Altın neden parlar?

Venezuela’da altın arayan 65 bin madenci vardı. ‘Bu kadar madenci olduğunu bilmiyordum’. Çökertilmiş altın parçasına bakıyordum. Bir avuç bile değildi. ‘Nasıl bu kadar parlıyor?’ diye sordum. ‘Çünkü içinde ölüm var’ dedi Mario.

Sabah erken kalkıyorduk, oldukça erken. Çamurlu bir su bizi bekliyordu. Nehrin üstünde ortasında koca bir delik olan bir sal vardı. Ona gidiyorduk. Çok değildi akıntı ve su da soğuk değildi. Yine de pek uyanmadan ıslanmak hoş duygu sayılmazdı. Kaldığın yerin bahçesinde bir havuza atlamıyorsan tabii ki ya da deniz kıyısında, küçük bir koyda, küçük bir çadırdan çıkıp yüzünü yıkamak için denize girmiyorsan. Bunları da yapmışlığım vardı, hem de çok ama bu sefer, nehirde çalışıyorduk, altın arıyorduk.

Venezuela’da altın arayan 65 bin madenci vardı. ‘Bu kadar madenci olduğunu bilmiyordum’ demiştim bir tanesine. ‘Biz de bilmiyorduk’ dedi o da. ‘Bizi soran iki kişi oldu burada, biri İsa, biri Chavez’. Derin bir çukurda ama çok derin, 5-6 katlı bir apartman derinliğinde bir yerde tazyikli suyu toprağa basıyordu o sırada. Çukur kazıyordu, çukurun dibinde ve zaten böyle kazılmıştı çukur. Sonra bunu, topraklı suyu, yukarı basıyorlar, 7-8 metrelik bir rampadan aşağı, salıyorlardı. Rampanın üstünde halı vardı. Altın onun üzerine çöküyordu ve diğer ağır metaller. Geri kalan su akıp gidiyordu bir yerlere. Dünya deseniz daha doğru. Altını üstüne getiriyordunuz dünyanın, altın için…

-‘Sizin için altın bir takı olabilir, benim içinse ekmek’ demişti bir madenci kadın, onun evinin bahçesinde, kazmayla kuyu kazıp, altın çıkartırken.-

Sonra sala varıyorduk. Elekleri elimize alıp, ortasındaki koca delikte birikmiş nehrin dibini elekten geçiriyorduk. Bir tarafları daha parlak taşlar kalıyordu daha çok elekte. Bunları bir yere boşaltıp yeniden eleğe nehir dibi dolduruyorduk. Nehrin altını üstüne getiriyorduk, altın için…

Güneş yükselene kadar çalışıyorduk. Sonra tekrar karaya dönüp, haşlanmış yuka yiyorduk ve kahve. Çok koyu, çok şekerli yapıyorlardı kahveyi. İyi geliyordu şeker. Bazı günler şeker kamışı suyu da oluyordu. Merdane gibi bir şeyden geçiriliyordu şeker kamışı, bütün enerjisini suya bırakıyordu, bizim gibi…

Sonra hamakta uyuyorduk biraz. Yaşasın cibinlik.

Ve her yerde bütün toplanmış, bir tarafı parlak taşlar, topraklar, her şey, altını ayırmak için siyanüre yatırılıyordu.

Sonra insanlar altın satın alıyordu. Birikmiş dünya takıyorlardı bedenlerine. Nedense daha çok kanser oluyordu dünyada herkes. Eğer kollarında ya da boyunlarında altınlar varsa, çocuklarına kalıyordu ölülerin.

Hamakta, çökertilmiş altın parçasına bakıyordum. Bir avuç bile değildi. ‘Nasıl bu kadar parlıyor?’ diye sordum. ‘Çünkü içinde ölüm var’ dedi Mario.


Metin Yeğin: Yazar, belgeselci, sinemacı, gazeteci, avukat, seyyah... CNN-Türk, NTV, Kanal Türk, Al Jazeera, Telesur televizyonlarına 200'e yakın belgesel ve kurmaca filmler yaptı. Türkiye'de Cumhuriyet, Radikal, Birgün, Gündem; Gazeteduvar, dünyada, Il manifesto, Rebellion gazetelerine köşe yazıları yazdı. Dünyanın sokaklarını anlattığı 10'dan fazla kitaba sahip. Birçok ülkede kolektif çalışmalara katıldı, kooperatif örgütlenmelerine öncü oldu. Ekolojik direnişlere katıldı, isyanlara tanıklık etti.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Metin Yeğin Arşivi