Troçkizmden ulusalcılığa

Sungur Savran yeni kitabı Bir İhtilal Olarak Milli Mücadele ile Troçkizm limanından palamarları çözdükten sonra, ulusalcılığa doğru epeyce yol almış. Kitabın bazı bölümlerini okurken Mihri Belli’yi, daha kötüsü Yılmaz Özdil’i okuduğum zehabına kapıldım!

Yıllardır izlediğim, kimi zaman yararlandığım, kimi zaman eleştiriler yaptığım [ örneğin bu yılın Mart ayında yazdığım “Kronstadt Tartışması” başlıklı yazı: (https://www.gunzileli.net/2023/03/21/kronstadt-tartismasi/)] Sungur Savran’ın yeni kitabı Bir İhtilal Olarak Milli Mücadele (Yordam, 2023), içerdiği konular ve yeni sayılabilecek yönelişleri itibariyle üzerinde dikkatle durmayı hak ediyor. Çalışma, epeyce tekrar içermesine rağmen, birçok kaynak kitaba yaptığı referanslarla ve saptamalarıyla yoğun bir emeğin mahsulü. Bu yönüyle, en azından yüz yıllık Türkiye siyasal ve toplumsal tarihi tartışmalarına bir katkı olarak da görülebilir.

Savran’ın, neredeyse okuruna soluk aldırmayan didaktik bir ısrarcılık sergilediğini, genelde hegemonik bir dil kullandığını belirterek başlayayım. Yeri geldikçe bunun örneklerini vereceğim.

Öte yandan, okuru ve “genç Marksist araştırmacıları” yönlendirmekte pek ısrarcı davranan Savran’ın, Ali Fuat (Cebesoy) yazacağına Ali Fuat (Başgil) yazma (s. 98) dalgınlığından kurtulamadığı notunu baştan düşeyim. Yordam redaksiyonunun da aynı hatayı atlaması, kitapların redaksiyonunun nasıl yapıldığı konusunda bir fikir veriyor.

TÜRK ULUSALCISI VE SOVYETLER BİRLİĞİ ULUSALCISI YÖNSEMELER

Savran, bu kitabıyla ulusalcı bir yola girmiş bulunmaktadır. Bunları yeri geldikçe belirteceğim ama öncelikle, bu ulusalcılığın bildiğimiz anlamda, klasik ulusalcılıktan farklılıklar taşıdığını söylemeliyim.

Her düşünce akımı (sıvıların karışımında oluğu gibi) bir başka düşünce akımına dâhil olurken, ona tamamen teslim olmak yerine, beraberinde kendi renklerinden de bir şeyler katar. Troçkist gelenekten gelen Savran da, Türk ulusalcılığına yönelirken bazı farklı renkler getirmiş. Bana kalırsa bu, klasik Türk ulusalcılığına olumlu bir katkıdır. Örneğin Savran, M. Kemal tapıncına karşı çıkmakta, M. Kemal’in “milli mücadele”ye katılmadan önce İngilizlerle flört ettiğini belirtmekte (s.38), “milli mücadele”nin M. Kemal öncesinde Anadolu’da zaten başladığını (s. 87) söylemekte, Ermeni soykırımını kabul etmekte (s. 69 vd), Çanakkale’nin “vatan savunması” olduğu efsanesini (s. 123) reddetmektedir. Bunlar, katı ulusalcılığı içinden sarsan görüşlerdir ve bu hareket içinde belki de yeni bir tartışmaya yol açabilecektir. Elbette Savran’ın, ulusalcılığa katılırken kendi renklerinden neleri kaybettiği ayrı bir konudur. Bunlara yeri geldikçe değineceğim.

Öte yandan, Savran’ın ulusalcılığı, Türk ulusalcılığının yanı sıra, ağırlıklı olarak bir tür Sovyetler Birliği ulusalcılığı olarak gözükmektedir (Bugünkü yeni TKP’nin ulusalcılığına benzer bir şekilde). Bunun nasıl bir şey olduğunu yeri gelmişken örnekleriyle göstereyim.

Savran’a göre, “Türkiye toprakları bundan 100 yıl önce, Avrasya ana karasını boydan boya kateden, Ortadoğu’yu da içine alan bir büyük ihtilal dalgasının parçası olarak devasa bir alt üst oluş” yaşamıştı (s. 17). “Kaynağını ve merkez üssünü Ekim devriminin topraklarında, Rusya’da bulan bu kasırga… (abç, GZ)”

Kısacası Savran, Türkiye’deki “Milli Mücadele”yi, “kasırganın merkez üssü” Sovyetler Birliği’ne bağlayarak Türk “milli mücadelesi”ni bir alt birim haline getirirken, her şeyi bu “merkez üssün” durumuna göre değerlendirmektedir. Yani Sovyetler Birliği’nin çıkarına olan her şey iyidir. Ulusalcılık da zaten bir devleti ya da bir ulusun çıkarlarını her şeyin üstünde tutmak değil midir?

Savran, kitabı boyunca Sovyetler Birliği’nin çıkar ve yönelimlerini en üste koymakta, Türkiye’deki “milli mücadele”yi de, Sovyetler Birliği’ne tabî olduğu ölçüde olumlu değerlendirmektedir. Savran, “milli mücadele”nin ya da liderinin (Mustafa Kemal), ilhamını esasen Sovyetler Birliği’nden aldığını kanıtlamak için çaba göstermekte, ilgili ilgisiz, kanıtlı kanıtsız, Atatürk’ün “milli mücadele”ye katılmaya Sovyetler Birliği’nin etkisiyle karar verdiğini ileri sürmektedir.

Savran, Mehmet Perinçek’in, Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri (Kaynak, 2007) kitabına dayanarak, M. Kemal’in Samsun’a geldikten sonra bir süre Havza’da kaldığını ve bu arada, kim olduğu bilinmeyen bir Sovyet yetkilisiyle görüştüğünü, bundan sonra “Bolşevizm taraftarı” sözler sarf ettiğini, Anadolu’da silahlı mücadeleye esasen bu görüşmeden sonra karar vermiş olabileceğini ileri sürmektedir:

“Bu, olağanüstü bir gelişmedir. Çünkü Havza öncesinde Mustafa Kemal halka açık ya da kapalı hiçbir fikir beyanında Bolşevizme böylesine bir yakınlık göstermemiştir. Biz Mustafa Kemal’in Anadolu’da silahlı mücadele yoluyla kurtuluş fikrine Havza’da Sovyet temsilcisiyle (belki de günler boyu süren) görüşmesinden sonra ikna olduğu sonucuna ulaşmanın mümkün olduğunu düşünüyoruz (abç, GZ).” (s. 41).

Tabii, isteyen istediğini düşünür ve neye isterse ona ikna olabilir ama tarih tahminlerle ve akıl yürütmelerle yazılmaz. İleri sürdükleri için, Mehmet Perinçek’in yukarda zikrettiğim kitabının ötesinde net bir kanıt yoktur. Fakat Savran, bu iddiasını kitap boyunca defalarca tekrarlamaktadır.

“…Amasya ve öncesinde Sovyet Rusya’nın (abç, GZ) bir temsilcisi ya da Türkiye komünistleri aracılığıyla Mustafa Kemal’e bir güvence verdiğini düşündürüyor (abç, GZ).” (s.43)

“Mustafa Kemal’in ‘sistem içi’ tutumunu tam olarak Havza’da terk ettiğini, bunun da Sovyet yetkilisinin (her kimse veya kimlerse) (abç, GZ) verdiği güvence sayesinde olduğu sonucunun çıkarılabileceğini düşünüyor ve bunu doğrulanması gereken bir hipotez olarak ortaya atıyoruz (abç, GZ).” (s. 44)

“Mustafa Kemal gibi… bir tarihi şahsiyet, mücadeleye Sovyet desteğiyle ikna olmuş demektir (abç, GZ).” (s. 44)

“Mustafa Kemal’in Amasya’yı önceleyen Havza döneminde Sovyet Rusya’nın bir veya birkaç temsilcisinden güvence almasının ürünü olmasının (abç, GZ) doğal bir sonucu olarak görülebileceğine işaret etmiştik (abç, GZ)… Sovyet desteğiyle padişahtan kopan (abç, GZ) bir yeni devlet çizgisi…” (s. 99).

Savran, aynı fikri ısrarla takip ederek “Anadolu’daki mücadele Bolşevik devriminin … desteği olmasaydı muhtemelen kazanılamazdı (abç, GZ)” (s. 105) dedikten sonra, başka bir yerde “Mustafa Kemal’in Saray’ın ve İngiliz işgalcinin nezdinde politika yapmaktan vazgeçerek silahlı mücadeleye girişme doğrultusunda yeni bir yöneliş belirlemesinde Sovyet etkisi olduğuna dair belirtileri (abç, GZ) gündeme getirdik” (s. 207) demektedir.

Yukarıda aldığım, daha ön sayfalardaki “düşünüyoruz” gibi biraz tereddütlü ifadeler kitabın sonuna yaklaşıldıkça daha kesin ve vurgulu bir hal almaktadır:

“Sovyet devletinin desteği, Mustafa Kemal’in Havza’da kavradığı gibi, Milli Mücadele’nin zaferinin vazgeçilmez koşulu olmuştur (abç, GZ).” (s. 387)

Görüldüğü gibi, Savran esasen, “milli mücadele”nin gerçekliğinden çok, bu mücadelenin Sovyetler Birliği’nin etkisiyle başladığını ve başarıya ulaştığını kanıtlama peşindedir. Onun derdi günü, olup biten her “iyi şeyin” Sovyetler Birliği’nden kaynaklandığını kanıtlamaktır. Ama bu kadar da değil.

AZERBAYCAN, ERMENİSTEN VE GÜRCİSTAN İŞGALLERİ YA DA UKTH’NIN FİİLEN İPTALİ

Savran, Sovyet Kızıl Ordusu’nun, Ekim Devrimi’yle ilan edilmiş Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nı hiçe sayarak, Ekim Devrimi’nden sonra Kafkasya’da bağımsızlıklarını ilan etmiş olan üç ülkeyi darbe ve işgal yoluyla ele geçirmesini şu gerekçeye dayandırmaktadır:

“… uluslararası iç savaşın (Lenin tarafından o dönem ileri sürülmüş bu deyimin anlamı ya da anlamsızlığı üzerinde daha sonra duracağım, GZ) bir cephesi de Kafkasya’dır. Burada İngiliz emperyalizmi Ermeni (Taşnak) ve Azeri (Müsavat) milliyetçileriyle ve Gürcü Menşevikleriyle işbirliği yaparak Sovyet Rusya’nın güneybatısını Beyaz güçlerin bir dayanağı haline getirmeye çalışmaktadır.” (s. 45)

Savran, bu ülkelerin işgal yoluyla ele geçirilmesine “haklılık” kazandırmak için, Mustafa Kemal’in “Kafkasya seddini… İtilaf devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek mecburiyetindeyiz” (s. 46) sözlerini de aktarmaktadır.

Bu “vasıtalardan” en önemlisi, o sırada “Bakû’da bulunan Halil Paşa’nın Türk ordusunun desteğini Sovyetleşme yönünde kullanması”dır (s. 47) “Sovyetleşme” denen şeyin Sovyet Kızıl Ordusu’nun Türk ordu birliklerinin yardımıyla bu ülkelerin hükümetlerini devirmesi ve işgal etmesi demek olduğu açıktır.

Nitekim ilk adım 16 Mart 1920’de Azerbaycan’da atılır. “Azerbaycan’da bir komünist ayaklanma gerçekleşti ve Kızıl Ordu’nun yardımı ile aynı yılın Nisan ayında Sovyet Azerbaycanı kuruldu.” (s. 71) “16 Mart 1920’deki işgalin (abç, bütün yalınlığıyla bu kelimeyi kullanıyor, GZ) hemen ardından, Nisan ayında Azerbaycan’ın, Aralık 1920’de ise Ermenistan’ın Sovyetleşmesi, Sovyet Rusya ile Milli Mücadele Türkiyesi arasındaki ittifakın hem ürünüydü, hem de onu perçinledi.” (s. 121)

Bu üç işgal olayını bir de benim bir süredir yazmakta olduğum Komintern’in Kapıları kitabındaki “Kafkasya Kapısı” bölümünden okuyalım:

28 Mayıs 1918 tarihinde, Mehmet Emin Resulzade’nin önderliğindeki Müsavat Partisi, bağımsız Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’ni kurdu. Ne var ki, bu bağımsızlık çok sürmeyecekti. Çünkü Bolşevik Partisi, “Azerbaycan ulusunun kaderini” “bağımsızlık” yolunda tayin etmediğine karar vermişti! Bunun yolu da önce darbe ve ardından darbecilerin çağrısıyla Kızıl Ordu’nun Azerbaycan’ı işgaliydi. Bunun için Bolşevikler, I. Dünya Savaşı’nda Kafkasya içlerine kadar uzanan Osmanlı Ordusu’ndan da destek aldılar. Bu durumu, Osmanlı-Bolşevik ittifakına pek taraftar Mehmet Perinçek şöyle anlatıyor:

“Türk subaylar, kendi adlarına Bakû’daki rejim değişikliğini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Böylece Sovyet Azerbaycan’ı, Lenin’in Rusya’sını Mustafa Kemal’in Türkiye’sine yaklaştıracaktı.” (Mehmet Perinçek, Kafkasya’da Türk-Sovyet Askeri İşbirliği (1919-1922), Kaynak, 2021, s. 59)

Bir ülkeyi işgal edebilmek için önce darbe yapıp, sonra da darbecilerin çağrısıyla işgal etmek, Sovyetler Birliği yönetiminin bundan sonraki yıllarda da kullandığı komplocu bir yöntemdir. Böylece, Azerbaycan’daki darbenin ve ardından işgalin bütün unsurları aşağı yukarı tamamlanmış oluyordu.

“Kazım Karabekir, 17 Mart 1920’de Halil ve Nuri Paşalara gönderdiği mektupta, Bolşevizmin zaten hazır olarak bekleyen Türkiye’ye ve Türk hudutlarına bilfiil dayanması için derhal Kafkaslar’ı istilasının (abç, GZ) … uygun olacağını bildirmişti.” (Agy, s. 71)

Keza, Musavat’a karşı darbeyi düzenleyen Bolşevik-Osmanlı ittifakında dinci İttihat-ı İslam grubunun da yer alması ilginçtir (Agy, s. 74).

Böylece, “28 Nisan 1920 günü XI. Kızıl Ordu, başlarında Halil Paşa’nın bulunduğu Türk subaylarıyla Bakû’ya girer… Kızılordu askerleri kollarına ‘kırmızı bağlama üzerinde ak hilal’ takmışlardı.” (Agy, s. 81)

Halkların bağımsızlığını darbe ve işgal yoluyla yok eden “Kızıl” ile “Hilal”in ittifakı!

1917 Devrimi’nin Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (UKTH) ilanının ardından, Kafkasya’da bağımsızlığını ilan eden ülkelerden biri de Ermenistan’dı. Taşnakların önderliğindeki Ermenistan, 28 Mayıs 1918’de bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştı ama ömrü uzun olmayacaktı.

Kafkasya’daki, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın bağımsızlıklarına göz diken Sovyetler Birliği’nin Bolşevik yönetimi bir darbeyle Azerbaycan’ı Sovyetler Birliği’ne kattıktan sonra Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’ne yöneldi. Ermenistan’a müdahale ederken elindeki en büyük kozlardan biri, artık kangren hale gelmiş Türk-Ermeni düşmanlığıydı.

Bolşevikler, Ermenistan’a müdahale ederken de Azerbaycan’dakine benzer bir yol izlediler. Ermeni Bolşevikleri, başkent Erivan’da ve diğer şehirlerde ayaklanma çıkarttıktan sonra, “Ermeni Devrim Komitesi”, Kızıl Ordu’yu “yardıma” çağırdı ve Azerbaycan’ı da işgal eden aynı XI. Kızıl Ordu bu “çağrı”ya uyarak, 4 Aralık 1920’de Ermenistan’a girip “Bolşevik yönetimi” ilan etti.

Bölgede bulunan Osmanlı askeri birlikleriyle Kızıl Ordu’nun işbirliği daha Azerbaycan’ın işgali günlerinde yürürlüğe konmuş ve Ermenistan konusunda da devam etmişti. Osmanlı ordusu, gerektiği zaman “kızıl” oluvermekte hiçbir sakınca görmemişti. İşgal destekçisi M. Perinçek’ten dinleyelim:

“22 Temmuz 1920 günü ‘Türk Osmanlı Kızıl ordusu’ adına Nâzım Yoldaş isimli bir kişi, Şuşa’ya gelmiş ve TKF’nin (Ankara’ya bağlı bu kripto ‘komünist’ örgüt, M. Suphi’nin TKF’si ile karıştırılmamalıdır, GZ) Nahçıvan’da Sovyet iktidarını ilan ettiğini ve Devrim Komitesi oluşturduklarını belirtmiştir. Ayrıca Türk Kızıl Ordusundan Rus Kızıl Ordusuna selam getirmiştir. Diğer taraftan Türk komutanlığı adına iki ordunun Nahçıvan’da acilen birleşmesi talebini de iletmiştir. Amaç, bölgenin teslim edilmesi yönünde ültimatom vermiş olan Taşnakların şehri ele geçirmesini engellemektir.” (Agy, s. 133)

Nitekim, Nahçıvan’ın işgali sırasında, “Türk müfrezesi, 1 Ağustos 1920’de… Nahçıvan’a gelmiş ve şehrin girişinde Kızıl Tugay Komutanı, Süvari Alay Komutanı, Komiserler, kızıl bayraklar ve bir süvari bölüğü tarafından karşılanmış ve Enternasyonal Marşı’yla selamlanmıştır… Bolşeviklerle işbirliği için görevlendirilen ‘İnkılab-ı Türkiye Şark Cephesi Kızıl Müfrezesi’nin komutanı Veysel (Ünüvar) Bey de Nahçıvan buluşmasına tanıklık etmiştir.” (Agy, s. 137)

Duruma göre her boyaya giren Osmanlı komutanları o sırada acilen “aç Bağrını Biz Geldik” milliyetçi marşını söyledikten sonra Bolşevik komutanlara bu marşı “Türk İnkılap Marşı” diye yutturmakta bir sakınca görmemişlerdir. Zaten Bolşevik komutanlar da kendilerine “inkılap adına” ne sunulsa kabul etmeye teşneydiler.

Geleneksel Ermeni düşmanı Osmanlı ordusu, Kızıl Ordu’nun bağımsız Ermenistan’ı ortadan kaldırmasına her türlü desteği vermiştir. Stalin, bu durumu şöyle ifade etmektedir:

“1 Aralık’ta Devrim Komitesi, Türk kumandanlığı tarafından selamlandı. 2 Aralık’ta Orconikidze Yoldaş’ın Erivan’dan Taşnak hükümetinin kovulduğunu ve Ermenistan birliklerinin Devrim Komitesi’nin emri altına girdiklerini bildiren bir haber geldi. Bugün Ermenistan’ın başkenti Erivan Ermenistan Sovyet iktidarının emrindedir.” (Agy, s. 259)

M. Perinçek’ten devam edecek olursak, “Azerbaycan ve Ermenistan’ın ardından Güney Kafkasya’da Sovyet iktidarının kurulmadığı tek ülke Gürcistan kalmıştı.” (Agy, s. 311)

Bağımsızlığını 26 Mayıs 1918’de ilan eden Gürcistan’ı Menşeviklerden oluşan bir hükümet yönetiyordu. Bolşevikler, Gürcistan’a karşı harekete geçerken, bölgedeki Osmanlı birliklerini, daha önce Azerbaycan ve Ermenistan’da olduğu gibi, destek-müttefik güç olarak görüyorlardı. “Bölgede görev yapan Türk askeri yetkililer de kaleme aldıkları raporlarda Bolşeviklerin Gürcistan’a taarruzda Türk Ordusunun da istihdam edilmesini istediğini ifade etmiştir.” (Agy, s. 343)

Daha önce Azerbaycan ve Ermenistan’ı istila eden XI. Kızıl Ordu, 16 Şubat 1921 tarihinde Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e karşı harekete geçer. Gürcistan ordusu on güne yakın direnir, fakat 25 Şubat gecesi Kızıl Ordu Tiflis’e girerek Gürcistan’da Sovyet iktidarını ilan eder.

O günlerde, Fransız Sosyalist Partisi, Gürcistan’ın istilası konusunda şu yorumu yapmıştır:

“Gürcistan’ın Türk ve Bolşeviklerin ortak saldırısıyla düşmesi sırasında Fransız Sosyalist Partisi Merkez Komitesi, bu suç teşkil eden davranışı protesto etmektedir. Bu davranış genel olarak tarafsız olan ve müdahale etmeyen halkın içerisinde şuna yol açmıştır ki Rus emperyalizmi ve Türk milliyetçiliğinin kârı için bir milletin katledilmesine izin ver(il)miştir.” (Agy, s. 373)

“Devrim” ve “bağımsızlık” söylemlerini kazıdığınız zaman altından, mazlum halkların boğazlanması ve kaderlerini tayin iradesinin çiğnenmesi çıkmaktadır!

MİLLİYETÇİLİKLE “SOSYALİZM” ARASINDAKİ GEÇİŞGENLİK!

Savran’ın şu satırları, aslında kendisinin ulusalcılığa geçişini de açıklamaktadır:

“Burjuva devrimcileri arasında liberaller sosyalizme çok zor geçiş yapar. Buna karşılık burjuva devrimcilerinin milliyetçi olanlarının bir kısmı, bu ülkelerde demokratik görevler arasında anti-emperyalizm de olduğu için, en tutarlı anti-emperyalist akım olan sosyalizmin, hele devrimci Marksizmin saflarına daha kolay geçerler.” (s. 252)

Burada tayin edici olan “anti-emperyalizm” değil, devletçiliktir. Nitekim, 1920’lerin başlarında “İngiliz emperyalizmine karşı mücadeleyi” alabildiğine körükleyen Sovyetler Birliği, İç Savaş’ın hemen ardından devletsel stabilizasyon politikasına geçer geçmez, 1921’den itibaren İngiliz emperyalizmiyle ve diğer kapitalist ülkelerle ticaret anlaşmaları imzalamakta hiçbir sakınca görmemiş, “anti-emperyalist” propagandayı Komintern’in sırtına yıkarak “artık uslanmış bir devlet” olarak uluslar hiyerarşisindeki yerini kabul etmiştir.

Milliyetçilikle “sosyalizm”in ortaklığı esasen devletçilikten kaynaklanır. Elbette özel mülkiyetçi liberalizmin devletçiliğe geçiş yapması bir hayli zordur ama “ulusun esenliği”nden hareket eden milliyetçilerin ya da ulusalcıların, bir tür devletçilik olan 20. Yüzyıl “sosyalizmi”ne geçiş yapmaları hiç de zor değildir. Keza tersi de doğrudur. Devlet sosyalizmi, ulusalcılığa ve milliyetçiliğe tahmin edildiğinden de yakındır. Devlet “sosyalizmi” kurulan ülkelerin derhal milliyetçi bir pozisyona geçmeleri ve hatta 1970’lerin sonunda “sosyalist” Vietnam ile “sosyalist” Kamboçya’nın, “sosyalist” Sovyetler Birliği ile “sosyalist” Çin’i temsilen aralarında ölümcül bir “ulusal savaş”a girişmeleri bu durumu çok güzel izah eder.

“HEGEMONİK GÜÇ” TEORİSİ

Savran, kendi Sovyetler Birliği ulusalcılığını ve onun yedeğindeki Türk ulusalcılığını mantıklı kılabilmek için, devrimi ve sosyalizmi Sovyetler Birliğinin “hegemonik bir güç” olduğu teorisiyle izah etmeye çalışmaktadır.

Ona göre, “… emperyalist burjuvazi ile artık Sovyet Rusya devletinde cisimleşmiş (Abç, GZ) biçimiyle bir hâkim sınıf olarak örgütlenmiş olan uluslararası proletarya arasındaki uluslararası bir iç savaş” (s. 48) söz konusudur.

Savran’ın kendi tahayyül dünyasındaki hayallerden ibaret bu kısa sayılabilecek cümlenin dört yanlışı birden barındırabilmesi şaşkınlık vericidir. Ancak, “hegemonik güç” diye ifade edilebilecek teorisini belirginleştirebilmek için birkaç alıntı daha yapmam gerekiyor.

“Dönemin hegemonik gücü ve sınıfı (abç, GZ) olan Sovyet Rusya devleti ve onun hâkim sınıfı proletarya (abç, GZ)…” (s. 233)

“Anadolu’nun Sovyetleşmesi için Sovyet hegemonyası ve… Mustafa Suphi’nin önderliği gerekiyordu. (abç, GZ)” s. 240)

Kısaca özetleyecek olursam, bir “hâkim sınıf” olarak Sovyetler Birliği devletinde cisimleşmiş “Sovyet proletaryası” bu devlet aracılığıyla hegemonik bir güç oluşturmaktadır. Yani, sözün özü, proletarya iktidarı demek Sovyet devletinin hegemonyası demektir. İçeride ya da dışarıda kim bu “hegemonik güce” karşı çıkar ya da direnirse derhal “emperyalizm işbirlikçisi” ve “karşıdevrimci” damgasını yiyecektir. Has milliyetçiler bile kendi devletlerini bu ölçüde rakipsiz kılıp yüceltmemişlerdir. Bu “proletarya devleti hegemonyası”na karşı çıkmaya cesaret edecek var mı!

Savran, bu “hegemonik güç” teorisinin ardına gizlenen Sovyetler Birliği ulusalcılığına kendini o kadar kaptırmıştır ki, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra kurulan Rusya Federasyonu’nun da “bir hegemonik güç” olarak “emperyalizme karşı savaştığını”, “ABD-İngiliz önderliğindeki NATO”nun “Ukrayna aracılığıyla Rusya’ya savaş” (s. 416) açtığını ileri sürmektedir. Bu olayın çok yakın zamanda bütün dünyanın gözleri önünde nasıl cereyan ettiğini bilmesem inanırdım!

Sovyetler Birliği’nin ve onun devamı olan Rus Federasyonu’nun dünya çapında bir hegemonik güç olduğu doğrudur ama bu hegemonik gücün Sovyet ve dünya proletaryasının cisimleşmiş hali olduğu tamamen hayal ürünüdür.

Bu noktayı bağlarken “uluslararası iç savaş” deyimine de değineyim. Lenin, Sovyetler Birliği’nde İç Savaş sonuna yaklaşırken, bu “iç savaş” ortamını uluslararası plana taşımaya ve kapitalist ülkeleri “uluslararası iç savaş”la tehdit etmeye karar verdi ve bu deyimi Komintern’in II. Kongresinde ortaya attı. Oysa baştanbaşa yanlış bir deyimdi bu. İç savaş uluslar ya da devletler arasında olmaz, sadece ülkelerin içinde olur. Lenin’in o sırada, tartışılmaz otoritesine güvenerek bu deyimi ortaya atmasının nedeni, Sovyetler Birliği’nin içindeki hararetli iç savaş ortamını, ilk denemesi Polonya’ya karşı yapıldığı gibi, Avrupa’ya, hatta Asya’ya da yaymaktı. Böyle bir savaş ortamın doğmasından Sovyet devleti adına bir kâr beklentisi içindeydi. Fakat ne zaman ki, İç Savaş bitip Sovyetler Birliği NEP politikalarına yöneldi, kaçınılmaz olarak uluslararası planda da konsolidasyona gitti ve “uluslararası iç savaş”la tehdit ettiği İngiltere, Fransa gibi kapitalist ülkelerle anlaşmalar imzalamaya girişti. Bundan sonra da bir daha kimse “uluslararası iç savaş”tan söz etmedi. Savran hariç tabii!

DİLE YANSIYAN ULUSALCILIK

Dil, ideolojiyi ele verir. Sovyetler Birliği ve Türk ulusalcılığı savunucusu Savran’da da kitabın dili ideolojisini ortaya koymaktadır. Sayfa numaralarını izleyerek bazı örnekler vereyim.

“… milliyetçiler komünizmin anti-emperyalist kararlılığı dolayısıyla bu akıma katılıp, o andan itibaren daha yüksek bir enternasyonalizm aşamasına (abç, GZ) ulaşabilirler”miş. (s. 75) (Mihri Belli’nin de milliyetçilikle enternasyonalizmi birleştiren, buna benzer ünlü bir sözü vardı).

“… milyonlarca insan, haklı nedenlerle cumhuriyetin ve laikliğin geleceği konusunda ciddi kaygılar (abç, GZ) yaşıyor”muş. (s. 101)

“cumhuriyet düşmanları…” (s. 108, 110)

“… İngiliz uşağı…” (s. 118)

“İşte budur zilletin tarihi!” (s. 118)

“… emperyalizmin uşaklığı…” (s. 119, 134)

“Anadolu’da örgütlenen direnişi küçümseyen… bizden değildir.” (s. 119)

“BMM… selamlanmalıdır.” (s. 135)

Kullanılan dil de gösteriyor ki, Savran, Troçkizm limanından palamarları çözdükten sonra, ulusalcılığa doğru epeyce yol almış. Kitabın bazı bölümlerini okurken Mihri Belli’yi, daha kötüsü Yılmaz Özdil’i okuduğum zehabına kapıldım!

“PONTUS SOYKIRIMI” MUHAYYELMİŞ!

Sadece dil de değil. Öz olarak da ulusalcı bir bakış hâkim Savran’ın konuları ele alışına.

Anadolu’nun kadim halklarına karşı girişilmiş etnik temizliklere ve soykırımlara bakışında çok net yansıyor bu.

Savran, solun çeşitli eğilimlerini ele alırken en çok solun Anadolu’nun kadim halkları olan Ermeniler ve Rumlara karşı özellikle son yıllarda göstermeye başladığı duyarlıktan şikâyetçi. “Solun bir damarı… milliyetçiliğe karşı çıkmak için… soykırım, pogrom, etnik ayrımcılık vb örneklerini gündeme getiriyor”muş (s. 12)

“Liberalizmi Kemalizme tercih eden, ‘radikal demokrasi’ modasına uyan (Doğu Perinçek de “demokrasi budalaları” derdi! GZ), kimlik politikasını benimseyen, “… tarihi ulusal baskılara indirgemeye çalışan” sol, 23 Nisan gibi ulusal günleri küçümsüyormuş (s. 12). Oysa, “… emperyalizme karşı mücadele” ile “Anadolu ve Rumeli’nin yerleşik halkları arasında”ki mücadele “Milli Mücadele sürecinde bütünüyle iç içe geçmiş”miş (s. 21)

“Hem Rumlar hem de Ermeniler, Anadolu toprakları üzerinde emperyalizmin uzantısı durumuna düşmüşler” miş. “Anadolu Rumlarının örgütlü kesimleri, hem Anadolu’nun batısında hem de Pontus’ta, Yunanistan’ın beşinci kolu rolünü oynamaya başlamışlar” (s. 394)

Ermeniler de, “Cihan Harbi’nin sonlarında ve ertesinde… Anadolu topraklarında emperyalizmin aracı haline gelmiş”ler. (s. 394)

Karadeniz’deki “Rumlar emperyalizmin müttefiki olarak gerici bir rol oyna”mışlar. (s. 397)

“Rumeli’de ve (Trakya’nın doğusunda) ve doğu Karadeniz bölgesinde (Pontus olarak adlandırılan bölgede) Yunanistan’ın” ve “Taşnaksutyun örgütünün dış güçlerden destek alarak (abç, GZ) o yörelerde hâkimiyet elde etmesi bu topraklarda ulusal soruna çok karmaşık yeni boyutlar kat”mış. (s. 21)

“ ‘Pontus soykırımı’ kanıtlanmış bir olgu değil”miş. “Bugünkü verilere göre büyük ölçüde yalan”mış (s. 396) (Bir yankılama yaparak “uluslararası bir yalandır” diyebilir miyiz!!!)

Kürtlere gelince… “Kürt sorununu şimdilik erteliyor”muşuz (s. 392). “Ufkumuzu şimdilik Türk ulusu ile sınır”lıyormuşuz (s. 393)

Bu sefer de süvari albayı babamın emekli olduktan sonra elinden düşürmediği, Genelkurmay’ın bordo kapaklı “Harp Tarihi” kitaplarından birini okuduğum zehabına kapıldım! Gerçi, geçmiş zaman, çocukken şöyle bir göz attığım o kitaplar belki de daha ölçülü bir dil kullanıyordu.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ’Nİ SAVUNMAK DA VARMIŞ!

İnsan bir kere ulusalcılık rayına girince o yolda kaçınılmaz olarak hızla ilerler. Savran, “liberalizmle mücadele” adına “kuvvetler ayrılığını” eleştireceğim derken, Birinci Meclis’in doğrudan seçtiği İstiklâl Mahkemeleri’ni savunma noktasına kadar gitmiş. “Güçler birliği bu tür bir meclisin ana özelliğidir. Yasama, yürütme ve yargı, (abç, GZ) hepsi meclisin çatısı altında toplanmıştır.” (s. 116) “Bunun otomatikman anti-demokratiklik anlamına geleceğini düşünenler önce kendilerine sorsunlar; hâkimiyet kimdedir?” (s. 128)

Savran, buradan ilerleyerek BMM’yi Fransız Devrimi’ndeki Konvansiyon’a benzetmektedir (s. 128). Oradan, yasama ve yürütmeyi birleştiren Sovyet’e geçmektedir. (s. 129)

Tabii bunlar, burada uzun boylu üzerinde duramayacağım oldukça kapsamlı konular ama şu kadarını belirteyim ki, ne Fransız konvansiyonu’nun ne de 1917 Ekim’inden sonraki kukla Sovyetlerin özgürlükçü organlar olduğunu düşünüyorum. Kısacası, Savran’ın salladığı korkuluklar bende en ufak bir korku yaratmadı.

Ya BMM tarafından seçilen istiklal Mahkemeleri! İşte orada duralım. Yargı görece bağımsızlığa sahip değilse, kendisini seçen meclise bağımlı olacaktır ve onun adına kelle uçuracaktır. Bu, kesin bir gerçektir ve nitekim de öyle olmuştur. Bu cellat mahkemeleri 1920-22 arasında binlerce asker kaçağını (s. 230), 1925’deki Şeyh Sait isyanında ise binlerce kürdü sorgusuz sualsiz asmıştır.

Korkuluklardan korkmasam da, bu tür tam yetkili ve bağımlı mahkemelerden korkarım. İstiklal Mahkemeleri, bizim zamanımızdaki Sıkıyönetim mahkemelerini ya da DGM’leri mumla aratacak ölçüde gaddar organlardı.

ŞU “MUCİZEVİ” BELGE!!!

Savran, kitabın 277-382 sayfaları arasındaki aşağı yukarı 100 sayfalık bölümde Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi olayını ele alıp faraziyeler ileri sürüyor. Elbette, “faili meçhul” bir cinayette, somut kanıtlar yoksa hukuk alanında pek geçerliliği olmayan faraziyeler ileri sürmekten başka bir şey gelmez elinizden. Ne var ki, Savran, “olayı açıklığa kavuşturan bir belge”ye sahip olduğunu belirterek, faraziyenin ötesinde, elinde somut kanıt olduğunu ileri sürmektedir. Kitabın 277. sayfasından sonrasında, bu “belge” konusunda bir miktar heyecanlandığımı itiraf edeyim!

Savran, konuya, “Artık elimizde cinayetin İttihatçılarca işlendiğine dair kesin kanıt niteliği arz eden bir belge var” (s. 282) diye girmekte ve “Bu belgeyi birazdan açıklayacağız” (s. 282) demekte, ardından “Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katilinin Enver Paşa ve adamları olduğu, bu belge sayesinde kesin biçimde kanıtlanmıştır (vurgular kendisine ait)” diyerek noktayı koymaktadır.

Savran, “… bu belgeyi cinayetin 100. Yıldönümü vesilesiyle bir yazı için hazırlık çalışması esnasında keşfettik (abç, GZ) ve ilk kez o yazıda açıkladık” (s. 282) diye bir dipnot da düşmüş. 2021 yılı baharında Devrimci Marksizm dergisinde, yani iki yıldan fazla bir zaman önce yayınlanan bu yazıyı ben neden keşfetmedim diye ne kadar hayıflansam yeriydi!

Ne var ki, Savran’dan, bu belgenin ilk kez, yarım yüzyıl önce, 1971 yılında Şevket Süreyya Aydemir tarafından yayınlanmış olduğunu (s. 284) öğrenmek bende biraz hayal kırıklığı yaratsa da, belgenin “yarım yüzyıl boyunca… yanlış yorumlandığı” açıklaması (s. 285) yüreğime su serpti.

Sayfaları büyük bir heyecanla çevirmeye devam ettim. Savran’ın birkaç sayfa sonraki açıklamasından öğrendim ki, “mektuba” (yani belgeye) Ş. S. Aydemir’in Enver Paşa kitabından değil, Japon tarihçi Masayuki Yamauchi’nin, Türkçede 1995 yılında yayınlanan Hoşnut Olmamış Adam – Enver Paşa (Bağlam) kitabından vakıf olmuş (s. 288). Ne var ki, “tarihçilerin önemli bir bölümü” gibi “siyasi metinleri okumayı resmen” bilmeyen (s. 290) Yamauchi, sahibi “Küçük Talat” olan mektubu “bütünüyle yanlış” anlamış (s. 289).

“… birazdan katilleri ele veren belgede göreceğimiz gibi…” (s. 284), “Mustafa Suphi ve arkadaşlarının ölümünün sırrı” (s. 290) açığa çıkacaktır artık. İttihatçı Küçük Talat’ın meşum mektubu “ana damar tarihçiler kadar safdil olan bazıları anlayamasın” diye “ustalıkla yazıl”mış. Bu öyle bir ustalıktır ki, Savran ve arkadaşları “gerçek içeriğini” anlayana kadar “tam yüz yıl” geçmiş. (s. 292)

Bu kısmın fazla uzadığının farkındayım ama sorumlusu ben değilim. Savran, okurda epey bir heyecan yaratmak için topu orta sahada fazlaca dolandırmış.

Bu belge, daha önce de belirttiğim gibi, “Enver Paşa’nın en sadık adamlarından ‘Küçük’ Talat (Muskara) olarak anılan İttihatçının Trabzon’dan 14 Mayıs 1921’de Enver’in amcası olan ve o sırada Gürcistan Tuapse’de bulunan Halil Paşa’ya yazdığı bir mektuptur” (s. 284). [Bilmem Halil Paşa’yı hatırladınız mı? Yukarda, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın Kızıl Ordu tarafından işgalinin ele alındığı bölümde kendisinden işgalcilere yardımcı olan Osmanlı askerî birliklerinin komutanı olarak söz edilmişti.]

Savran’ın açıklamalarına göre, mektubun içeriğinde şu noktalar dikkati çekmektedir:

  • Küçük Talat, Mustafa Suphi ve heyetinin “hüsn-ü kabule mazhar” olarak karşılanmasının, “Kazım Karabekir’in bir manevrası” olduğunu (s. 285) belirtmektedir ki, her ne kadar Küçük Talat’ın bunu, dikkati İttihatçıların üzerinden Ankara’ya kaydırmak için yaptığı düşünülebilirse de, aşağı yukarı ben de aynı kanıdayım;
  • Küçük Talat mektubunda, M. Suphi ve yoldaşlarının, “softalar gürûhünden müteşekkil bir hey’etin arzusu dahilinde halk tarafından… pek feci bir tecavüz ve istiskale” uğradığını (s. 286) yazıyor ki, bu da bilinen bir gerçektir.
  • Mektupta, “Trabzon’a kadar her kasaba ve köyde yine Hükümetin ve Müdafa’a-i Hukuk Hey’etlerini vücûde getiren bir takım zorbaların teşvikatı ile… hakarete uğradıklarını” (s. 286) söyleniyor. Burada, Küçük Talat’ın, hükümet ve Müdafai-Hukuk cemiyetine özellikle vurgu yapması, dikkati onların üzerine çekmek istediğini düşündürse de, söyledikleri gerçeğe hiç de aykırı değildir.
  • Küçük Talat, Trabzon’a gelen M. Suphi heyetinin burada da hakarete uğradığını ve “Hükümetçe daha evvel ihzâr edilen motora irkâp edildi”ğini (s. 286) belirtmektedir. Bu nispeten gölgede kalmış bir iddiadır. Bugüne kadarki bilgiler, motorun yerel mütegallibeden Yahya Kaptan tarafından temin edildiği yönündeydi. Fakat motor pekâlâ hükümet tarafından da temin edilmiş olabilir. Yani Küçük Talat’ın bu noktadaki iddiasında yadırganacak pek bir şey yok.
  • Küçük Talat, “Motora başıbozuk elbisesi giydirilmiş asker ve jandarma”nın (s. 286) çıkartıldığını yazmaktadır ki, bu da hiç yabana atılamayacak son derece önemli bir iddiadır.
  • Bundan sonra Küçük Talat, hepsi de o zamanki hükümetin sorumlu mevkilerinde bulunan şahısları, katliamın sorumluları olarak saymaktadır (s. 286). Elbette, bu şahısların arasında tek bir İttihatçının olmaması, beyanının doğruluğu hakkında kuşku uyandırmaktadır ama bu, saydığı isimlerin cinayet zanlısı olmasını önlemez.
  • Küçük Talat, belki de yine dikkati ittihatçılardan ve kendi üzerinden uzaklaştırmak için, Erzurum Valisi Hamid’i “müşevvik” olarak nitelendirdikten sonra, “Şark Cephesi kumandanı Kazım Karabekir isteseydi elbette buna mani olurdu” (s. 286) diyerek çok önemli bir gerçeğe dikkat çekmektedir. Gerçekten de zanlıların içinde, işgal ettiği mevki itibariyle olayı önleme yetkisi olan en önemli şahsiyet Kazım Karabekir’dir. Kazım Karabekir’in Ankara ile doğrudan temas ve emir-komuta ilişkisi içinde olduğu dikkate alınırsa, katliamın esasen Ankara’yla bağlantılı olarak planlandığı kuşkusu, kanıtlamasa bile son derece kuvvetlenmektedir.
  • Küçük Talat’ın bundan sonraki paragrafta kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak söz etmesi ve Yahya Kaptan’ı olayın dışındaymış gibi göstermeye çalışması (s. 287), elbette kendisini, Yahya Kaptan’ı ve diğer İttihatçıları cinayetten aklama amacına yöneliktir ve pek inanılacak tarafı yoktur.

Ne var ki, Savran’ın, mektubun tamamından, yakında Sovyetler Birliği’ne gidecek olan Küçük Talat’ın, “hem Türk komünistlerinin, hem de Rus komünistlerinin… kendisini Mustafa Suphi’nin katili olduğu için dişleriyle paramparça etmelerine karşı tedbir (vurgular Savran’a ait)” aldığı ve “aslında Mustafa Suphi ve arkadaşlarını ben öldürttüm ama şimdi sen sağa sola tersini söyle” (s. 291-292) sonucunu çıkartması bana zorlama gibi geldi. Sovyetler Birliği’nde madem kendini böylesine ölümcül bir tehlike bekliyordu, buna karşı imalı mektuplar yazarak ne kadar önlem alabilirdi ki.

Savran’a göre, bu mektup “bir itirafname olarak okunmalı”ymış. “Bu, mahkeme önünde bir ikrar belgesi (vurgular Savran’a ait) olarak anılır”mış. “Belgeyi okumayı bilen için Küçük Talat kendi suçunu ve muhtemelen daha geniş olarak İttihatçılığın ve Enver Paşa’nın suçunu itiraf etmiş oluyor”muş.” (s. 296). “Küçük Talat’ın cinayet mahallinde baş örgütleyici konumunda olduğu bizce bütünüyle sübut bulmuştur” (s. 316). Peki, Savran bu kadar uyanık da, konspirasyon konusunda o kadar usta olan Bolşevikler, Halil Paşa’nın eline geçmeden Çeka ya da GPU ajanları tarafından okunduğu kesin olan mektubun ne amaçla yazıldığını anlamayacak ve şifrelerini çözemeyecek kadar aymaz mıydı? Anladığımız kadarıyla, sonrasında Sovyetler Birliği’ne vasıl olan Küçük Talat’ı “dişleriyle paramparça” etmemişler!

“Savcı” konuştu, “sanığa” “suçunu itiraf etmek”ten başka bir yol görünmüyor! Ne yazık ki, Savran’ın yönelimi bana Moskova Yargılamaları’nın ünlü savcısı Vişinski’yi hatırlattı!

Sayfalar boyunca okuru “belge belge” diye meraklandırdı, sonunda dağ fare doğurdu!

Ancak, mesele bununla bitmiyor. Savran’ın esas amacı sadece Küçük Talat ya da Enver Paşa’yı sanık sandalyesine oturtmaktan ibaret değil. Esas amaç, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını sanık sandalyesinden kaldırmak. Savran, sonda söyleyeceğini daha baştan söylemiş zaten:

“28-29 Ocak katliamının… azmettiricilerinin Mustafa Kemal ve arkadaşları olmadığını düşünüyoruz. Bu son on iki yılda bizim düşüncemiz hep bu katliamı Enver Paşa çevresinin düzenlemiş olduğu yönünde biçimlendi.” (s. 282)

İttifak yapmayı düşündüğün gücü suçlarından arındırma operasyonu değil de ne bu!

Ve…

“Ankara hükümetinin başındaki Mustafa Kemal ve Ankara hükümetinin bölgedeki en güçlü temsilcisi Kazım Karabekir, bu cinayete uygun ortamı yaratmaları dolayısıyla, hukuki terimle ferî olarak (yani ikinci derecede, GZ) suçludurlar (vurgu kendisine ait).” (s. 326) Ankara sadece “şiddete teğet” (s. 327) geçme politikası izlediği için “ikinci derece” suçlu oluyormuş. Kirov cinayetinde rol alan GPU şeflerinin, o sırada öyle gerektiği için “feri fail” olarak küçük cezalar almalarına (gerçi Büyük Temizlik sırasında idam edildiler) fazlasıyla benzemiyor mu?

Savran, sadece Ankara’yı değil, Moskova’yı da sorumluluktan kurtarmak için çok uğraşmış.

Ona göre, “Mustafa Suphi’lerin ölümünden sonra Sovyet Rusya’nın önce uzun süre sessiz kalması, sonra da Mart ayında Ankara ile bir anlaşma imzalaması eleştiriye açık”mış. (s. 342-343)

İttihatçılar ya da başkaları söz konusu olduğunda son derece ağır bir dille esip üfüren Savran, Sovyetler Birliği yönetimi söz konusu olunca aniden kibarlaşıvermektedir. Dahası, Sovyet yönetiminin ve Lenin’in, M. Suphi’nin Türkiye’ye gönderilmesini ağırdan alması, M. Suphi ve arkadaşlarının gereksiz bir şekilde oyalanması ya da uygunsuz koşullar doğduğu halde heyetin gitmesine bigâne kalınması gibi ağır hataları Komintern Şark Bürosu şefi Yelena Stasova’nın sırtına yıkarak işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır. Ahmet Kardam’ın Mustafa Suphi-Karanlıktan Aydınlığa (İletişim, 2020) kitabında Şark Bürosu’nun ve Stasova’nın ağır sorumluluğu, SBKP Merkez Komitesi’nin sorumluluğu örtbas edilmeden doğru bir şekilde ele alınmıştı. Ne yazık ki, Savran, konuyla yakından ve doğrudan ilgili bu önemli kitaptan tek kelimeyle söz etmemiş, bunun yerine, uyduruk ve hayali bir “Radek-Zinovyev-Stasova ekibi” (s. 370) yaratarak Moskova’nın sorumluluğunu minimize etmeye çalışmış. Oysa Stasova, “merkez”in sadık ve dogmatik bir elemanıdır. Onun, Lenin’den bağımsız ayrı bir ekip kurması sadece bir kurmacadan ibarettir.

***

Bence Savran, Troçkizmden biraz bıkmış ama istenmeyen bir izdivacı sürdürmek zorunda olan eşler gibi ondan resmen ayrılmak yerine, evliliği revize ederek sürdürme yoluna gitmiş. Yukarıdaki görüşlerinin bildiğimiz Troçkizmle benzerliği çok az.


Gün Zileli: 24 Ekim 1946, Ankara doğumlu. 1968 gençlik hareketinde yer aldı. 1990 yılında İngiltere’de sığınmacı oldu. 1992 yılında anarşizmi benimsedi. 2000’li yıllarda altı kitaptan oluşan otobiyografisini yazdı. Romanları, özellikle Sovyetler Birliği’ndeki Gulag kampları hakkında biyografik çevirileri var.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gün Zileli Arşivi