Sol’un geçmişteki takıntıları…

Solu, bugün de toplumsal mücadelenin önemli bir öğesi olarak görüyorum. Geçmişteki hatalar düzeltilmelidir ki, bugünkü mücadele daha rahat zeminde yürütülebilsin. O zaman, geçmişteki solun takıntılarına ve bu takıntıların kalıntılarına geçebiliriz.

Sık sık duyuyorum, kimi arkadaşlar, “senin Sol’dan başka derdin yok mu? Durmadan sola vuruyorsun” diyorlar.

Birincisi, eleştiriyi “vurma” olarak değerlendirmek oldukça muhafazakâr bir bakış açısıdır. İşin aslı, bir düşünceyi “vurmak” istiyorsanız onu eleştiriden azade tutun!

İkincisi, sol kökenden geldiğim için öncelikle solu değerlendirmem çok doğaldır.

Üçüncüsü, solu, bugün de toplumsal mücadelenin önemli bir öğesi olarak görüyorum. Geçmişteki hatalar düzeltilmelidir ki, bugünkü mücadele daha rahat bir zeminde yürütülebilsin.

O zaman, geçmişteki solun takıntıları ve bu takıntıların bugünkü kalıntıları konusuna geçebiliriz…

ANARŞİZM ve SOL

1960’lı ve 1970’li yıllarda, hatta 1980’li yıllarda da artarak, solun anarşizme karşı tutumu, önce görmezden gelmek (60’lar), sonra “deli muamelesi yapmak ve alaya almak (70’ler), daha sonra da dünyada anarşizme ilişkin ne kadar tevatür varsa anarşizmin üstüne boca etmekti (80’ler ve 90’lar).

1960’larda anarşizm diye bir şey duyardık ama ne olduğunu katiyen bilmezdik. Sol ideoloji merkezleri ise bu konuda sadece, örneğin Stalin’in Anarşizm mi, Sosyalizm mi türü çok düzeysiz broşürlerini basarlardı. Bakunin ve Kropotkin’in adlarını duyardık ama fikirlerinin ne olduğunu bilmezdik. Sol saflarda bu konudaki bilgisizlik şayialarla beslenirdi. Anarşist, “bozguncu”ydu, “örgüt yıkıcısı”ydı, sağa sola “bomba atardı”.

1970’lerde, sol silahlı eylemlere girip egemenler tarafından “anarşist” damgasını yiyince anarşizme ilişkin “şiddet” içeren suçlamaları bir kenara bırakmak zorunda kaldı ama bu sefer, değişmeyen “örgüt yıkıcılığı”yla birlikte başka tevatürler ortaya sürüldü. Anarşizm “bireycilik” demekti, sola göre bireycilik bencillikle ve “mücadele kaçaklığı” ile aynı şeydi.

80’lerde anarşizm Türkiye’de biraz daha vücut bulur olunca sol, anarşizme “çöp bidonu” muamelesi yapmaya başladı. Anarşistler pisti, pasaklıydı, 1990’lı yıllarda, Londra’daki Day-Mer’de yüzüme karşı, anarşistlerin “sidikli” olduğunun söylendiğini bile hatırlıyorum.

Zamanla sol da bu tür ciddiyetsiz suçlamaların saçma olduğunu görerek anarşizmi daha gerçekçi noktalardan eleştirmesi gerektiğini kavradı tabii. Bugün durum aşağı yukarı budur.

TROÇKİZM ve SOL

Troçkizm, bizatihi soldan gelen bir akım olmasına rağmen, özellikle 1930’larda ve 1940’larda Stalinizm ve Komintern geleneği tarafından öylesine şiddetle dışlanmış ve ezilmişti ki, Stalinizmden beslenen 1960 ve 1970’ler Türkiye solunda Troçkizm baştan dışlandı ve “aşağılık lağım faresi” muamelesi gördü.

O yıllarda “Troçkizm” ya da “Troçkist” dendiğinde, biz solcular şeytan görmüş gibi olurduk. Zaten ortalıkta da pek görünmezlerdi. Troçkizm, “hain” olmakla eş anlamlıydı. Bu tecrit ortamında, hiçbirimizin aklına, “yahu, neymiş bu Troçkizmin suçları?” diye sormak gelmezdi. Özellikle, zamanın ünlü kateşizm kitabı Sovyetler Birliği Komünist Partisi (B) hepimizi şartlandırmıştı.

Buna rağmen, Türkiye solunda, çok az sayıda Troçkist entelektüel inatla varlığını sürdürdü, küçük yuvarlar halinde sol hareketin periferisinde ısrarla tutundular. Buzul çağında donup kalmış hücreler gibi “buzların çözülmesi”ni beklediler, 80’lerde Stalinist solun yenilgiye uğramasıyla ve ’68 kuşağından bazı arkadaşların Troçkizme yönelmesiyle birlikte Troçkizm bir siyasi hareket olarak var olabilmek için rüştünü ispatladı.

Solun, Troçkizme karşı tek argümanı “hainlik”ti ama bu “hainlik”in sosyalizmi kana bulayan Stalinizme karşı çıkmaktan ibaret olduğu anlaşılınca bu argüman da etkisini yitirdi.

MİLLİYETÇİLİK (KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ) ve SOL

Bizatihi sol, enikonu hâkim ulus milliyetçisi ve ulusalcısı yönelimlere sahip olmasına rağmen, Türkiye’deki ezilen halkların (örneğin Kürtlerin) haklarını savunma girişimine “milliyetçilik” yaftası asmaktan geri durmamıştır.

Aslında burada ideolojik kıskançlıktan çok, örgütsel kıskançlık söz konusudur. Eğer Kürtlerin ve diğer milliyetlerin ulusal hakları savunulacaksa, bunu yine Türk solu, malum “ulusların kaderlerini tayin hakkı” (UKTH) Leninist formülasyonu çerçevesinde yapardı. Kürtler ya da başka milliyetler haklarını kendileri savunmaya kalkışmamalıydılar. Bu, örgütün tekelciliğini sarsan “azınlık milliyetçiliği”ydi ve aynı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi “bölücü” olarak görülüp kınanmalıydı.

Bu konuda doğrudan kendi deneyimimden, Havariler’de (s. 379-381) anlattığım bir olaydan kısaca söz etmenin epey kavratıcı olacağını düşünüyorum. TİKP’nin Diyarbakır örgütünde bazı arkadaşlar, partinin hâkim Türk milliyetçiliğine başkaldırmış, bunun üzerine bizzat ben, “parti komiseri” olarak bu “isyanı” bastırmak üzere Diyarbakır’a gönderilmiştim: “Merkeziyetçi Marksist partilerin, ulusal ‘azınlıkların’ her an ‘milliyetçi sapma’ içinde olacaklarına ilişkin saplantıları bizde de mevcuttu. Partinin kendisinin ‘Türk milliyetçiliği’ sapması içinde olmasının bir ehemmiyeti yoktu herhalde. Hatta bu, ‘sapma’ da sayılmazdı. Amma velakin ‘Kürt milliyetçiliği’ çok tehlikeliydi.” (Havariler, s. 379). “Çatık kaş, asık surat, paylayıcı bakış, otoriter yürüyüş, yönetici ciddiyeti, merkeziyetçi bağışlayılıcılık”la (s. 379) geldiğimiz Parti binasında iki günlük bir “düello” yaşandı ve sonunda “Kürt milliyetçiliği” benim tarafımdan, klasik Stalinist terimle, “Parti’nin önünde diz çökmeye” davet edildi. Böyle buyurmuştu “Tanrı” konumundaki Parti.

Kürt sorunu iyice dal budak sarınca, “milliyetçiliğe” karşı hassas sol örgütlerin her biri mecburen kendi içlerinde “UKTH” ya da “Kürt” seksiyonları kurma gereği duydular. Önlemeye çalış, önleyemezsen içine gir ya da başına geç! Ankara valisi Tandoğan ne demişti: “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz.”

FEMİNİZM ve SOL

Aynı süreçler, 1980’e doğru yükselişe geçen feminizmle ilgili olarak da yaşanmıştır.

Sol partilerin mücadelesine fedakârca katılan kadın arkadaşlar, Avrupa’dan Türkiye’ye gelip çarpan feminizm dalgasıyla “kadın sorunu”nu gündeme getirince sol örgütlerin üst yönetimleri daha başından ciddi bir “ideolojik” sorunla karşı karşıya kaldıklarını anladılar ve takkelerini önlerine koyup derin derin düşünmeye başladılar.

Feminizmle baş etmek diğer “sapkın akımlar”la baş etmek kadar kolay olmayabilirdi. “Gökyüzünün yarısını” omuzlarında taşıyan kadınlar, örgütlerde bundan da fazlasını yüklenmişlerdi. Maazallah, feminizm “yangını” sosyalizme rakip bir ideoloji olarak yayılırsa, yayılması engellenmezse, “yangın” hızla her yeri sarabilirdi. Bunun için, feminizm derhal “burjuva ideolojisi” olarak damgalanmalı, bu akıma kapılan “kadın arkadaşlar” derhal “korunmaya” alınmalıydı. Nasıl?

“Feminizm mikrobu” bulaşmış olanlar derhal “karantina”ya alınır, “halk mahkemesi” adı verilen özel oturumlarda feminizm konusunda sorgulanır ve “mikroptan arınmaya” yatkın olmayıp inat ettikleri görüldüğünde de kızağa çekilirlerdi.

Feminizmin böylesi NKVD yöntemleriyle engellenemeyeceği anlaşıldığında ise, “ideolojik önderlikler” bu sefer, “kadın meselesini burjuva ideolojisi olan feminizm değil, sosyalizm çözer”den, “biz de feminizme taraftarız aslında, kadın meselesini birinci plana koyuyoruz” türküleri söylemeye geçivermişlerdir.

Sosyalist hareketlerin “ideolojik üretim” merkezleri bol bol “oportünizm” sözcüğünü kullanırlar ama ideolojik oportünizmde kimse onlarla aşık atamaz!

EŞCİNSELLİK ve SOL

Bütün dönemler boyunca solun en büyük tabusu eşcinsellikti. 1960’lı yıllarda büyük bir cesaret göstererek eşcinselliklerini açıklayan birkaç arkadaş dışında soldaki eşcinsel arkadaşlar bu kimliklerini uzun yıllar gizlemek zorunda kalmışlardır.

Bazıları ancak ülke ve örgüt dışına çıktıktan sonra comeout yapabilmişlerdir, çünkü başlarına geleceği çok iyi biliyorlardı. Bu “hastalığa” yakalandıkları bilinirse sol harekette asla barınamazlardı.

Pravda’nın 23 Mayıs 1934 günlü nüshasında Gorki’nin eşcinsellikle faşizmi özdeşleştiren makalesinden ve aynı yıl Sovyetler Birliği’nde “erkekler arasındaki eşcinsel ilişkiyi beş yıllık çalışma kampı cezası”na mahkûm eden yasanın kabul edilmesinden itibaren eşcinselliğin baskı altına alınması solda gelenek haline gelmiştir. Oysa 1917 Ekim’inden 1930’lara kadar uygulanan, eşcinselliğe ve evlilik dışı kadın-erkek ilişkilerine özgürlüktü.

Buna ek olarak, Türkiye’de sol, “halkımız ne der?” popülizminin kurbanı olmuştur, yoksa eşcinselliği, feminizm örneğinin tersine, kendine rakip olarak görmüş falan değildir. Genelde popülist olan sol, kendine mümkün olduğu kadar eril bir görüntü vermeye büyük özen göstermiştir. Öyle ya, “halkımız”ın desteğini alacaksak en az onun kadar “erkek” bir görüntüye sahip olmalı, hatta “kadınlarımızı” da cinsellikten azami ölçüde uzak bir giyim ve görünüm içine sokmalıydık.

Neyse ki, bu “erillik” merakı, 1980’li yıllarda, esas olarak feminizmin ve ardından LGBTİ+’nin mücadelesiyle yıkıldı. Bugün sol, en azından eski homofobik yaklaşımlarından bir miktar uzaklaşmış durumda.

Her şeye rağmen, solun kendisi değil ama galiba zaman hallediyor bazı şeyleri.


Gün Zileli: 24 Ekim 1946, Ankara doğumlu. 1968 gençlik hareketinde yer aldı. 1990 yılında İngiltere’de sığınmacı oldu. 1992 yılında anarşizmi benimsedi. 2000’li yıllarda altı kitaptan oluşan otobiyografisini yazdı. Romanları, özellikle Sovyetler Birliği’ndeki Gulag kampları hakkında biyografik çevirileri var.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gün Zileli Arşivi