Seçim iyi organize edilmiş bir eşitlik ritüelidir

Oy hakkı üzerinden o toplumdaki tüm haksızlıklar, yolsuzluklar, soygunlar ve eşitsizlikler sıfırlanır. Kürt ve Türk’ün, Alevi’yle Sünni’nin bir oy hakkı vardır, öyleyse bunlar eşittir. Yönetim oy üzerinden ülkedeki zulmün üzerini örter.

Seçme hakkı o ülkedeki ulusa aidiyetin bir işareti ve aynı zamanda yurttaş olmanın belgesidir.[1] Yani sadece o ülkenin yurttaşlarının oy hakkı vardır. Günümüzde vatandaşlık satma/satın alma tartışmasında, Suriyeli göçmenlerin oy hakkı edinmesinde de bu kişilerin eşit yurttaş olma/olmama hakkı tartışılıyor. Eşitlik zor ve aldatıcı bir mesele... Yani seçme hakkı olmayan o ulusa ait sayılmıyor. Seçme hakkı her insana matematiksel bir eşitlik sunar: Zengin fakir, yaşlı genç, köylü kentli, dinci laik... Her insanın bir oy hakkı vardır ve her oyun değeri eşittir. Yani 1=1=1’dir. İşte birkaç senede bir kullanılan bu hak yıllarca ezilmiş olanlara ezmiş olanlarla eşit olma duygusu verir. Her insanın sadece bir oy hakkının olması da ayrıca bu duyguyu pekiştirir.

Oy hakkı üzerinden o toplumdaki tüm haksızlıklar, yolsuzluklar, soygunlar ve eşitsizlikler sıfırlanır. Kürt ve Türk’ün, Alevi’yle Sünni’nin bir oy hakkı vardır, öyleyse bunlar eşittir. Yönetim oy üzerinden ülkedeki zulmün üzerini örter. Seçim gününün demokrasi şöleni gibi sunulması bu aldatmacayı güçlendirir. Seçim iyi organize edilmiş bir eşitlik ritüelidir: propaganda, mitingler, seçim yasakları, gizli oy verme, sadece bir oy verme=oyun değerine vurgu, oyların sayımı, korunması, seçim sonucunun açıklanması, nihayetinde birilerinin zafer veya düello kazanması, yenilenin bahane bulması...

Yenilgi kültürünün gelişkin olmadığı, yenilginin verdiği yetersizlik duygusuyla ve yenilginin narsistik incinmesiyle baş edebilme olgunluğunun olmadığı kültürler bahane geliştirir. Bahane kültürü eleştiri kültürünün oluşmasını engeller. Eleştiri, sorumluluk almak, sorunu çözmeye çalışmak, yani değişimi zorlamak demektir. Bahane kültürü kişinin eylemliliğini de engeller. Seçim üzerinden örgütlenen matematiksel eşitlik sonunda matematiksel demokrasi fikrine götürür. Matematiksel demokraside 3 oy 2 oydan daha fazla olduğundan 3 oy alanlar iktidara gelir ve bu sayısal demokrasi çok adil olarak algılanır ve kalabalık olanları (çoğunluğu) iktidara taşır. İşte matematiksel demokrasilerde yönetilenler seçimlerde yöntenlerin ayaklarına gelmesini önemlilik/değerlilik olarak görürler. Yani yönetenlerin köylerine/kasabalarına/ayaklarına oy için gelmesini üstünlük olarak görür ve narsistik bir zirve olarak yaşarlar.

Politikacılar burada halkı yüceltmeyi abartırlar. Halk da zaten inanmak istediğine, üstün, değerli olma fikrine çok yatkındır. Seçim üzerinde aslında pek de fazla etkinliği olmayan halk (gösteri bile yapması başını belaya sokabilir) en etkin olma halini bu seçimlerde yakalar. Bazen mantık sınırlarımızı zorlayan ve bu kadar kötü yöneticileri halkın neden seçtiği sorusuna bulunacak cevapta bu noktayı göz ardı etmemek gerek.

Kısacası zalim bildiğimiz insanları halk seçme hakkı üzerinden ve bu hakkın kullanımında yaşanan eşitlik/önemlilik meselesinden ötürü yeniden bile bile seçer. Mantıklı değil gibi görünen bu meselenin bana göre mantığı şu: Eşitsizlik büyük bir haksızlık gibi yaşanır. Halkın bu haksızlığı değiştirme şansı çok sınırlıdır. Bu haksızlığın bir yanıyla dini kurallar ve kavramlar üzerinden, yani ilahi adaletle giderileceğine inanılır ve adalet kutsala/tanrıya havale edilir. Dünyevi mesele ahirete havale edilir. Bu tehir belirli rahatlama sağlar: Mutlak adalet, mutlaka yerini bulacaktır. Bu inanç adaletsizliği yaşayan kişinin/halkın adaletsizliği gidermek için etkin olma isteğini frenler. Ayrıca adaletsizliğin ve eşitsizliğin yarattığı öfke seçimlerde yaşanan eşitlik ve adalet duygusuyla da azaltılır. Düzen de yoluna devam eder... Boyun eğen ve hiç gücü olmadığını sandığımız mazoşistin oyunun başındaki belirleme, senaryoda etkili olma gücü burada kendini gösterir.

EŞİTLİK YANILGILARI

Eşitliğin olmayacağı, gelişmenin bir illüzyon olduğu fikri[2] aslında aşırı sağ hareketlerin iddiasıdır. Kendilerini üstün sayan ırkçılar eşitliğe karşı çikarlar.[3] Burada konu ettiğim eşitliğin bazı anlamlarının tartışılması. Eşitlik çabasının kötüye kullanılması. Eşitlik, aynılık ve eşit olma çabası da aynılaştırma mücadelesi değil aslında.

Tarih yaşanan olay ve bunlara yapılan yorumlardır. Her çağ yeni sorular ve duyarlılıklar getiriyor. İşte bu yeni’yle tarihe yeniden bakılıyor. Bu realite, yaşanan olaylar aynı olmasına rağmen, aynı tarihi yeni ve başka yazmayı zorunlu kılıyor... Tarih yeniden ve yeniden yazılıyor. Aydınlanma sonrası insan hakları, kadın hakları, hayvan hakları, çocuk hakları, azınlık hakları da önemsenmye başlandı. Dinler ve kültürler tarihine bu mercekle bakıldı ve yeni tarihler yazıldı, yazılıyor. Bu haklar genelde dinlere karşı mücadelelerle kazanıldı ve kazanılıyor.

Dini savunanlar da kendi tarihlerinde bu hakların olduğuna dair ip uçları bulmaya çalışıyorlar... Müslümanlar insanlar arası eşitliğe Kabe’deki yaşananları örnek gösteriyorlar bazen. Kadın erkek, yaşlı genç, beyaz siyah, zengin yoksul... Aynı giysileri giyen ve böylece insanlar arasındaki farklılığı minimalize eden büyük bir grup. İnsanlar bu ritüelle aidiyetlerini güçlendirirken aynı zamanda çeşitli ülkelerden gelen insanların oluşturduğu kocaman bir grubun üyesi olmanın yücelik ve muhteşemlik duygusu da yaşıyor olmalılar. Eşit olma duygusunu yaratmanın en etkili ve kolay yolu insanları aynılaştırmak, bireysel olanı, kişisel özellikleri en aza indirmeye çalışmak galiba... Kültür Devrimi sonrası Çin’de benzer şeyler yaşanmıştı. Tek tip giyinmek insanları aynılaştırıyor ama eşitlemiyor genelde.

Durumun yarattığı eşitlik duygusu olarak adlandıracağım bir hal bu. İnsanlar arasında eşitlik olmamasına rağmen yaşadıkları andan ötürü kendilerini o gruba ait herkesle eşit saymaları. ‘Olanı biteni kaçırmama’ (Erlebnisgesellschaft) durumlarında da benzer bir fenomen var. Gittikleri konserde, futbol maçında aynı takımı tutanların ruh hali... Tıkanmış bir trafikte zengin ve yoksul beklerken yaşadıkları olayın aynılığından ötürü insan kendisini aynı durumu yaşayanla eşit sayıyor. Trafikte kendisi gibi bekleyen diğer kişinin zenginliği onun yolunu açmıyor yani.

Bu durumlar eşitlik duygusu vermesinde rağmen eşitlik yaratmıyor. O durumun sonrasında hayattaki eşitsizlikler, sınıfsal eşitsizlikler sürüyor. Kabe ziyaretinin hemen ardından kalınan oteller o insanları realiteleriyle yüzleştiriyor. Cariyelerle, kölelerle efendileri kutsal kitaplar bile eşit saymıyor yani... Ölüm ve ahiret de kutsalın sunduğu eşitlik konseptleri. Her insanın ölümlü olması kaçınılmaz eşitlik gibi görülebilir. Ama dikkatlice bakınca ölümde de eşitsizlik var. Yoksul ve zengin ülkelerdeki çocuk ölümleri, yaşam beklenti süreleri karşılaştırıldığında ölümdeki eşitlikte de eşitsizlik olduğu ortaya çıkar. Eşit olamayanlara tanrının tesellisi de ahiretteki eşitlik ve adalettir.

Bir başka eşitlik algısı, bir tür teatral eşitlik var: Ramazanlarda, seçim öncesinde sahnelenen bir politik ritüel var. Yoksul birinin evinde yer sofrasında bağdaş kurup oturan ve böylece yoksulla eşitlendiğinin pozunu veren ve eşitliği sahneleyen politikacıyı düşünelim. “Ben sizden biriyim” ya da “ben sizinle eşitim”... Fotoğraflar çekildikten hemen sonra biten eşitlik. Burada bu eşitlik gösterisi proğramlanır, yoksul seçilir, programın genel bir akışı vardır. Amaç zengin ile yoksul arasındaki temel farkın ortadan kaldırılmaya çalışılmasıdır. Yani bu tür gösterilerin ritüelize bir yanı vardır.

Ritüelin de en önemli işlevlerinden biri zaten gruplardaki yırtıkları yapıştırmak, farklılıkları kapatmak ve gruptakiler arasında köprü oluşturmaktır.[4] Ritüele katılanlarda aidiyet oluşur. Bu tür sahneler yoksulu zengin yapmıyor ama o yoksulu ritüelin bir parçası yapıyor ve o kişi kendisini önemli bir olayın, organizasyonun parçası olarak görüyor. Önemli bir olayın önemli kişisi olmanın ve önemli bir politikacıyla televizyonlara çıkmanın narsizmini de yaşıyor... Bu şovun sofrada olması, oralitenin anlamı ve Totem ve Tabu’da Freud’un sözünü ettiği faillerin/katil oğulların katlettikleri babayı yemekle kendilerine katmaları da unutulmamalı. Ayrıca oralite, yemeğin agresyon azaltıcı etkisi de gözden kaçırılmamalı...

İTAAT VE MAZOŞİZM

Mazoşizm ilk önce ailede, ilk çocukluk yıllarında öğrenilir. Çocuğu kendi dışında bir varlık görmeyen ve onun öteki olmasına saygı duymayan, çocuğu malı gören, onu kafasına göre şekillendiren, çocuğu çocuktan yola çıkarak değil de kendi kafasına göre yetiştiren bir kültürde mazoşizm işte bu dinamikte içselleştirilir. Çocuk kendini geri iter, kendisini ihmal eder ve kendisini şekillendirenlerin sunduğu şekle uyar. Bir tür arka teker, yani kopya olur...

İtaat etmek, boyun eğmek, biat etmek mazoşist renkler taşır. Çocuk kendisinin reddini kötü olarak algılamakta zorlanır çünkü anne ve babasının kötü insanlar olduğunu kabul etmek istemez ve bu kişileri kendi içinde iyi olarak korumaya çalışır. Mesela anne/babanın çocuğu kendilerince şekillendirme çabasını çocuk kötülük olarak gördüğünde kötü insanlarla yaşadığı realitesini kabul etmek istemez. Burada çocuk yaşadıklarını tercüme ya da pozitif anlamlandırmadan geçirir. "Annem babam bu kötülüğü benim iyiliğim için yapıyorlar. Annem babam aslında iyi kişiler." Böyle bir tercümeyle çocuk yaşadığını da olumlu olarak görür. "Bana beni sevdikleri için kötü davranıyorlar." Kötünün iyi olarak ve güzel olarak yaşanması yani. Burada mazoşizmden söz edilebilir. Çocuk sonra da itaat, kendisini reddetmeyi, kendi yerine anne ve babanın zorladığını koymayı ilk mazoşist deneyimler olarak görebiliriz... İtaatte, boyun eğmede kendinin inkârı, kendini yok sayma, sembolik yok etme vardır ve bu ağır bir sembolik şiddettir.

Boyun eğmek inciticidir. Her ne kadar çocuk bağımlılığından ötürü bu durumu relative ederek katlanabilir hale getirmeyi denese de acı verir. Üstelik bir de size acı veren en yakınınız, en güvendiğiniz, en bağımlı olduğunuz ve en sevdiklerinizse, bu itaat etme ve boyun eğme bir sefere mahsus değilse, yani “köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek” köprünün uzunluğundan ötürü çok zaman alıyorsa, daha doğrusu ayıyla yaşıyorsanız ve sürekli ateş üzerindeyseniz... Acı çekildiğinde bilinen ilk tepki acıyı yaratan durumdan uzaklaşmaktır. Ama bu bağımlılıktan uzaklaşıp gitmek, çocuk olarak tek başına yaşanamayacağından dolayı mümkün değildir. Bu durumda çocuk anne-babayı ‘iyi’ olarak koruyabilmek için suçu üstlenir: “Annem ve babam iyi insanlar, yanlış ve kötü olan benim; aslında bu şiddeti hak ediyorum. Bu durum bu çerçevede çok normal; ben onları bana kötülük yapmak zorunda bırakıyorum!” türünden açıklamalar geliştirerek durumu yine relative eder. Bu tür düşünme sistemlerini yetişkinlikte de gözlemleriz: Mağdurun suçlu ilan edilmesi! “Mini etek giydi tacizi hak etti.” “Aleviler de bacılarıyla yatmasınlar!” “Solcular işkenceyi hak ediyorlar; kim onlara solcu olun dedi?” “Ermeniler bizi sırtımızdan vurdular” gibi gibi...

Çocuk sevdikleriyle birlikte yaşamak zorundaysa ve birlikte yaşadığı insanlar onu itaate zorluyor, onun iradesini kırıyorsa, onu özgün bir kişi olmaktan vazgeçirmeye zorluyorsa, boyun eğdirerek onurunu incitiyorsa, yani narsistik derin bir yara açıyorsa, çocuk acıyı azaltmanın mekanizmalarını arar. Acıyı veren kendisi değil de öteki olduğundan, yaşadığı acıyı başka türlü anlamlandırarak acı olmaktan çıkarmayı dener. “Acımadı ki!” “Aslında acı yok, annem ve babam beni seviyorlar, benim yararım için bana boyun eğdiriyorlar” diye düşünür. Bu anlamda acıtacak bir durum yoktur ortada. İnkâr ve yok sayma mekanizması sayesinde ilişki sürdürülür. “Annem ve babam bana bunu yapıyorlarsa bu iyi bir şeydir.”

İyi, o dönemlerde çocuk için ‘haz ve rahatlık veren’ anlamına gelir. Acı veren bir şeyi hazza çevirdiğinizde artık boyun eğmeyi seversiniz de. Acının hazza dönüşmesi de acıyı kontrol edebilmek demektir. Kontrolsüz, ne zaman geleceğini bilmediğiniz ve sürekli tedirginlik yaratan bir şey hazza dönüştüğünde ne zaman ve nasıl geleceğinin tedirginliği ortadan kalkar ve memnuniyet yaratır. Çocuk mazoşistik bir tutum alırken de anne-babasıyla, yani kendisine acı verenlerle, bu bağlamda sadist olanlarla da özdeşleşir. Anne-baba çocuğun algısında sadist konumundadır: Hiç anlamlandıramadığı bir biçimde çocuğun iradesini kıran, ona boyun eğdiren insanlardır. Çocuk bu durumu anne-babanın acı çektirmekten haz aldıkları şeklinde yorumlar. Acının hazza dönüşmesinde ve mazoşist yapı kazanmasında en önemli faktörlerden biri de anne-babanın çocuğu sevmesi, ona ilgili ve sevgili davranmasıdır; bu yolla acının hazza karışması kolaylaşır. Çok bilinen bir durum: acı biber yiyen biri acı çeker ama haz da alır...

Çocuk için yaşanan aynı zamanda bir iç karmaşaya dönüşür: Acıyı acı olmaktan çıkarmak için mazoşist pozisyon, yani acı çekiyorsam acıyı hazza çevirmek ve böylece acı veren bir şey yokmuş gibi davranmak. Aynı zamanda kendisine acı veren ve bunu acı vermek olarak görmeyen anne/babasının tutumuyla da özdeşleşerek (‘çocuğumun iyiliği için onu itaate zorlamam gerek’ ya da ‘çocuğumun akıllı olmasını sağlamalıyım, toplumla uyumlu hale getirmeliyim ve bunun için gerekirse çocuğumu dövmeliyim’ diyen anne/baba) aynı zamanda sadist pozisyon. Bu pozisyonların ürettiği karmaşık öfkeler de anne-babadan korkulduğu (kaybetme, küsme, sevilmeme ve terk edilme korkuları) için onlara yansıtılmaz.

Psikanalizde “kaydırma” dediğimiz bir yöntemle bu öfke başkalarına yansıtılır: Kardeşle kavga, sakarlık yoluyla çevreye zarar verme ve oyuncaklarla agresif oyunlar gibi. Bu öfkenin bir kısmı da içeride tutulur, baskılanır, depolanır. İleriki dönemlerde ötekine duyulan orantısız şiddet eğiliminin kaynağı buralara kadar uzanır. Mesela Filistinli çocuklarla kadınlarla empati kurarken, aynı zamanda kendi ülkelerindeki ‘öteki’ çocuklara sonsuz zulmün sorumlusu olmakta bir sorun görmezler. İtaate zorlanan insanları daha sonra tanrı, führer, reis ya da başbuğla özdeşleşerek kendi kendilerini itaat eden konuma getirmeleri mazoşist bir tutum, aynı zamanda öteki olarak adlandırdıkları gruplara zulüm yapmaları da sadist bir tutumdur.

İnsan açısından ilişkisiz yaşamak çok zordur. Bir bebeğin doğduktan sonraki ilk çabalarından biri ilişkilenme ve bağlanma çabasıdır. İşte çocuk anne-baba kendisini itaate zorladığında anne-babayı kaybetme korkusu yaşar ve bu nedenle boyun eğer. Burada öfkesini içine atmasının bir diğer nedeni de anne-babanın kendisiyle ilişkisini keseceğini sanması ve bundan korkmasıdır. Ayrıca bu kültür ‘küsmek’ konsepti üzerinden ilişkisizliği sunar. Küsmek, negatif bir ilişkinin ceza amaçlı kullanılması ve sevginin geri çekilmesidir (duygusal şantaj). Küsmek negatif duygu yoğunludur. Küstüğümüz kişiyi dikkatle izler ama ona mesafeli dururuz. Çocuk bu durumu da bildiğinden sevgisizlikle cezalandırılacağı korkusunu da yaşar.

Mazoşizm bu kontekstte ilişkisizlik yerine mazoşist bir ilişkinin tercih edilmesi anlamı da taşır. Mesela bazı erkeklerin kadınlara yönelik ilkel laf atmalarında da mazoşist söylemlere rastlarız, “Ye beni yavrum!” gibi. Bunu söyleyen bir adam normal koşullarda bu kadınla normal bir ilişkinin olmayacağını tahmin ettiğinden, bu imkânsızlıkta ilişkisizlik yerine yenmeye bile razı olarak bu kadına ulaşmaya çalışıyor. Burada ulaşılmaz obje/kadına hayranlık var gibi görünse de kadına yamyamlık atfedilir. İşte bu ulaşılmaz, güzel kadın aynı zamanda yamyamdır ve bu yamyam kadın, bu erkeği yiyerek kendi içine alarak, kendine katacaktır. Mazoşizm, imkânsızlığı geçebilmenin en akla gelmedik biçimine bile razı olma halidir. Çocuk da anne-babasıyla ilişkisizlik yerine kendisine acı da verse boyun eğmeyi tercih eder. Çocuk boyun eğdirildiği anda pasif ve çaresizdir. Mazoşizm ona dönüştürme (acıyı haz sanmak) ve pasif olmaktan kurtulma şansı da verir. Benzer mekanizmaları Stockholm Sendromu'nda da görürüz.

İnsanlar zulme uğradıklarında acılarını feryat ederek gösterirler. Acılarını gösterdiklerinde faili yaptığı zulümle yüzleştirmek ister, böylece de ondan tutum değişikliği umarlar. Sadist faillerde bu durum acıma yerine haz uyandırdığından daha da sertleşmelerine yol açar. Çünkü mağdurun çektiği acı onun hakimiyetinin kanıtıdır; bu sayede amacına ulaşmanın hazzını yaşar. Çocuğunun iradesini kıran anne ya da baba da cinsel hazdan çok ‘iyi anne/baba’ olabilme keyfini yaşıyor. ‘İyi’ ebeveynliğin çocuğa boyun eğdirmek üzerinden tanımlanması onlarda suç bilinci oluşmasının ve mevcut tutumlarının değişmesinin engeli oluyor.

İtaat edenler bazen farkında olarak bazen de farkında olmadan, kırılan onurlarının ödüllendirilmesi suretiyle, yaşadıkları içsel acıyı faillerin hafifletmesini beklerler. Bu faillerden ödül beklemek, aynı zamanda onlardan empati ve şefkat de beklemektir. Bazen itaatten ötürü mağdura acımalarını ve böylece suçluluk hissetmelerini de beklerler. Aslında bu bir imkânsızı beklemektir çoğu kez...


[1] Pierre Rosanvallon, Die Gesellschaft der Gleichen (Hamburger Edition, 2013) s. 47.

[2] P. Hermansson, D. Lawrance, J. Mulhall, S. Murdoch, Uluslararası Alternatif Sağ, çev. Ertuğrul Genç (İletişim Yayınları, 2023), s. 24.

[3] Cynthia Miller-Idriss, Anavatanda Nefret - Yeni Küresel Aşırı Sağ, çev. Behzat Hıroğlu (Ayrıntı Yayınları, 2023), s. 24.

[4] Astried von Friesen ve Gerhard Wilke, 2012, Die Macht der Wiederholungen [Tekrarın Gücü], 2012, s. 52.

Devam edecek

Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi