almaya ikna edilir. Minas ve kardeşi böylece tehcirden kurtulurlar ve Minas Osmanı Mahmud Ağa’nın çobanlığını yapmaya başlar.

Ne var ki, Osmanı Mahmud Ağa gaddar biridir. En büyük gaddarlığını Minas’ın küçük kardeşi o sırada “Ermeni hastalığı” denen ağır bir ishale yakalanınca yapar ve Minas’a kardeşini götürüp nehre atmasını emreder. Öykünün bu kısmını Veli Dede’nin ağzından duyalım:

“Kardeşimi kucakladım. Sanki anlamıştı başına gelecekleri. Sımsıkı sarılıyordu bana. Ağlıyordu. Ben de ağlıyordum. Koskoca dünyada yapayalnızdım. Annem kimbilir neredeydi şimdi… Kendimi de göle atarım diye düşündüm. Atamadım.

Dibinden Fırat’ın aktığı kayanın başına vardım. Kardeşim ağlıyor, ben ağlıyordum. Neydi bu başıma gelenler? Annem nerdeydi? Babam nerdeydi?

Kardeşimin güçsüz elleri, güçlenmişti sanki. Beni bırakmıyordu. Bir anda üzerimden sıyırdım, bacağından tuttum, iki üç sefer salladım, gözümü yumdum, fırlattım kayanın dibinden akan Fırat’a.

Kardeşim bir çığlık attı… bir çığlık attı! Çığlık yankılandı kayalarda. Ben düşüp düşmediğine bile bakamadan hızla oradan kaçmaya başladım. Ne kadar koştum? Ne kadar ağladım? Bilmiyorum.

Eve de gidemiyordum. Gitmek istemiyordum. Kimsenin yüzünü görmek istemiyordum. Akşama kadar ağladım, sızladım. Kardeşim benim umut ışığımdı. Onunla konuşuyor, onunla oynaşıyor, onunla gülüşüyordum. Kardeşimi suya atınca tamamiyle kimsesiz kaldım. Kolum kanadım kırıldı. Keşke ben de kardeşimle birlikte ölseydim. Hayat bu! Öleyim demekle ölünmüyor.” (s. 355)

15 yaşındaki bir çocuğa iki üç yaşındaki kardeşini, bulaşıcı hastalık taşıdığı için öldürten bu tarih karşısında insanın dili damağı kuruyor. Kurumsallaşmış ilişkiler bir yana, tehlikeli ilişki kuracak mecal bile kalmıyor. Böylesi bir acıya neden olanlara lanet olsun!

Yine de Veli Dede’nin öyküsünü bitireyim. Kardeşi hastalık yayar diye ölüm emrini veren Osmanı Mahmud Ağa da, tüm ailesi de bu hastalığa yine de yakalanıp ölüyorlar. Cenazesini Minas toprağa veriyor. Bir süre sonra eski köyüne geri dönüp çalışa çabalaya yeni bir hayat kuruyor. Fakat kardeşinin çığlığı asla kulağından gitmiyor. Annesini de bir daha hiç göremiyor ve 90 yaşına geldiğinde bile annesini görmeyi hayal ediyor.

Ey atalar! Siz çocuklara ne yaptınız? İnsan olup diğer insanlara nasıl kıydınız? Dilerim bir gün hak ettiğiniz biçimlerde anılırsınız.


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi