Enver Topaloğlu

Enver Topaloğlu

Yargılanan şiir

Şiir yargılanırken aslında dil de yargılanır. Şiirle birlikte, şairle birlikte yargılanan dildir. O nedenle şairin ve şiirin mahkemeye düşmesi, dilinin kıymetini bilen herkesin tuhaf bulacağı bir durumdur.

Yarım yüzyılı aşkın süredir şiir yazan, kitapları birçok ödüle değer görülen ve şiirleri değişik dillere çevrilen şair Ahmet Telli, şiir okuduğu için yargılandı ve mahkûm oldu.

Telli’nin 2017 yılında katıldığı basın açıklamasında, “Dövüşen Anlatsın” adlı kitabında yer alan bir şiirini okuduğu gerekçesiyle yargılandığı davada, Ankara 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 10 ay hapis cezasına mahkûm edildi.

Şairin 1980’de yayımlanan kitabında yer alan şiirini okuduğu için yargılanması da, mahkûm edilmesi de tepkiyle karşılandı.

Şiirin mahkemeye düşürülmesi, dava konusu edilmesi elbette kabul edilebilir bir durum değil. Şiire, şaire, şiir okuyana davanın, genellikle olağanüstü bir ortam, demokrasiden uzak bir rejim, özgürlüklerin kısıtlandığı bir düzende söz konusu olabileceği düşünülür. Yoksa şiirin yargılanması gibi trajikomik bir durumu açıklamak hayli zor.

‘ŞİİR SUSAR MI’…

Cezanın, aslında şiiri hedef aldığı değerlendirmesini yapan aydınlar ve sanatçılar kararı kabul edilemez bulduklarını dile getirdiler. Bilim Sanat Edebiyat Derneği (BİSED) de “Şiir Susar mı” başlıklı bir açıklama yaptı. Derneğin açıklamasında şunlar ifade edildi: “4 Temmuz 2023'te 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, okuduğu şiirler için yargılanan Bilim Sanat Edebiyat Derneği (BİSED) Genel Başkanı Ahmet Telli, 1 yıl ceza aldı. Mahkeme heyeti cezayı 10 aya düşürerek erteledi. Bilim Sanat Edebiyat Derneği (BİSED) olarak biliyoruz ki bilime, sanata, edebiyata saldırıların sürekli bir hale geldiği günümüzde, bilim adamlarının susturulduğu, kitapların ve konserlerin yasaklandığı günde susmayacağız. Bilimin, sanatın, edebiyatın yanında olduğumuz bilinsin. Ahmet Telli şahsında ülkemizin aydınlık geleceğini karartmak isteyenlere karşı duruştur bu. Yargılamanızı da, cezanızı da kabul etmiyoruz. Şiir susmayacak!”

ŞİİRİN EN BÜYÜK YARGICI ZAMANDIR

Şiir normal şartlarda eleştiri, inceleme, araştırma gibi yöntemlerle yargılanabilir. Öyle olmalıdır. Şiirin yargılanmasında “şiiri” ve o şiirin yapıldığı dili dikkate alan adaletli kararın çıkabileceği yer mahkemeler değildir, olamaz, olmamıştır. Ayrıca bilinen bir gerçektir. Şiirin hakiki yargıçlarından biri zamandır. Öyle olmuştur. Öte yandan zaman, mahkemelerin şiirin yargılanabileceği makamlar olamayacağını da tüm açıklığıyla göstermiştir. Özetle söylersek şiirin yargılanmasının eleştiriye, incelemeye, araştırmaya ve de zamana bırakılması gerekir. Ne yazık ki öyle olmuyor. Son örnek de bunu gösteriyor.

Modern Türkçe şiirin tarihi, “şiirin suçlu olarak” mahkemeye düştüğü örneklerle dolu. Nâzım Hikmet’in İstanbul’da taksicilerin 1929’daki grevini dile getirdiği “Sesini Kaybeden Şehir” ilk örnek olarak gösterilebilir. Ne yazık ki örnekler günümüze kadar çoğalarak gelmiştir.

Nâzım Hikmet’in “şiirde komünistlik propagandası” yapıldığı gerekçesiyle kovuşturulan ve dava sonunda beraat eden “Sesini Kaybeden Başlıklı” şiirini paylaşıyoruz:

Adedi devir
sıfır.
Şehir
sustu.
Kenetlendi nokta nokta şehrinin
asfalt – beton çenesi:
bin dokuz yüz nokta nokta senesi
nokta nokta
ayında…

Cadde boş.
Bir uçtan bir uca koş.
Cadde boş
bomboş
cebim gibi…
Kesildi akmıyor su…
Ne bir motor uğultusu
ne dönen bir tekerlek var.
Rüzgâr:

sürüklüyor asfaltta Mister Ford’un adını:
duvarlardan kopan renkli bir ilân kâadını
kaldırımda savuruyor…

Üç adam.
Üç adam duruyor:
Birincinin kolunda kırık bir
keman var,
ikincinin başında silindir
sırtında frak,
üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak…

Sokak.
Sokakta ıslık çalarak
enseni kaşıya kaşıya.
geç karşıdan karşıya.
Yok ezilmek korkusu…
Ne bir motor uğultusu
ne dönen bir tekerlek var…
Rüzgâr:
çatıyor git gide kara kaşlarını.
Kesmiş düdük sesleri köşe başlarını.

Üç adam…
Üç adam duruyor
ve bir sarhoş türküsünü söyliyerek
topuklarını yere vuruyor…

Caddenin ortasında bağırıp durmayın,
topuklarınızı yere vurmayın,
NAFİLE
asfaltı getiremezsiniz dile!!
NAFİLE
konuşmaz sesini kaybeden şehir:
okşamazsa eğer
ONLARIN
ceplerinde kilitlenen elleri
bakır telleri…

Üç adam
Üç adam duruyor:
birincinin kolunda kırık bir
keman var,
ikincinin başında silindir
sırtında frak,
üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak…
Üç adam
kayboluyor karanlıkta sallanarak….

Daha yakın dönemden de örnekler söz konusu. Yüzyılı aşan modern Türkçe şiirin geçmişinde, otuz kırk yıl öncesi için yakın zaman diyebiliriz. Bu yakın zaman diyebileceğimiz dönemde hakkında dava açılan şiirlerden birkaçını kısaca hatırlayalım.

KÜFÜR CANIN YONGASI

Modern Türkçe şiirde, siyasal eleştirilerini şiirin imkânları içerisinde gerçekleştiren şairlerden biri de Can Yücel olmuştur. Yücel’in şiirinde mizahın, kara mizahın her tonu, zaman zaman dozu artan biçimde yer bulmuştur. Yücel, bu tarzın, modern Türkçe şiirde az sayıdaki temsilcisinden biridir. Ama onun şiirdeki yolu, hayli belalı bir yoldur. O nedenle bela, şairin hep başında olmuştur. Ancak ne geri adım atmış, ne de sözünü kendi üslubu içerisinde şiir olarak “söylemekten” geri durmuştur. Nasıl diyelim; sözünü iktidardan sakınmamıştır.

Bu arada Can Yücel’in tarzının, “argonun, küfrün” mizahi dokunuşla başka bir biçim ve içerikle canın yongasına dönüştürülebileceğini, bir dilin kullanımını ise nasıl genişletilip derinleştirebileceğini göstermesi bakımından da önemlidir. Bunu da kaydetmeden geçmemek gerekir.

Ancak ne yazık ki Yücel’in, şiirin dil hamurunu mizahla yoğurarak dile sağladığı katkı toplum tarafından benimsenirken iktidarlar tarafından kabul görmemiştir. Bu nedenledir ki şiiriyle birlikte mahkemeye düşen şair deyince ilk akla gelen isimlerden biri de odur. Çünkü şair, şiirin gereğini yapmış, “yerleşik olanla çatışmış” muktedirin façasını bozmuştur.

Altmışlarda, yetmişlerde yargılanıp hapis yatan şairin, Leman dergisinin 22 Eylül 1996 tarihli 254. sayısında yayımlanan “Kadın Diye Bir Şiir” başlıklı yapıtı, onun bir kez daha mahkemeye düşmesine, yargıç karşısına çıkmasına yol açmıştır. Önce bahse konu şiiri okuyalım:

Hep üzülüyorum kadın doğmadım diye

Kim bilir ne oyunlar oynardım erkeklere

Halt etmiş yanımda Meryem ana

Bilmezdim bile İsa’yı kimden peydahladığımı

Haksız mı çıkardım? Yoo!

Sanki erkek takımı o kadar erkek

Ve Allahı’na kadar o kadar hırt ki.

Yücel, Meryem Ana ve İsa Peygamber’e basın yoluyla hakaret” suçlamasına karşılık mahkemeye sunduğu yazılı savunmasında “Şiiri şu şiir fikriyle yazdım” diye başlayan açıklamasında şunları dile getiriyor: “Bu şiiri erkek yönetiminden, kendim de dahil, sıkıldığım için ve o maksatla kaleme aldım. Yoksa ne mukaddes kitaplara, ne peygamberlere, ne dini hislere hakaret, tezyif ve de onlarla alay etme kastım vardır. Şimdi de yok.” Dava, şairin 12 Ağustos 1999’da yaşamını yitirmesi üzerine 8 Kasım 1999’da “düşürülerek” sonuçlanmıştır.

BİR BAŞKA TRAJİKOMİK ŞİİR DAVASI

Her ne kadar şiir yargılamak, şair mahkûm etmek, hapse atmak olağanüstü rejimlerin işi gibi görünse de gerçek sanki öyle değil. Attilâ İlhan’ın yayımlanışından kırk küsur yıl sonra soruşturma ve dava konusu olan “Cinayet Saati” başlıklı şiirinin mahkemelik olduğu dönem de yakın zamanlardadır. Yani doksanlı yılların ortasıdır. O yıllarda Türkiye’de “normal kabul edilen bir rejim” olduğu iddia edilir.

Kırk küsur yıl önce yayımlanan ve aradan geçen sürede herhangi bir kovuşturma ya da soruşturmaya konu olmayan şairin “Sisler Bulvarı” kitabında yer alan şiiri, Ahmet Kaya tarafından bestelenince, davalık olur. Yakın dönemin trajikomik şiir kovuşturmalarından birine konu olan “Cinayet Saati” başlıklı şiiri hatırlayalım:

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

dört bıçak çekip vurdular dört kişi

yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı

maktulün onbeş yıllık arkadaşı

üçü kamarot öteki aşçıbaşı

dört bıçak çekip vurdular dört kişi

cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben gördüm kulaklarım gördü

vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

hiç biriniz orada yoktunuz

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

on üç damla gözyaşını saydım

allahına kitabına sövüp saydım

şafak nabız gibi atıyordu

sarhoştum kasımpaşa'daydım

hiç biriniz orada yoktunuz

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

polis kaatilleri arıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı

üzerime yüklediler bu işi

sarhoştum kasımpaşa'daydım

vapuru onlar vurdu ben vurmadım

cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım

ŞİİRDEN VE ŞAİRDEN NE İSTENİYOR

Şiirin yargılanması, mahkûm edilmesi tepkiyle karşılanıyor. Trajikomik bulunuyor. Çünkü şiirin yargılaması edebiyatın konusu olmalı, hukuki bir sorun olmamalı. Öyle görülmemeli.

Ahmet Telli, şiiri dolayısıyla ceza almasını Birgün’de yayımlanan söyleşide değerlendirirken şunları dile getiriyor: “Şiir hem dili hem imgelemi özgürleştirir. Özgürleşmeye karşı olanlar hep olmuştur ve olacaktır.”

Mahkemece yargılanan şiirler zincirinin günümüzdeki son halkası olarak tarihe not düştüğümüz Telli’nin “Kayıp Adresteki / I” başlıklı şiirini okuyalım:

Sen dostumdun benim, gülünce güneşler açardı
Su gibi azizdin, yurdumdun, alnında ateşler yanan
Işıklı bir ırmak gibi aktığımız o uzun yürüyüş
Daha dündü sanki, her patlayan sağanak bunu anlatır
Fabrika düdükleri bunu anlatır bana her vardiyada

Hazırladığımız ilk taş baskısı afişi anımsar mısın
Bükülüp giden kent sokaklarını, fabrika önlerini
Sonra kitapları (kokuları hala burnumda onların)
Hangi mayısta taşıdık kentlere küllerin rengini
Gerçi gülistan olmadı ömrümüz, gam değil

Belki tanırdın ilk vurulanı, o gün hiç ağlamadık
Hayır ağlamadık, çıldırdık o gün çıldırasıya
Adını çocuklarımıza verdik onun, çoğaldı
Mezarlar çoğaldı o günden sonra, yetişmedi bize
Öldürülecek kadar büyümüştük, öyle demişlerdi

Ve hayat öylece akıp durdu işte, akıp duruyor
Kimilerinin bakışlarına yine karlar yağmış
Saçları dumanlı bir geçit sanki, dudakları lâl
Kitap yakanlar eksilmiyor, şu uçuşup duran
Kırlangıç ölülerini görüyor musun kentin üstünde

Sen dostumdun benim, gülünce güneşler açan
Bulutlara, rüzgâra asarım suretini her akşam
Her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar
Kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun
Unutma dostumsun sen, neredeysen orada ölmek isterim.

ŞAİRLE, ŞİİRLE BİRLİKTE DİL DE YARGILANIR

Şiirler mahkemeye niye düşer? Niye savcı söyler, yazıcı yazar; suç delili bir kitap, bir şiir ya da mısraları olur? Bazı sorular yanıtı bilinse de sorulur. Çünkü yanıtın işaret ettiği abesliğin teşhir ve tarihe not edilmesi için vurgulanması gerekir.

Ya şairler doğrudan siyasi iktidara karşı çıktıkları, eleştirdikleri için haklarında şikâyet dilekçeleri yazılıp davalar açılır, iddianameler hazırlanır. Ya da yerleşik yasalarla, ahlaki değerlerle çatıştığı iddiasıyla mahkemededir. Dünyanın döndüğünü iddia eden bilim insanının yargıç karşısına çıkmasıyla şairin yargılanması arasında aslında fark yoktur. Çünkü engellenmek istenen düşüncenin özgürlüğü ve ifadesidir. Şunun da altını çizmek gerekir: Şiir yargılanırken aslında dil de yargılanır. Şiirle birlikte, şairle birlikte yargılanan dildir.

O nedenle şairin ve şiirin mahkemeye düşmesi, dilinin kıymetini bilen herkesin tuhaf bulacağı bir durumdur.


Enver Topaloğlu: Türk dili ve edebiyatı öğrenimi gördü. Birçok sanat edebiyat dergisinde şiirleri yayımlandı. Altı şiir kitabı bulunuyor. Cumhuriyet gazetesinde 1993 – 2015 yılları arasında düzeltmen olarak çalıştı. Emekli oldu. Gazete Duvar’de yazarlığa başladı. Beş yıl süreyle cumartesi günleri modern Türkçe şiiri odak alan yazılar yazdı. 10 Eyül 2022 tarihinde Artı Gerçek’te başladığı köşe yazarlığını sürdürüyor. Topaloğlu 2017’den bu yana İzmir’de yaşıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Enver Topaloğlu Arşivi