Politik bir araç olarak değersizleştirme ve aşağılama

İnsan ilişkilerinde de güçlü olan aşağılamayı politik araç olarak kullanıyor. Birine yasak koymak güçlünün kim olduğunun gösterilmesidir, yani yasak koyan ve yasağa uyan ilişkisi bir iktidar ilişkisidir.

Biz birini eleştirirken, bir yanlışı vurgularken bile aşağılamayı, değersizleştirmeyi kullanırız. Bu aşağılama, değersizleştirme, küçük düşürme muhatabı olan insanda yoğun arlanma duygusu yaratır. Böylece bu duygu üzerinden içselleştirilir. Utanma her anımsandığında bazen aşağılanmanın yaşandığı andaki kadar yoğunlukta tekrar tekrar yaşanır. Arlanma ve bunun yoğunluğu içimizde büyük bir öfkenin oluşmasına yol açar. Beraberinde intikam duyguları yaratır. Bu öfkenin ve bu öfkeyi yaratan arlanmadan kurtulmanın en dolaysız yolu intikam almak ve böylece arlanmayı, öfkeyi dışa vurmak/atmak/boşaltmak olur.

Herhangi dersten zayıf not alan çocuğa ‘tembel’ ya da ‘yeterince çaba göstermemiş’ (kötü not almanın nedenini tespit) olduğunu anlatmakla yetinmez, ayrıca ‘eşek kafalı’ (aşağılama/küçük düşürme) da ilave ederiz. Yani yaptığımız hatayı bulmak, hatanın kaynaklandığı dinamikleri belirlemek, onu düzeltmekten çok, birini aşağılamak hataları düzeltme metodumuzdur. Kolektif kültürde aşağılamak da kolektif hale getirilir: eşek (sözlü şiddet/hakaret ettiğiniz insanın insanlıktan çıkarma, negatif özellikler yüklenen bir hayvana dönüştürme). Sonra dozajı artırma: eşşoğlu eşşek/eşek sıpası...

Baba, çocuğun saydığı/kutsadığı bir objedir ve babaya da bir saldırı vardır. Bu türden aşağılamalara başvuranların tümü hayatlarının belirli dönemlerinde benzer davranışları yaşamıştır ve burada fail olurken aynı zamanda geçmişte yaşadığı mağduriyeti o an mağdur ettiği insana yükleyerek kurtulmak ister. İşte bu nedenle fail geleneği ve zulmün sürdürülmesi kültürü oluşturulur.

Ayrıca kültürde aile bir birim olduğu için o birimi korumak ve kollamak tüm aile elemanlarının görevidir. Biri bana ve babama, anneme saldırırsa/hakaret ederse benim görevim bu saldırıya karşı koymak ve korumak benim görevim. Bu tür söylem aile dışından geldiğinde benim aileyi koruma/savunma refleksim devreye girer. Ama ders örneğinde bana bunları söyleyen annem/babam ise işte bu arlanma duygusu ve öfkeye neden olur. Bu öfke baba/anne kutsal ve dokunulmazlıkları olduğundan ‘ötekine’ yansıtılır. Ya da başka kontekste aşağılanmayla karşılaştığımda bu öfke dışa vurulur.

Bazen sıradan bir tartışmada ortaya çıkan aşırı öfke ve şiddet bu yüzdendir (ya da daha önceden anne/baba ilişkisinde oluşan intikam duygularını bir yabancıya kanalize ederiz). Annesinin yanında boynu bükük oturan erkeklerin eşlerine uyguladıkları aşırı şiddetin kaynağı da ya da terk edildiklerinde erkeklerin uyguladığı şiddet/intikam da bu çerçevede düşünülebilir. Kadınların intikam alma biçimleri daha dolaylı ve çoğu kez pasif agresif biçimdedir.

Aşağılamada bir insanı psikolojik olarak kirletmek, tiksinti yaratmak amaçlanır. Bunun için bizim toplumda daha çok anal ve genital küfürler yaygındır. Çoğumuz klozetten çok ötekinin ağzını kullanırız. Anal küfürler/kirletme denemeleri (sıçarım, ağzına sıçarım, bok, sikerim gibi) sıkça duyduğumuz küfürlerdir. Bu küfürler genelde bireyi amaçlar. Genital küfürler hem kişiyi hem de kolektife yöneliktir genelde. Küfürler kişiye yöneliktir ve derece derece yoğunlaştırılır/kolektifleştirilir (ananı/sülaleni). Aile, kutsal (anne), ait olduğu grup (Alevi/Kürt/Çorumlu/Tokatlı/Fenerli) gibi kişinin kendini ait hissettiği gruplara da küfür ederek kültürel kontekslere de saldırmak anlamına gelir bu.

AŞAĞILANMANIN SONUCU

Heinrich Böll’ün bir kadının bulvar gazetecilerince sansasyon yaratmak amacıyla aşağılanmasını anlattığı Die verlorene Ehre der Katharine Bluhm [Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru] adlı bir kitabı vardır. Bu kitapta bir kadının korkunç bir sona nasıl sürüklendiğini anlatır. Böll basında aşağılamanın bir yöntem haline nasıl getirildiğini ve bunun aslında rakipleri psikolojik olarak yok etmek için bir politika olduğunu anlatır. Ute Frevert yaptığı kapsamlı çalışmayı “Aşağılanma Politikası[1] olarak adlandırır.

Bununla kastedilen nedir? Aşağılamak bir güç kullanım aracı ve iktidarlar tarafından kullanılıyor. İnsan ilişkilerinde de güçlü olan aşağılamayı politik araç olarak kullanıyor. Birine yasak koymak güçlünün kim olduğunun gösterilmesidir, yani yasak koyan ve yasağa uyan ilişkisi bir iktidar ilişkisidir. Yasağa uymak otoriteyi kabul etmek, en azından öyle görünmektir. Uymak çoğu kez itaat ve boyun eğmek gibi de algılanır ve insanda bu yasağı çiğneme isteği uyandırır. Yasağa uymak her durumda aşağılanma duygusu yaratmaz. Çünkü insanlar bu itaati rasyonelleştirirler ve normalleştirerek (herkese yasak, herkes uyuyor, yasak bizi koruma amaçlı gibi) incinmeden kaçınılır.

Yasağa uyulmadığında verilen ceza mantıklı bir sonuç gibi kabul görür genelde. Yasağı koyan ve yasağa uyulmasını sağlayan/denetleyen güç yasağa uymama cezası verirken çoğu kez boyun eğdirmeyi teşhir ederek sağlar. Böylece aşağılamak yasağa uyanlara (halka) gözdağı vermeyi ve uymayanı da cezalandırmayı amaçlar. Suç üstü tutuklananlara sadece kelepçe vurulmak yerine yere yatırmak, kafasına bastırmak (gücü fiziksel olarak çok belirgin hissettirmek ve sembolik olarak baş eğdirmek=ve böylece sadece tutuklamak değil boyun eğdirmek) kısacası gücü sahnelemeyi ve suçluyu teşhir etmeyi amaçlar. Böylece güç dengesi yeniden eski haline getirilir, burada insan tutuklanmaz sadece, aynı zamanda teslim alınır (teslim olma sembolik olarak da eller yukarı kaldırarak teslim olduğunu direnme organlarını=ellerini kullanmayacağını göstermektir). Teslim olmak zaten bırakmak, direnmekten vazgeçmektir (teslim olanları dizlerinin üzerine çöktürürler=diz çöktürmek ve iktidarı temsil edenlerin önünde diz çöktürmek, güç asimetrisini sahnelemek, teatralleştirmek).

Oysa bazen insan teslim olmak yerine direnmeyi sürdürür, hem de ölene kadar. Burada yasağa uymayanın iki kez cezalandırılması vardır, tutuklamak/hapse atmak ve ayrıca kamusal alanda o insanı aşağılamak. İşte bu aşağılanma dinamiği bazen hesap edilemeyecek bir gücü de ortaya çıkarır. Devrimler, isyanlar çoğu kez bu tür birikmiş enerjinin açığa çıkmasıyla oluşur.

Müslüman toplumlarda ise terbiye, saygı, onur, itaat, psikolojik ve toplumsal yapıların oluşmasını sağlıyor. “Günümüz toplumları arlanmayı ve aşağılamayı sosyal ve politik iktidar tekniği olarak kullanıyor.”[2] Böylesine cezalandırılan biri grupta cezalandırılma korkusu yaratıyor ve yasağa uyma eğilimini güçlendiriyor. Daha sonra grup otoritenin aykırı saydığı kişileri kendisi dışlıyor. Aşağılama politikası gücü stabilize etme ve gücü dayatma yöntemi oluyor. Yasağa uymamanın cezası bir normalleşme yaratırken aşağılama psikolojik incinmeden ötürü izler bırakıyor, normalleşmeyi imkânsızlaştırıyor.

İtaat edenler, boyun eğenler savunma mekanizmalarıyla iç sıkıntılarını azaltmayı deniyorlar. Burada boyun eğmek ötekinin gücünü ve kendi güçsüzlüğünü kabul etmek demek. İnsanın burada kendi kendisini hayal kırıklığına uğratması, narsistik incinmesi var. İnsanın ideal ben’iyle (güçlü olmak, kimseye boyun eğmemek, eyvallah etmemek) reel durum (itaat) arasındaki uçurum insanın kendisine dair bir hayal kırıklığı yaşaması anlamına da geliyor.

Savunma mekanizmaları, bu yaşananı kimsenin görmemesi, insanın bu durumla baş etmesini kolaylaştırabiliyor ama bu kamusal alanda sergilenen bir aşağılamaysa ve teşhir ediliyorsa, inkâr etme ve bastırmak güçleştiğinden intikam alınana kadar bu yara kanamaya devam ediyor.

İslam kültürlerinde utandırma ve aşağılama en önemli güç gösterisine dönüşüyor. Birçok ceza hâlâ kamusal alanlarda teşhir edilerek uygulanıyor. Kamusal alanlarda kırbaç cezaları, recm cezası, kamusal alanlardaki giyim, kuşam ve davranışın kontrol edilmesi... Bu aynı zamanda yatay ve dikey arlanmanın, aşağılanmanın, aşağılamanın her gün deneyimlendiği bir toplum anlamına geliyor.

İnanç burada devreye giriyor ve inanç bu yaralara sürülen narsistik tedavi gibi. Güç sahipleri bu aşağılamayı sosyal medyada ve televizyonlarda eğlence aracına dönüştürdüler oysa... Bazı programların formatları ‘utandıran davranışları’ (mesela aldatmaların televizyonlarda itiraf edilmesi, yüzleşmeler, suç üstüler... ya da ses ya da moda yarışmalarında insanların utanma sınırlarını isteyerek ve gönüllü zorlamaları, jürilerin bazı katılımcıları aşağılaması üzerine oluşturulan talk show vb) utanmadan, çekinmeden sergilemeler üzerine kurulu. Politik sahnede insanların birbirine kaset şantajları, kamusal aşağılama tehditlerini biliyoruz.

Sosyal medya aşağılama, teşhir etme turnuvalarının düzenlendiği arenalar gibi. Bazı gladyatörler kendilerini aşağılamaktan haz alıyorlar. Rezil olma korkusu, rezil olma temel hazza evrilmiş durumda. Bu durum bir kaos yaratıyor ve bu kaos psikolojik bir kaosa da dönüşüyor.

Her insan aşağılayabiliyor ve aşağılanabiliyor. Bu kimi insanda paranoyak korkulara da neden oluyor. Güven duygusu tehdit altında sürekli. Önceden yaşananlar belgesiz olduğunda unutulmaya/unutturmaya daha uygundu. Şimdi fotoğraflar, yazılar. Aşağılanma internet hafızasına kayıtlı, yani sonsuza kadar orada kalabiliyor. Sosyal medyada insanların sahte isimlerle dolaşması öfkelerin daha rahat dışarı vurulmasına olanak veriyor. İşte bu öfkenin rahatça ve anonim dışa vurulması bu öfkenin alıcı olanını mağdur yapıyor. Bunun bir başka anlamı da herkesin mağdur ve fail olması ve toplumun bu insanlardan oluşması. İşte bu kaos eskiye özlemi de artırıyor: her şeyin sahibi, gören, cezalandıran ve bir düzenin olmasını garanti eden merhametli tanrı... Kaosa alternatif olarak katı ve denetleyici dinsel konsept. İslam burada kontrollü ve düzenli ama çok dar alana hapsedilmiş bir yaşam gibi çekici oluyor.

TANIDIK TRAVMALARDAN KAÇIŞ YOLLARI

Travmada asimetrik güç dağılımı vardır; biri sonsuz fiziksel ya da manen güç sahibiyken diğeri (ya da diğer grup) çaresizlik ve çıkmaz içerisindedir. Her insanın yaşamında travmaya dönüşmese de travmatik olan anlar vardır. Yani travmatik mağdur olma halini her insan tanır. Birilerinin travmasını gördüğümüzde bizde depreşen duygu mağdur olmama isteğidir ve bu istek bizi ya fail olmaya iter ya da failin yanında konumlanmaya veya izleyici olmaya yöneltir. Travmanın tanığı olduğumuzda kendi yaşadığımız travmatik anlar ve bu anlara bağlı olan tahammül edilemez negatif duygularımız depreşir. Kendi travmatik anının kabul edilme çabası mağduriyet rekabetine ve acı yarıştırmaya dönüşebiliyor.

Bazı kişilerdeki mağdur olmaya yatkınlık hali, mağduriyet rolü ve statüsüne yatkınlığa da yol açabiliyor. Bu ‘öğrenilmiş bir çaresizlik’ şeklinde de kendini gösterebiliyor. Bu anın depreşmesi, durumun tanıdık olması ve o duygu durumlarına yakınlık empatiye dönüşebilir ya da insanlar depreşen duygu selinden ötürü korkarak failin yanında yer alabilirler. Bu anda mağdura karşı takınılan sadistçe tutumun bilinç ötesinde bazen travma anının negatif duygularını mağdura projekte ederek rahatlama ve travmayı aşma isteği de olabiliyor.

Mağdurun mağduriyetini inkâr etmenin mağdurda yarattığı başka bir sorun vardır: Yaşadıklarının bir kuruntu olduğunu sanması, yani psikotik bir durum ve ruh hali. Farz edelim ben bir Ermeni’yim ve bana çocukluğumda ailemin ve diğer yakınlarımın yaşadıklarıyla ilgili hikâyeler anlatılıyor. Bu benim psikolojik gerçekliğim ve yaşamımın bir parçası, dolayısıyla benim tarihim oluyor. Sonra benim dışımda herkes bu hikâyenin yanlış olduğunu anlatıyor. Bu durum benim tüm kişilik verilerimin yanlı ve yalan olduğu sorununu doğurur. İşte insanın kendisini ve ‘biz’ini böyle bir radikallikte yaşaması psikotik bir durumdur. Psikoz da zaten benim kendimi başka biri olarak algılamamla başlamıyor mu? Mağduriyetin reddi başka ve yeni bir travmadır. Travmanın tartışılabilirliği ve reddi onları normalleştirdiği için yeni travmaların önünü de açıyor: Yaptığın yanına kâr kalıyorsa tekrarının hiçbir sakıncası da yok...

Failler (baba, öğretmen, devlet, fail topluluk) fail olduklarını inkâr ettikleri süreçte garip bir psikodinamik gelişir. Karşılaştığımız sıradan bir sahnede kendimizi yoğun bir duygulanımlar yumağında buluruz. Sıradan bir film sahnesi ya da internette gördüğümüz bir haber bizi gözyaşlarına boğabilir. Bu hal bazen empati belirtisi olsa da bazen de fail psikodinamiğiyle ilişkilidir: Uzaktaki, bizi bütünüyle içine çekmeyecek, kontrolü kaybetmeyeceğimiz, ama failliğimizi inkârdan ötürü içimizde bir baraj gibi oluşan ve suç, suçluluk, arlanma ve korkunun bir barajın kontrollü bırakılan suları gibi bu duyguların dışarı bırakılması olarak düşünebiliriz.

Somut örnek: Filistin’deki çocuklara ağlayanların Berkin Elvan’a küfür etmeleri gibi. (Kuşkusuz Filistin’de yaşanan acılara duyarlı olmak çok insani ve olumlu bir şeydir; benim burada anlattığım, empati gibi görünen ama ‘öteki’den çok kendi kişinin psikolojik dengesinden kaynaklı duygulanma hali.) Öyle ki uzaktakilerin acılarını yüceltmek, yüz yüze olduğumuz acıları inkâr etmek ve onlardan kaçmak anlamına da gelir çünkü.

BİZ HEP İYİYİZ, ÖTEKİ HEP KÖTÜ

Grupların kendilerini arı, temiz ve sadece ‘iyi’ gösterme eğilimleri vardır. Bizim aile, bizim köy, bizim kasaba ‘iyi’dir ve kötü öteki, başkasıdır. Sivaslılar Yiğido, Elazığlılar Gakkoş, Erzurumlular Dadaş’tır. Bu da yiğitlik, dürüstlük ve mertlik demektir. Çorum’dan zaten kötü adam çıkmaz. Her kentte mahkeme, cezaevi, polis varken ve bu kurumların görevi ‘kötüyü’ kontrol etmekken, sözüm ona Çorum’dan hırsız, katil, haydut çıkmaz. Şayet kazara Tokat’tan bir kötü çıkmışsa o da ‘kime çekmiş ya da benzemiştir’ ki?! Ortada kesin bir yanlış vardır.

Aynı tutumu daha geniş alanda, ulusal ve dinsel kimliklerde de gözleriz. Osmanlıların, adeta Deli İbrahimler hiç olmamış gibi, sadece Fatih’i vardır; benim dinim de ötekilerden üstündür! İşte bu arı ve iyi grup kurgulanırken ‘kötü’ ya inkâr edilir, görmezden gelinir ya da ‘öteki’nin üzerine atılır. Ayrıca kendi iyilerine vurgu yaparak kendilerini yüceltmek için de yalan ve iftira üzerinden ötekini aşağılamaya çalışırlar. Sünniler ahlaklıdır, Kızılbaşlar ya da komünistlerde ahlak yoktur. Öteki adi, zayıf ve vicdansızdır. İyi olan ‘ben’imdir, ‘biz’izdir.

Bu iyinin bir de geçmişi vardır ve tarihte de hep iyi, güçlü, saf ve arıdır. Tarihte de benim inancım, dinim ve ırkım hep iyidir. İyi ve güzelin benim kolektif kimliklerimdeki tarihi de öyledir... Tarihte kazara kimliğime ait kötülük ya da zayıflık varsa bu da ‘iyi’yle gerekçelendirilir. Biz tarihte hiç yenilmemişizdir. Bazen yenilmişsek bile düşman hile yapmıştır.

Tarih biraz uzak belki de, o yüzden güncel bir örnek vereyim: Futbol takip edenler bilir; iyi oynarız ama hakem adilik eder, aslanlar gibi savaşırız ama şanssız gol yeriz vs. Her ülke her sene bir şampiyon çıkarır; Türkiye’de ise herkesin üzerinde mutabık olduğu bir şampiyona rastlamadım henüz. Şampiyon var, gönüllerin şampiyonu var, haksızlığa uğradığı için şampiyonluğu gasp edilen asıl şampiyon var, Anadolu’nun şampiyonu var vs. Yani birçok takım ‘yenildik, kaybettik’ demiyor, diyemiyor...

Bu anlatının problemi, yenilgileri kabul etmeme, kaybetmenin incinmesinden kaçma ve böylece olgunlaşmama, kendini yenilememe ve geliştirmeme üzerine kurulu olmasıdır. Bu da kolektif kimlik üzerinden narsistik incinmeyi beraberinde getiriyor; dolayısıyla bu incinmeyle baş edebilmeyi ve böylece olgunlaşmayı engelliyor. Bunun sonucunda ise olgun ve dingin bir kimlik elde edilemiyor.

Öteki beni yenmemişse ya da hile yapmamışsa takdiri de hak etmiyordur. Ötekini takdir etmek, gücünü kabul etmek bizi olgunlaştırabilecekken, paranoyak bir tutum içinde ötekinin olumlusunu inkâr etme derdindeyiz. Bu nedenledir ki hâlâ biyolojik ırkçılık ya da kültürel ırkçılık kişiliğimizin bir parçası haline gelmiş durumda. Onun için ‘Türk olmak’ biraz faşist ve ırkçı olmayı da içeriyor. Son yıllarda Suriyeliler özelinde diğer bütün göçmenler, sığınmacılar, yabancı çalışanlar hakkında düşündüklerimiz ve söylediklerimiz ırkçılık manzumesi gibi...

Kolektif ‘seçkin iyi’ kimliğinin doğruluğuna vurgu mağdura medyatik iyilik yapmak biçiminde de olabiliyor. “Biz Karadeniz’e, Diyarbakır’a yaptığımız yatırımın yarısını yaptık” söyleminin ardında mağdurların mağduriyeti örtülerek onlar açgözlü, obur, iyilik bilmez ve nankör konumuna sokulup yeniden mağdur edilirler. Aynı zamanda ‘öteki’nin kötülüğünün ve ‘biz’in iyiliğinin altı çizilir. “Bu nankör Ermeniler İstanbul’un ortasında bey gibi yaşıyorlar”dır örneğin!

Bu söylemde failin kendini ahlaki anlamda üstte görme ve gösterme çabası bulunur. Fail kimliğinin kendini mağdur kimliğinin arkasına gizleme çabası suçu inkâr etmenin en etkili yoludur. Mağdurların acı dolu çığlıklarına gösterilen agresif, öfkeli tepkinin ardında ‘temiz ve masum toplum olma’ fantezisinin yok olacağı ya da ortadan kaldırılacağı korkusu görülebilir.

KOLEKTİF NARSİSİZM

Biraz sosyoloji, biraz etnoloji bilenler ‘masum, temiz, arı’ versus ‘suçlu, kirli, karışık’ kültürler olmadığını bilir. Ait olduğunuz grupları sadece pozitif görmek ve öyle tanımlamak çocukça bir tutumdur. Çocuklar anne-babalarını temiz, güzel ve güçlü sanır. Bir dönem sonra ebeveynler çocuğu düş kırıklığına uğratır ve narsistik bir incinme olur.

Çocuk iyi, temiz, güçlü ve yüce arayışında mitolojik figürlerle bu yitiğin yerini doldurmaya çalışır. Bazen bu figürler abartılı tarihsel kişiler ve mitleştirilmiş figürler olur, Jeanne d’Arc, Süpermen, Malkoçoğlu ve Battal Gazi gibi; bazen dinsel figürler olur, Muhammed, Buda, İsa ve Ali gibi. Sadece ve sadece pozitif kişilik özellikleriyle anlatılan bu kişiler ya da figürler anne-baba yüceltisinin yerini alır.

Tanrı bu bağlamda hiçbir zaman ulaşılamayan, sorgulanamayan, görülemeyen, deneyimlenemeyen bir figür olarak, en ideal olarak da kalıcı ve yıpratılamaz bir figür olarak çocuğa sunulur. Böylece çocuğun düş kırıklığı bu gibi figürlerle onarılır. Aynı zamanda ait olduğumuz gruplar da soyut bir biçimde bu oyuna/kurguya dahil edilirler.

Türkler, Kürtler ya da Müslümanlar ideal gruplardır; bu gruplara ait olmak üzerinden kolektif narsisizmle de çocuk beslenir. Müslüman, Türk ya da Kürt olmak gurur vericidir ve siz bu aidiyetinizle seçkinler arasındasınızdır. Irkçılık ve faşizm de bu çocukça ihtiyacın kanalize edilmesiyle oluşturulur. Anne-babamıza yüklediğimiz özellikleri vatan, devlet, ırk ve/ya dine yükleriz. Özünde çocukça olan bu kurgu öteki için zulme dönüşerek devam eder.

Psikanalist Gerhard Vinnai, “Ulusal tutkular çocukluk tutkularıyla akrabadır” der.[3] Çoğu insan büyük grupları aile gibi tasarlarlar. Psikanaliz olgunlaşmayı, anne-babanın, grubun ve dinin eksik ve olumsuz yanlarının da gruba eklemlenerek oluşturulacak bir grup kimliğiyle mümkün olabileceğinden söz eder...

‘GÜÇSÜZ’ OTORİTELER VE SORUN ÜRETEN ‘ÇÖZÜMLER’

Çeşitli gruplar kolektif travma yaşadıklarını iddia ediyorlarsa o toplumun ciddi kirlenmişlik sorunu vardır. Bu konuyu biraz açalım. Türkiye’de eğitim görürken çok sık yaşadığım bir şey vardı: Sınıfta gürültü olduğunda öğretmen hırsla sınıfa dalar ve bize toplu ceza verirdi. Sıra dayağı ya da önceden haber vermeden yazılı sınav yapmak gibi. Kim suçlu, kim suçsuz, suçluların suçluluk dereceleri nedir, bunları dikkate almadan, ölçünün öğretmenin öfkesiyle belirlendiği toplu cezalar. Bu toplumda “kurunun yanında yaşın da yanması”na bir rıza var. Bu durum, cezalandırmalarda ortaya çıkabilecek teknik bir hata gibi görülüyor ve kabul ediliyor.

Toplumsal olaylara büyüteçle baktığımızda aslında daha çok “yaş”ın yandığını tespit ederiz. Başka bir örnek: Kardeşlerin yan odada tartışıp kavga ettiklerini var sayalım. Bu durumu fark eden baba hışımla odaya dalar ve kardeşlerin dövüşmemesi gerektiğini çocuklarını döverek öğretir. Çocuklardan büyük olana “Sen ağabey/ablasın, kardeşini ağlatma!” nasihatini de ihmal etmez. Böyle bir ifadeyle baba, babalık görevini büyük çocuğa aktararak babalıktan da istifa etmiş olur. O andan sonra o baba pozisyondaki suçlu/fail bir insandır. Bu örneklerdeki baba ve öğretmen güçsüzdür. Güçlü biri tartışmaya dahil olur, tarafları dinler, konuyu ve çocukların suçluluk ve sorumluluklarını ayrıntılandırır, adaletli olmaya özen gösterir. (Diyalektikten bildiğimiz bir gerçek: Her iyi kötüyü barındırır ve bu gerçek tersi için de geçerlidir).

Buradaki en önemli görev, babanın çocuklarının acılarına, ağlamalarına, kederlenmelerine, kıskançlıklarına tahammül eden, onların duygusal olgunlaşmalarına refakat edebilen biri olmasıdır. Çocuklarının farklılığına, farklı ilgi ve arzularına anlayış gösteren, onların farklılıklarını zenginlik olarak gören empatik bir insandan söz ediyorum, yani güçlü babadan... Buradaki ‘güçlü baba’ erkek egemen toplumunun babası değil, daha çok anne-baba-çocuk üçlüsünde baba pozisyonundaki ödipal psikolojik figürdür.

Bunun yanı sıra, her ne kadar kardeşlik ilişkisi yüceltilse de tek tanrılı dinlerin ilk kardeş mitolojisi Habil ve Kabil arasındaki ilişki ölümcüldür, yani kardeşlik ilişkisinde yoğun bir şiddeti içeren, ölümcül bir boyut vardır. Yıllardır yapay kardeşlik konsepti söylemi üzerinden ötekileştirdiklerimizle sorunlarımızı çözeceğimiz söyleniyor. Mesela Alevi sorununu kardeşlik üzerinden çözmek isteyenlerin sorunu çözememeleri, ağabeyin ve küçüğün kim olacağının belirlenememesi biraz da bu yüzdendir.

Kendi mitolojilerini bilenler kardeşlik ilişkisini yücelterek bu sorunu çözemeyeceklerini umarım kavrarlar. Kendi reel yaşamınızı mercek altına alırsanız, kardeşlerinizle hiç de ideal olmayan, birçok konuda çözümsüz bir kardeşlik ilişkiniz olduğunu fark eder, böyle bir çözümün reel kardeşlik ilişkisinde bile imkânsız olduğunu, sembolik ‘kardeşlik ilişkisi yüceltmelerinin’ hayatta karşılığının olamayacağını anlarsınız.

Devam edecek

[1] Die Politik der Demütigung (Fischer Verlag, 2017).

[2] age, s. 13.

[3] Hitler-Scheitern und Verncitungswut (Psychosozial Verlag, 2004), s. 152.


Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berlin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi