Anne-babaların hakları ciddi olarak tartışma konusudur

Yetişkin olmak, anne-babaya emanetmiş gibi olan vücudu onlardan geri almaktır. Yetişkinlikte erkek çocuklar bedenlerini ebeveynlerinden geri alabilirler; fakat kadının bedeni asla ona ait değildir! O, aileye, babaya ve kocaya aittir.

Şeref tasarımı narsistik bir kurgudur ve arlanma, yani utanma duygusu üzerine kuruludur. Şerefe saldırı ve şerefin yitimi derin narsistik incinme ve buna bağlı olarak da bir arlanma duygusu yaratır. Bu duyguyu hafifletmek, şerefin yeniden edinilmesi ve itibarın yeniden kazanılmasıyla mümkündür. Şerefin önemsendiği bir kültür, bu bağlamda bir "arlanma kültürü"dür. "Arlanma kültürü"nde ahlak, çocuk eğitimi, insanlar arası ilişkiler ve hukukta arlanma belirleyicidir. Utanmanın ortadan kalkması bu anlamda hukukun ve ahlakın da kaybolması demektir. Bugün Türkiye’de yaşanan kaosun nedenlerinden biri de arlanmanın azalması, hatta yok olmasıdır. Hırsızlık, yalan söylemek ve taciz “yüz kızartıcı” suçlardır. Ülkeyi yönetenlerin bu suçları işlemeleri ama yüzlerinin kızarmaması, ahlakın ortadan kalkması anlamına da geliyor.

Bazı etnologlar arlanma kültüründen farklılık gösteren ikinci bir kültürden söz ederler: suç ve suçluluk kültürü. Bu kültür toplumdaki insanların ilişkilenmelerinde suç, suçluluk ve cezayı, çekilen ceza sonrasında da normalleşmeyi önemser. Mesela suç kültüründe bir insan suç işlediğinde veya hata yaptığında cezalandırılarak normalleşme sağlanır. Taciz bir suçtur ve cezalandırılır. Arlanma kültüründe ise taciz, tacize uğrayanın ve ailesinin namus ve şerefini incitir ve bu incitme utanmayı yaratır. Tacize uğrayan aile bu utancı hissetmez ve görmezden gelirse toplum onun utanmasını sağlar. Bu kültür tasarımında toplum denetleme görevi üstlenir. Şerefin yeniden kazanımı ise tacizcinin cezalandırılmasıyla olur. Şerefin yeniden tahsisi için ortaya çıkan şiddet “suç” olarak görülmez.

Japon kültürü üzerine kapsamlı çalışmalar yapan Ruth Benedict, “ismin temizlenmesinin” suç sayılmadığını, ismini kirleten rakiplerini öldüren bir samurayın yaptığını çok normal gördüğünü, kendini bir katil olarak görmediğini anlatır (2020, s. 131). Japon kültüründe ismin temizlenmesinin cinayete ya da intihara (harakiri) kadar vardığını, hatta harakiri yapanın acısını belirterek inlemesinin bile şerefsizlik anlamına geldiğini nakleder.

Arlanma üzerine kurulan Türk kültüründe namus ve şeref, yoğun arlanmanın yanı sıra, bunların kaybına dair bir korku ve sorumlu olduğu namusu ve şerefi koruyamamaya bağlı da bir suçluluk duygusu doğurur. Şeref için işlenen suç ise suçluluk duygusu yaratmaz; bu kültürün en önemli özelliği, şerefi korumak adına oluşan şiddetin suç olarak görülmemesidir. Adı kirlenen samurayın işlediği cinayet suç değildir, ya da düelloda birini öldürmeye hoşgörü, hatta saygı vardır. Bu anlayış suç kültürünün ve bilincinin oluşmasını engelliyor. Mesela namus için bacısını öldüren kişi şerefli bir davranış göstermiş olarak kabul edilip yüceltiliyor ve bu durumdan ötürü bir suçluluk duygusu yaşamıyor. Bu, onun bir kardeş katili olduğu gerçeğini geri plana itiyor.

Bu durum toplumsal çerçevede başka ciddi sorunları da birlikte getiriyor: Ermeni soykırımı (“Bizi sırtımızdan vurmaya kalktılar!”), solculara yapılan zulümler (“Komünizm getireceklerdi!”), Maraş katliamı (“Dinimiz elden gidecekti!”), binlerce Kürt’ün cesedi (“Terörist bebek katilleri!”), Madımak alevleri (“Dinimize saldırdılar!”), Gezi Parkı (“Başörtülü bacımıza saldırdılar!”, “Camide bira içtiler!”), ekmek almaya giden çocuk (“Çocuk değil terörist, öldürülecek yaşta!”), barışı savunan binlerce akademisyene zulüm (“Vatanı bölecekler!”), eski suç ortakları olan binlerce insana hapishane ve sürgün (“FETÖ teröristleri!”)... Suç bilinci oluşturamayan bir toplum... Utanma da olmayınca hiçbir ahlaki, hukuki ve insani değer kalmıyor. Namus kolektif bir konsept aynı zamanda: ailenin namusu/şerefi, şehrin/mahallenin namusu, milletin namusu. Ülkelerin bile namusları/şerefleri var. En şiddetli öfkeyle narsistik incinmelere gösterilen tepkilerde karşılaşırız. Kolektif namusun kirletildiği varsayımı şiddetli bir öfkeyi açığa çıkarabiliyor. Bazı toplumsal travmalarda, kolektif failliğin ortaya çıktığı durumlarda kolektif narsistik incinmenin önemli bir rol oynadığını görürüz.

ŞEREFİN YERİNE İNSAN ONURU

Benedict (2020), Rönesans’la birlikte Avrupa’da, özellikle de İtalya ve İspanya’da şerefin önemsenmeye başlandığını ve bu geleneğin düelloda sürdüğünü anlatır. Japon kültürü şeref konusunda daha katıdır. Bugün Batı toplumlarında şerefi korumak adına düello geleneği yoktur. Avrupa’da şeref genelde aristokratlarla ilişkilendirilir ve bir insan doğuştan edinir, şeref için bir çaba göstermesi gerekmez (Çakıl, 2017, s. 159). Şerefin Almanya’daki tarihini inceleyen Filin ise her toplumsal grubun bir şerefinin olduğundan, bunu korumaya grup elemanlarının özen gösterdiğinden söz eder (2019, s. 101).

Önceleri soylu bir ailenin normal halktan daha soylu olduğu kabul edilirken, Avrupa’daki Aydınlanma'nın sonucunda şeref bireyselleştirilmiş ve şerefin yerini “insan onuru” almıştır ve her insanda olduğu kabul edilmiştir. Böylece şeref üzerinden oluşturulan ayrım ve hiyerarşi ortadan kalkmıştır. Onur üzerinden bir eşitlenme söz konusudur, çünkü her insanın bir onuru vardır. Bir insanın onuru diğer insanınkinden üstün değildir; bu onurun dokunulmazlığı vardır. Bunun anlamı şu: bırakın terörist diye suçlananları, hiçbirimizim onuru bir teröristten, bir caniden daha değerli değildir. Bu kontekstte bir caniyle benim aramdaki fark canilik ve faillik konusundadır, onur meselesinde değil. Bir caninin de onurunun olması ve bu onuru hepimizin korumaya özen göstermesi caniyi sempatik yapmaz, onu cani ve suçlu olmaktan çıkarmaz. Erdoğan’ın ve Soylu’nun onuru, “terörist” dediklerininkinden fazla değildir!

Arnavut kültüründe şerefi inceleyen Burkhard, şeref ve namus tasarımının devlet örgütlenmesinin dışında, geleneksel ahlakla ilişkilenen bir hukuk sisteminin de olduğundan söz eder (2006, s. 198). Bu bize de tanıdık gelir. Adı bir cinayete karışan İbrahim Tatlıses’in karşı tarafa “kan parası” ödediği ve düzenlenen barışma yemeğine yörenin üst düzey devlet temsilcilerinin katıldığı basına yansımıştı. Bir yandan devlet kendi hukukunu işletip suçu üsteleneni tutuklarken, geleneksel hukuki yapı ise kan parası ve barışma yemeği düzenliyordu. Devlet bu duruma anlayış gösteriyor, hatta bu paralel hukuka destek veriyordu.

Türk ve Gürcü namus/şeref tasarımlarını inceleyen etnolog Elke Kamm (2009), Gürcü kadının güzellik, incelik ve sabrın simgesi olduğunu ve kültürün bu bağlamda ana taşıyıcısı ve gelecek kuşağa aktarıcısı olduğunu söyler, bu özelliklerin şeref tasarımına eklemlendiğine ve kadına takdir kazandırdığına dikkat çeker. Çalışma ve beceriyi şerefle ilişkilendirir. Gürcü toplumunda şerefin bir sosyal kontrol aracı olduğunun ve grup bireylerinin aralarındaki ilişkiyi düzenlediğinin altını çizer. Adalet ve şerefin iç içe olduğunu, adaletsizliğin şerefsizlik olarak değerlendirildiğini söyler. Bu anlamda şerefi korumak ve şerefin yeniden tahsisi adaletin uygulanması anlamı taşıdığından, şerefin korunmasına ilişkin oluşan şiddet suçlulukla ilişkilendirilmez. Şerefsizlik yapan, sınır ihlali yapan birinin cezalandırılması adaletin sağlanması demektir hatta.

KİMİN BEDENİ, KİMİN KARARI?

Burada öncelikle, bir çocuğun bedeninin kime ait olduğu sorusu önemlidir. Çocuğun bedenine ilişkin kararları anne-babalar verir: Çocuğun neyi giyeceğini ve saçlarının nasıl olacağını belirlemek, kız çocuğunun kulaklarına delik açtırarak onu kadın ve heteroseksüel olmaya yönlendirmek, erkek çocuğunu sünnet ettirerek vücuduna dini ve heteroseksüel erkekliği kazımak gibi. Anne-baba bu kararları verirken, içinde yaşadıkları kültürün ve sosyal çevrenin tutumunu göz önünde bulundurur. Bu bağlamda çocuğun bedeni kolektif bir bedendir ve kültürün izlerini taşır.

Öğrenme çocuğun anne-babası ve yakınlarıyla özdeşleşmesi, onlara öykünmesi ve onları taklit etmesiyle gerçekleşir. Üç yüz yıl ya da seksen yıl önce herhangi bir kasabada bir anne-baba çocuğuna “gel sana kültürümüzü öğretelim" demiyordu; kültür yaşamın içinde öğrenilen bir şeydi. Dini, çocuklara küçük yaşta beynini yıkamadan öğretmek imkânsızdır. Bu bağlamda anne-baba çocuğun beynine de hükmetmeye kalkışıyor. İbrahimî tanrı anlatılarına göre Tanrı her şeyi biliyor, hatta fantezilerimizi bile! “Kötü” fantezilerimizin olmasının günah olmasının anlatımı üzerinden anne-baba çocuğu korkutarak kendi fantezilerini denetlemesini sağlıyor, böylece çocukların iç dünyasını, beynini de denetliyor, sahip oluyorlar. Çocuğun iç dünyasına bu kadar girmek de bir tacizdir. Bu kültürel kontekste yetişen çocuklar büyüdüklerinde kendi çocuklarını ve eşlerini objeleştirerek, kendi malı sayabiliyor. Çoğu kez çocuklarının ve eşlerinin iç dünyasını, fantezisini istila edebiliyorlar. Sadece eşi denetlemek değil iç dünyasını da rehin almak... Yani tahakküm en doğal duruma dönüşebiliyor.

ANNE-BABALARIN HAKLARI CİDDİ TARTIŞMA KONUSUDUR

Aslında yakından bakıldığında anne ve babanın çocuk yetiştirirken olması gerektiğinden fazla hakka sahip olduğunu, bu hakları da çocuğun gereksinimlerinden değil, kendi arzularından yola çıkarak belirlediklerini tespit ederiz. Yani anne ve baba çocuğu kendi fotokopileri ya da arka tekerlekleri yapmak eğilimindedirler; çocuğun kendileri dışında bir kişiliği olduğu, onun bir birey ve özne olduğu gerçeğinin yok sayıldığını görürüz. Bu bağlamda “Ağaç yaşken eğilir” söyleminde çocuk bir özne değil bir objedir. “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Dayak cennetten çıkmıştır” gibi sözler çocuğun kişiliğine, iradesine, bedenine ve beynine saldırıdır. Bu tür bir tutumu geliştiren kültür, toplumun ve ailenin yarattığı şiddeti olumlar. Anne-baba suçludur, faildir ve bu tür söylemler failin suçunun gizlenmesine ve failin yüceltilmesine hizmet eder. Faili yüceltmeyi gelenekleştiren böyle bir toplumda fail ya da suçlu olan tarihsel figürlerin yüceltilmesine, adlarının sokaklara, caddelere, köprülere ve havalimanlarına verilmesine şaşırmamak gerekir... Anne ve babanın bu haklarının sınırlandırılması ciddi anlamda tartışmaya açık bir konu…

Yetişkin olmak, anne-babaya emanetmiş gibi olan vücudu onlardan geri almaktır; yetişkin biri kendi bedeniyle ilgili kararları kendi verebilir. Yetişkinlikte erkek çocuklar bedenlerini ebeveynlerinden geri alabilirler; fakat kadının bedeni asla ona ait değildir! O, aileye, babaya ve kocaya aittir. Kadının bedeni öyle kolektifleştirilir ki, kadın onu ancak çok sınırlı bir ölçüde bireyselleştirebilir. Kadın bedenleri çok değerli olarak kabul edilir ve öyle muamele edilir. Bu muamele, bir kadın karşılığında ancak vücudundan vazgeçtiği sürece narsistik şekilde ödüllendirilir.

Kız evleninceye kadar baba, kızının vücudundan sorumludur. Kızının evlilik öncesinde cinsel ilişkiye girmeden kocasına verilmesini sağlamak, babanın babalık vazifesidir. Baba bunu yapabildiği sürece namusunu korumuş ve kendisinin ve ailesinin şerefli olmasını sağlamış olacaktır. Düğün ritüeli, bir kadının vücudunun başka bir erkeğe teslim edilmesini sembolize eder. Düğün el değiştirme, emaneti ötekine verme ritüelidir. Düğünde kızın beline, bekaretinin bir işareti olarak kırmızı (kan rengi) bir kurdele bağlanır.

Düğün, radikal bir dönüşümün gerçekleştirilebileceğine inanılan bir ritüeldir. Çocuklar genelde anne-baba arasında yaşanan cinselliğe dair yakınlaşmalara tanık olmazlar. Çocuk açısından anne ve baba, aseksüel kişilerdir. Cinsellik de namus koruma bağlamında bir kötülük, hatta bir kirlilik olarak öğrenilir. İşte bu kötülük ve kirlilik düğün gecesinde radikal bir dönüşüm geçirerek pozitife dönüştürülmeye çalışılır; imkânsız olan gerçekleşmiş gibi kabul edilir.

Cinsellik bir tabudur, gizlidir, sırdır. Düğün ritüelinde her şey bir anda tüm insanlara görünür kılınır ama aynı zamanda görünürlük sembollerle kurulduğu için gizli tutulur. Düğün gecesi aynı zamanda cinsel birleşme gecesidir; böylece tüm sır ortadan kalkar. Düğün bu açıdan bir çelişkiye işaret eder: Herkesten gizlenen, tabulaştırılan cinsellik sembolik olarak herkese gösterilir. Düğün ve gerdeğe girme ritüeli teşhirci ve röntgenci öğeler içerir: Tüm konuklar çiftin ne zaman bir araya geleceğini bilmektedir, gelinin beline bağlanan kırmızı kurdele gelinin vajinasına ve mahrem yaşamına dair jinekolojik bilgiler içermektedir. Kadının bekareti, adamın kanlı çarşafları göstermesiyle alenen kanıtlanmalıdır (Strasser, 1995). Bir gruba (düğün konuklarına) en mahrem olanın, tabunun sergilenmesi ritüelidir bu. Yeryüzünde o gece kim kiminle cinsel ilişki yaşayacak bilemeyiz, ama gelin ve damadın ne yapacakları bir giz değildir. Bu durum, dolaylı olarak, kızını cinsellikten koruyan ailenin namusunu kamuya açık hale getirir. Düğün konukları, gelinin damada teslim edildiğine tanık olurlar. Kadının bedeni ve daha çok namus, böylece damada ve ailesine emanet edilir.

GERDEK VE CİNSELLİK

Düğün gecesinde “Yalnız kaldıklarında damat gelinin peçesini, saçlarını açar (...) Adam kızın bekaretini bozarsa (...) onun temelli karısı olur" (Strasser, 1995, s. 124). Örtünmek ve örtünme zorunluluğu erotizme ek olarak, bir kadının saçına başka bir anlam daha yükler; saç cinselleştirilir ve çok mahrem bir şeydir. Kamusal alana açık saçlarla çıkmak, bu bağlamda çok teşhirci ve utanç verici olmak demektir. Kadının çıplak olduğunu hissettirir. Ayrıca saç, “vücudun sürekli büyüyen bir parçası olarak yaşamın bir tezahürüdür, içten dışa nüfuz eden bir şeyi gösterir, bedeni güçlü bir mahremiyet içinde temsil eder. Teninkini çok aşan bir mahremiyet. Saç, insanın bütününü simgelemektedir” (Grassberger ve Pakesch, 2020, s. 154). Schnede’ye göre saç, “canlı vücutta güzellik ve erotik çekicilik” anlamına gelir, ancak vücuttan “insan atığı” olarak ayrılır. Saç “insan varoluşunun Eros ve Thanatos arasındaki, yaşam ve ölüm arasındaki aralığını” simgelemektedir (Grassberger & Pakesch, s. 154). Saç Türk kültüründe sadece kıl değildir. Dinsel anlamlar dışında da erotize edilir. Türkü ve şiirlerde saç aşkla ilişkilidir. Fotoğraf kültürü öncesinde sevgilinin saçı, anımsama objesi olarak gizlenerek, zulada saklanır. Yani saklanan saç yârin cemalini anımsatır ve kutsalmış gibi özenle muhafaza edilir. Bu durumda düğün gecesindeki anlam da açıktır: “Saç üzerindeki kontrol, kadın üzerinde kontrol anlamına gelir ve bekaretin bozulmasından önce peçenin ve saçın açılması yoluyla temsil edilir” (Strasser, 1995, s. 124).

Gerdek ve cinsellik, sembolik olarak kadının sahibi olma ritüelidir. Bu konsept, içinde kadının cinsel obje olması tasarımını taşır. Evlilik, kadına sahip olma ve kadınlık görevi olarak adlandırılan şeyler, cinsel tacize evlilik üzerinden bir izin de içerir. Evlilik, bazı durumlarda tacizin yapılması ama bunun taciz olarak tanımlanmaması anlamına da gelir. Gerdek birleşme anı değil, aynı zamanda nüfuz etme ya da yok etme anıdır. Burada sembolik bir namus transferi gerçekleşir. Agresif penetrasyon (kızlık zarını bozmak) yoluyla bedenin sahiplenilmesi işaretlenir veya kadın bedeni üzerine işlenir. Bu andan itibaren kadın kocasının namusundan sorumludur, kocasının ailesi de onun bedenini kontrol etmekten.

Devam edecek.


Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi