Kolektif halüsinasyon realitenin yerine geçti

Erdoğan gibi dini kullanan liderlerin topluma gelecek vaatleri yok. Topluma sürekli geçmişin şatafatlı kurgusu satılarak kolektif halüsinasyon oluşturuluyor. Bu grubun üyeleri birbirlerini ve düşüncelerini onaylayarak ‘kendince bir gerçeklik' yaratıyorlar

Bir ailede ve toplumda ‘baba pozisyonu’ güçsüzse, ‘baba’ güçsüzlüğü simgeliyorsa, o toplumun ciddi bir sorunu vardır. Şiddeti güçlülük sayan, baba-çocuk ve kadın-erkek ilişkilerinde bunu sıkça uygulayan erkek zalimdir, faildir, agresiftir ama zayıftır da. Şiddet güçsüzü çabucak belirleyeceğimiz bir turnusol kağıdı gibidir; örneğin kabadayı gibi yürümeler ve maçoluk şovları aslında değersizlik ve zayıflık duygusunu gizleme halleridir.

Şiddet uygulayan baba bunu güçlülük ve erkle karıştırır. Şiddeti ve zulmü babalık görevinin bir parçası olarak gördüğünden faillik ve suçluluğunu bu görevin arkasına gizler. Çocuğunu döven baba kendini suçlamaz; bu babada suçluluk bilinci olmaz. Bu babalık maskesi, fail travması bilincinin oluşmasını engeller, yani “Ben bunu nasıl yaptım?” sorusunu sormaz. Bu soruya bağlı pozitif bir değişim ve dönüşüm olmaz. Mağdurların mağduriyetini azaltma, kendi sorumluluk ve suçluluğunu üstlenme de olmaz...

“Devlet baba” tasarımımızın da “baba” tasarımımızla ortak özellikleri vardır: Zalimdir, acımasızdır. Devlete vergisini ödemeye giderken veya bürokratik sıradan herhangi bir iş için devlet dairelerine giderken neden bir tanıdık ararız ki? Korkumuz ve sorun yaşayacağımıza inancımız bu tasarımla ilişkilidir biraz da...

Güçsüz=acımasız babayla/devlet/tanrıyla çocuk ilişkisi yüceltmelere rağmen ikilemli bir ilişkidir. Bu ikilem güçlü figür arayışını artırır. Bazı politik figürler, bazen kurumsal bazen kişisel olarak insanlardaki bu güçlü figür arayışına yanıt niyetiyle kendilerini sunarlar.

Erdoğan özgüveni düşük ezik insanlara güçlü lider figürü rolünü oynadı ve bu insanlara özgüven pompaladı. Daha önceki iktidarların üvey evlatları birden öz ve değerli evlatlar oldukları için öz güvenleri çoğaldı. Bu başarı aslında biraz da sosyolojik olarak Erdoğan öncesinin enkazıyla da ilişkili...

Devlet Baba’nın aşağıladığı, cahil ve hor gördüğü ve bundan ötürü devlet babadan korkan kitleler liderleri üzerinden önemlilik duygusu yaşadılar. Ayrıca öfkeli ve agresif babaları ‘öteki’ grupları dövüyor ve şiddet uyguluyor. Kendilerini küçümseyenlerin dövülmesinin hazzı, intikamı üzerinden de ortak duygusal alanlar oluşturdular.

Mahalle kabadayısı söylem ve tavırlar kitleler üzerinde etkili oldu. Kabadayı liderleri sadece gecekondu kabadayısı değil aynı zamanda global kabadayıydı. Her ne kadar kapalı kapılar ardında başka ülke liderlerinden özür dilense de televizyonlarda ‘ey Merkel’ diye bağıran biri var. Böylece lider ve taraftarları arasında sembiyotik bir ilişki başladı. Bu ilişki suç ortaklığıyla ve bu suç üzerinden aralarında oluşturulan ortak giz ve bu giz üzerinden bağlanmayla güçlendirildi.

AMERİKAN MAĞDURİYET MİTOLOJİSİ

Psikanalist Beate West-Leuer, Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle Amerikan ‘masumiyet ve arı kültür’ olma mitolojisi arasındaki ilişkiyi inceleyen ilginç bir makale yayımladı.[1] Bu metinde yerlileri katleden, köleliği kurumsal hale getiren Amerikalıların kendi tarihlerindeki kiri, saf ve masum mitolojisi yaratarak temize çekmeye çalıştığını ve Trump’ın bu beyaz fail geleneğinden gelen insanlara seslendiğini yazar. Amerikalıların geçmişteki kirli yanı inkâr edebilmek için sürekli bu mitolojiye tutunurlar. Bu mitolojinin bir özelliği de ‘kahramanlık ve yenilmezlik’ üzerine kurgulanması söz konusu. Vietnam bu yenilmezliğe son verdi ve travmatik bir etki yarattı. Başka bir travma ise 11 Eylül Saldırısı ve bu saldırının ABD’nin kendi toprakları üzerinden gerçekleştirilmesi. Bu tür travmalar masumiyet fantezisini/mitolojisini besler.

Atalarımız ise üç kıtada hüküm sürmüş, sürekli iyilikler yapmış... Atalarımızla ilgili aidiyet mitolojimizde anlatılan, atalarımızın iyiliğinin üç kıtada hüküm sürdüğüdür. Bu resmin eksik yanı hüküm sürdüğümüz yerlerdeki halkların atalarımız hakkında anlattıkları. Bizim grup kimliğimiz Bulgarların, Sırpların, Arapların anlatılarıyla tamamlanabilir. Anlatımızın gerçekçi olması, söylenceden kurtulması ve bizim grup kimliğimizin realite sınavından geçirilerek gerçekliğe yakın olması, hükümranlığımız altında yaşayanların eksiğimizi tamamlamasıyla mümkün. Bizim kahramanlık öykülerimiz ötekinin mağduriyet öyküsü çünkü. Bu öyküde yırtık, parçalanmış resim birleştirerek gerçekçi yapılabilir.

Ulusal hareketler ve bu hareketlerin ulus devletlerini üç kıta üzerinde kurmalarının masumiyet ve iyi mitolojisinde karşılığı yok, dolayısıyla da bu anlatıları sorunlu hale getiriyor. Ötekinin bağımsızlaşma, bizden uzaklaşma çabasına bulduğumuz açıklama, ‘sırtımızdan hançerlediler’ anlatısıdır. Psikanalist Ester Schulz-Goldstein, Türk Mitolojisi üzerine kapsamlı çalışmalar yaptı ve bu konuda kitaplar yayınladı. Sırtımızdan Hançerlendik[2] mitolojisinin masumiyet karinesine dönüştürüldüğünü, kötünün üzerinin örtüldüğünü anlatır. Yazdıklarını anlamlandırmak için bozkurt Asena’ya yüklenen özelliklere bir göz atmak bile yeterlidir. İnternet ve yaygın fotoğraf çekme olanağının olduğu çağda ‘masum, arı, mertlik’ mitolojisini ayakta tutmak olanaksız...

Ötekinin anlatısının söylencemize eklenememesi, bizim ‘kendimiz çalıp kendimiz oynamamız’ sonunda yine bizim için bir sorun oluyor, çünkü kahramanlık mitolojilerinin kuşakları arası aktarımında kayma ve o mitolojiyi tekrar etme isteğini, kahramanlığı aktüel kuşağa da eklemleme arzusu uyandırıyor. Yani Battal Gazi anlatıları insanlarda kahraman olma iştahını da kabartıyor ve o kuşak da kendi kahramanlık öyküsünü oluşturmaya çalışıyor ve böylece fail geleneği yaşanarak sürdürülmeye çalışılıyor. Ötekinin söylencemize eklemlenememesi, entegre edilememesi toplumdaki parçalanmayı, kendi aramızdaki ötekileştirmeleri ve bu ötekilere yaptığımız zulümler üzerinden tekrarı tekrar tekrar üretmeye neden oluyor. Bulgarlar yerine, kendi içimizdeki Bulgarlaştırdıklarımız, azınlıklarımız üzerine yürüyor, onlar üzerinde hüküm sürmeyi deniyoruz.

Bu süreçte abartılı, nostaljik anlatılar çoğalıyor. Tarihe dinsel, ulusal çizgide yaklaşan anlatılara bakarsanız geçmişimiz sanki bir cennet ve atalarımız da bu cennetin altın çağında yaşamışlar gibi. Atalarımız yaşadığı varoluş mücadeleleri, yoksulluk savaşları sanki bize ait değil gibi. Atalarımız masum, güzel, inançlı, kahraman, vicdanlı, adil insanlardı ve bu bozuldu. İşte bu bozulmayla mücadele eski düzenin yeniden oluşturulması kavgası geleceği kurgulasa da gelecekte yüzü geriye dönük bir tasarım olarak tanımlanıyor. Yarında geçmişin cennetini geçmişte olduğu kurma isteği ortaya çıkıyor ki bu tasarımın aslında kendi geleceği yok... Bu söylence üreten grup ideali üstlenildiği için bu ben-idealine dönüşüyor. Bu ideali gerçekleştireceğini vaat eden politikacılar çabucak kabul görüyor.

Irkçı ya da Erdoğan gibi dini kullanan liderlerin topluma bir gelecek vaatleri yok. Geçmişin daha şatafatlı kurgusudur topluma satılan ve bu kurgunun bileşenleri de belirli dozajda sürekli sunuluyor. Kutsalın sıkça propagandanı malzemesi olması bundan... Bu süreçte söylencenin realite ötesi olması, mucizeler içermesinin de etkisiyle kolektif bir sanrı/halüsinasyon oluşuyor ve bu halüsinasyon realitenin yerine geçiyor. Bu grubun üyeleri sürekli birbirlerini ve düşüncelerini onaylayarak ‘kendince bir gerçeklik’ oluşturuyorlar. Gemi su alıp batarken liderlerinin/reislerinin bir mucize yaratıp bu batışı engelleyeceğine inanıyorlar.

Mucize zaten kendi mitolojilerinde de olan bir tema aynı zamanda. Bu mucize inancı ve bunun gerçekleşme beklentisi arzusu ‘ilk ve öz’ olan ve aidiyetin üzerine kurgulandığı duruma/döneme dönüş demektir. Böylece ilk ve öz olana özlem ve bu özlemin nihayet giderilmesi fantezisi oluşur. Bu bireysel fanteziyi grup onayladığı, reisten takdir gördüğü için artık algılamada bu fantezi (iç kurgu) değil bu artık ‘dış’ bir gerçekliktir. Grup bu onaylamayı, böylece haklılık duygusuna vurguyu ve bunun sonucu olarak kendi gerçekliğini yaşar, dolayısıyla kendi realiteleri olu(şu)r.

İş buraya vardığında tüm bilimler, gerçekler anlamsızlaşır ve bu insanlar ulaşılamaz olurlar. Bu süreçte reis/lider tüm yaraların, hatta geçmişteki yaraların da sarılacağı vaadinde bulunur. Yani her derde deva bir gelecek sözü (cennet vaadi) vardır. Bu anlatıya yer yer gerçeklik serpiştirilir. Mesela halktan fedakârlık yapması istenir, seferberlik söylemleri dillendirilir ve geçmişin kahramanlığına çağrışımsal göndermede bulunulur.

Dış ve iç düşmanlarımızı yenmek için zaten yeni bir kurtuluş savaşı vermek gerekmektedir. Bu sınırlı gerçeklik anlatısı grup üyelerinde gerçeklikle bağ kopmamış/devam ediyormuş duygusu verir. Bu anlatının dolayı olarak grup üyelerine kahramanlık vaadi de vardır. Fedakârlıkla vatan kurtaran kahramanlar olacaklar ve nihayet çocukluk döneminde kalma kahraman olacaklardır. Bu sıradan bir şey gibi gelebilir. Ama herhangi bir şehrin kenar mahallesinde oturan, toplumsal hiyerarşide kendine yer bulamamış ve bulma şansı da olmayan birine böyle bir narsistik vaadin çok güçlü bir vat olduğunu, bu vaade insanların ölesiye sahip çıkmaya çalışacaklarını unutmamak gerekir.

Yani bu ‘kendini dış dünyaya kapayan bir tarikat’ özelliği alıyor. Bu iktidarın tarikatlarla yakınlığı bu anlamda şaşırtıcı değil. Buradan dönüş genelde bir facia yaşandıktan sonra ‘dışarıdan bir şiddetin’ grubu dağıtmasıyla mümkün olur. Bazı tarikatların Amerika’da yaşadıkları süreçlerde, Hitler, Mussolini örneğinde bunlara tanık olduk. ‘İnanmak’ da bilmemek, emin olmamak anlamına gelir ve günlük dilde başka bağlamlarda da bu anlamıyla kullanılır.

Bilmemezlik halini sürdürmek, bilgiden/realiteden kaçınmak inançlarına dair bir tutuma dönüşüyor bu noktada. Bir de bu insanlarda adalet bilinci oluşturmak zordur. Vicdanın burada pek anlamı da yoktur grup için. Bu grup kimliğinin en önemli kurgusu paranoyadır. Yani düşmanların onları yok etmeye çalıştıkları inancı. Bu paranoya grubun ötekiyle ilişkisini güçleştirir ve grubun kendi içinde kalması ve böylece kendi fantezisini realite olarak yaşamasını kolaylaştırır. Bu paranoya adalet bilincine, vicdana yer yoktur. Bir toplumda bir grubun paranoyasının bütün topluma yansımaları olur. Bir grup, toplumda takip edildiği, yok edileceği fantezisi geliştirdiğinde savunma refleksleri göstererek kendisini yok edeceğini var saydığı grubu yok etmeye başlar ve böylece tüm toplum paranoyak bir hale gelir. Artık kimse paranoyanın dışında kalamaz ve toplumdaki gruplar, grupçuklar sürekli tehdit edildikleri algısıyla ötekilere zarar veren tehdit eden konuma gelir. Bu şizofrenik durum Wittegenstein’in ‘özel dil’ dediği duruma denk düşer. Her gurubun kendi içinde dili, gerçekliği, adaleti, dünyayı algılama biçimi vardır ve grup dışındakiler bu durumu anlamazlar. Böylece ortak dil, kavrama, düşünme kaybolur. Bu şizofrenik durumun çözülmesini, birbirimizle konuşabileceğim ortak dil ve algıların yok olması aynı zamanda bu isteğin ortadan kalkması anlamına gelir...

Yandaşlık ve kadrolaşmanın bir de paranoyak bir boyutu var: Kendi dışındakilere güvensizlik ve ötekini ‘kendi’nden uzak tutmak. Bu dönemde tarih, sosyoloji, psikoloji yeniden dizayn edilir. Son yıllarda masalsı bir tarih anlatımının yaygınlaşması biraz da bunun ürünü. Dinsel ve ulusal mitolojiler de zaten bir masalsı söylemle başlar ve bu anlatı hakikat olur ve bu değiştirilemez bir, sorgulanmaz realite olur. İslam anlatıları böyledir. İşte bu durum bizim masalsı anlatılara yatkınlığımız demektir ve bunun yeniden masalsı tarihimizi yazarken bu algısal alt yapı üzerine inşa edilir.

Bahsettiğimiz paranoya aslında bir geleneğe de yaslanıyor. Paralel İslami topluluklar yıllarca kendilerini kamufle ederek var oldular. O dönemlerde kendi tarikatlarında, Kuran kurslarında da kendi içlerinde oluşturulan bir giz ve illegalite üzerinden birbirlerine bağlandılar. Bazı ibadetlerin açık yapılamaması, bu ibadetlerin illegal olması ve bu ibadete katılan, bu grubun üyeleri arasında bu illegalite üzerinden bağlanmayı ve ilişkilenmeyi doğurdu. Bu ortak suç üzerinden yakınlaşanlar kendi grubu dışındakilere de karşı/öteki/düşman olarak yaklaştılar ve kendilerine ait bu yanı bir sırra dönüştürdüler ve kendilerine ait bir yanı gizlediler. Bu tür bir yaşam biçimi de doğal olarak toplumu biz ve ötekiler olarak parçalanmış/bölünmüş olarak algılama ve buna göre davranmayı beraberinde getirdi.

İllegalite kendi aralarındaki yanlışları da kendi aralarında çözmeye, devleti, devletin kurumlarımın da dışında yaşamayı getirdi. ‘Bizden birileri’nin ilerlemesi, güç sahibi olması da zaten illegal işler yapmadan, kamufle olmadan mümkün değildi. Para sayma makinalarının çabucak unutulması, suçun çok dallanmadan üzerinin örtülmesi bu grupların fazlaca yabancı olmadıkları bir durum. Bizden olanların suçunu çabucak örtmek. Suçludan çok suçu ortaya çıkarana öfke duymak da bilinen bir fenomen. Hız sınırını aştığı için ya da yanlış park ettiği için ceza yiyen birinin ceza yazana tepkisi tanıdık bir durumdur. Suçludan çok, suçu tespit edene öfke... Toplumu biz ve ötekiler biçiminde bölen grupların sürekli kendi gruplarının pisliklerini örtmeleri, suç durumunda konuyu başka yöne çekme çabaları bilinen davranışlardır.

Paranoyak bölünmeye uygunluk bir başka durumla da kolaylaşır: aile konseptimiz. Türkiye’de de yaşamış olan ve Türkler üzerine birçok kitap yayımlamış olan entnolog Werner Schiffauer’e [3]göre Türklerde aile ekonomik, sosyal ve siyasal birimdir. Yani aile sosyal, siyasal ve ekonomik dayanışma ve var olma üzerine kurgulanır; aile dışından olanları öteki ve tehlike/tehdit olarak algılamaya, buna göre ötekiyle konumlanmayı da getirir. Schiffauer’ a göre Türklerde iki türlü diskur vardır: özel ve kamusal diskur. Özel diskur daha açık ve samimi olurken kamusal diskurda insanlar toplumun duymak istediği şekilde konuşurlar. Bunun anlamı, özel yaşamlarında dinsel/tarikatsal hayatlar sürenler kamusal yaşamda/diskurda toplumla çatışmayan, söylenmesi gereken şeyleri söylediler. Özel olan sürekli bir şekilde kamufle edildi ve üzeri örtülmeye devam ediyor.

OTORİTENİN ARKASINA SAKLANMAK

Psikanalist Gerhard Vinnai, “otoriteye bağlı karakter”den[4] söz eder. Agresif baba, öğretmen ve yetişkinliğin egemen olduğu kültürel ortamlarda otoriteye bağlı karakterlerin oluştuğunu, bu insanların hiyerarşik düşündüklerini ve eşitlikçi ilişkileri kabul edemediklerini anlatır.

Bu tipler güç edinene kadar boyun eğen, güçlü ve otoriter karakterli bir lider arayıp onun arkasında hizaya girenlerdir. Erdoğan’ın “dünyaya meydan okuyan lider” olarak lanse edilmesi ve böylece oluşturulan bir efsanenin yüceltilmesi, bu yapay ve inandırıcı olmayan söylemin utandırıcı, uyumsuz ve uzlaşma karşıtı özelliklerinin ıskalanması, bu kişilik yapısıyla da ilişkilidir. Bir yandan otoriteye karşı (din, kutsal, devlet, mevcut otorite figürü -ki bugün Erdoğan) itaatkâr ve boyun büken tiplerken, aynı zamanda kendilerini güçlü gördükleri ortamlarda elini masaya vuran, karısını ve çocuğunu dövebilen zalim kişilerdir. Böyle liderler bulan bu kişiliktekiler zulmü güç, zalimi de güçlü sanır.

Kendi sosyalleşmesi boyunca oluşan ama anne-baba, öğretmen, Tanrı ve/ya devletten korktuğu için dışa vuramadığı birikmiş öfke de liderinin zulmü üzerinden sembolik olarak ve temsilen dışa vurulur. Türkiye’de birçok gruba yapılan zulüm onda acıma değil, bu bağlamda haz ve sadistçe duygular yaratır. Liderine itiraz etmez, çünkü onun öfkesinden, gruptan atılıp dışlanacağından, ‘ötekileştirileceğinden’ korkar. Öteki olmak yeniden mağdur olmaktır ve o mağdur olmamak için çaba gösterir. Liderle özdeşleşmesi, onun çizdiği yoldan gitmesi tarafı olduğu zulümde onun sorumluluğunu azalttı sanır, çünkü zulme katılsa da sorumlu o değildir.

15 Temmuz’da sokaklara dökülüp insan avlayanlar, yaşanan korkunç trajediler nedeniyle kendilerini hiç sorumlu hissetmiyorlar mesela Kürtlere yapılanlardan da bireysel olarak sorumlu değiller. Mağdur olmama çabası, liderden/güçlüden yana olma çabası, ortada bir zulüm varsa mağdurluktan kaçanların durdukları taraf nedeniyle fail olduklarını unutturur ya da gizler. Fanatik taraftarlıkları onları mağduriyetten kurtarırken fail yapar ama fail bilinci oluşmaz ve fail olma hali sürekli inkâr edilir, yalanlanır, rasyonelleştirilir.

Bu bağlamda onlar sürekli otoritenin ağzına bakan, kendi özgün kişilikleri olmayan ürkek/korkak çocuklar gibidirler. Bu insanlarda ikilem toleransı azdır, bu yüzden de olgun kişilikler değillerdir. Agresif olmayı ve zulüm yapmayı güçlülük sanırlar, korkuları ve biriktirilmiş öfkelerini böylece dışa vururlar. ‘Kindar nesiller’ bu nedenle gereklidir aslında.

NEDEN BARIŞAMIYORUZ?

Her ne kadar fail travması bilinci oluşmuyor ve bir dönüşüm mümkün olmuyorsa da toplumda mağduriyeti anlama yönünde çabalar oluyor. ‘Toplumsal barış’ çağrıları ve çabaları bir yere ulaşmıyor, yarıda kalıyor, geride bir yığın düş kırıklığı ve umutsuzluk bırakarak... Biz hâlâ kavga ederken nasıl barışırız? Bizim barışma ritüellerimizle barışmak mümkün mü? Dini bayramlara barışma bayramları da deniyor.

Müslüman topluluklarda yılda iki kez, bunun dışında da aile fertlerinin de yardımıyla birkaç kez barışma gerçekleşiyorsa, bu toplum neden bu kadar çelişki ve çatışma üretiyor ve sahici bir barışmayı neden sağlayamıyor? Çocukluğumuzda karıştığımız kavgalarda en etkin ve sıkça uygulanan barışma tekniği “haydi öpüşün, barışın” biçimdeydi. Akraba çocukları arasındaki ve mahalledeki kavgalar da böyle çözülürdü. Yaşlılardan biri bu işi üstlenirdi. Tokalaşmalar, sarılmalar istenilen etkiyi çoğu kez yapmaz, işin “dışarıda görüşürüz” kısmında yeniden dövüşülür ve küsülürdü.

Birbirimizi içtenlikle bağışlama olmadığı için zaten bir barışma da mümkün olmuyordu. Bizim kavgalarımız bu toplumun bir yansıması. Herkes masum, suçlu yok, ama suç var. Kan, aşağılama, sözlü ve fiziksel şiddet var; tek sorun failin, yani suçlunun yokluğu.

Yıllar önce televizyonlarda solcular ve sağcılar geçmişte yaptıkları yanlışları anlatır, ortak noktalar ya da farklılıklar arar (biz vatanperver diyoruz siz yurtsever; biz Rus emperyalizmi diyoruz siz ABD emperyalizmi), sonra da barışırlardı. Bugün baktığımızda sol ve sağın çok barışık olmadığını, aralarında uçurumlar olduğunu görüyoruz. Neden barışamadılar? Sanıyorum sembolik sarılmalar ve özürler işe yaramıyor. Barışın ön koşulu yüzleşme, suç ve sorumluluğu üstlenme, mağdurun mağduriyet öyküsünü sonuna kadar dinleme, empati ve bu mağduriyetin acılarını azaltma çabasıdır (Empati, televizyonlarda söylendiği kadar basit ve kolayca becerilebilen bir şey değildir; ağır sorumluluklar da içerir ve sadece empatik olalım çağrılarıyla gerçekleşebilen bir şey değildir). 5000 insanın öldüğü, binlerce yaralının, hapis ve işkencelerin olduğu olaylar televizyonda sembolik sarılmalarla halledilemiyor. Barışmak ciddi bir iştir yani...

Barışı konuşurken sadece bizde değil evrensel bir sorun var: Biz ateşkes ve savaşsızlık hallerini barış sanıyoruz. Burada anlattığım barış daha kapsamlı bir durum ve duygusal yoğunluklu bir kültür. Kendimizle ve ötekiyle de barışma hali... Barış kültürünü bilmiyoruz biz; kendimizi konuşurken biraz da bu barış kültürünü konuşabilsek belki.

MAĞDURUN FAİLE YARDIMI

Sembolik yardımlarla fail mağdura bir şeyler verir, ama aslında mağdurun faile duygusal anlamda verebileceği bir şey vardır: onu bağışlayarak ona yeniden insan olma ve onurlu olma imkânını vermek gibi...

Faillerin yaptıkları konuşulmaya başladığında faillerde ve taraftarlarında ‘bizden bir şey isteyecekler’ telaşı vardır. Bu telaşı Ermeni ve Kürt meseleleri konuşulduğunda sıkça gözlemleriz. Mağdurların en temel ve ilk istekleri travmanın kabul edilmesidir. Bunun bir anlamı da travmanın kabulü, pişmanlık ve bağışlama arasında bir bağ olmasıdır. Bağışlama suçun kabulü ve pişmanlıklar olduğunda gerçekleşebiliyor.

Başka bir mesele de şu: Travma anı ve süresince mağdur çaresizlik ve güçsüzlük yaşar ve eli kolu bağlı, pasif konumdadır. Bağışlamak mağduru pasiflikten çıkarır ve duygusal açıdan etkin kılar. Bu, sembolik olarak aşağılanmanın kalkıp silindiği, gücün geri alındığı, pasiflikten (travmadaki çaresizlik ve çıkmaz) aktifliğe (bağışlayan) geçilen bir an ya da süreçtir. Kısacası mağdurlar ve failler bağışlama sürecinde bir transformasyon yaşarlar, bu transformasyon kişileri ya da toplumu sağaltıcı bir etki yaratır. Ermeni, Alevi ve Kürt meseleleri böyle değerlendirilerek failler için de gerekli olan, onları rahatlatabilecek önemdedir.

TRAVMATİK SUSMA VE SEMBOLLERLE KONUŞMA

Barışın da sembolik ama çok etkili jestleri vardır. Psikanalist Lilly Gast bir makalesinde şu örneği anlatır: 7 Aralık 1970’te Varşova’da Yahudileri anmak amacıyla anıta bir çelenk konulacak. Anıtın önünde Willy Brandt dizlerinin üzerinde oturarak saygı duruşunda. Bu jestin önemi Yahudilerin çektiği acının önünde Alman başbakanının diz çökmesidir; bahanesiz, hilesiz, hakiki...

Bir acının kabul edilmesi ve bu diz çökmeye Brandt’ın duygu desteğinin tam olmasıdır. Bu, sorumluluğun, suçun ve mağdurun çektiği acının tartışmasız kabul edildiği anlamına da gelir. Bu eylem spontane gelişmiş, politik hesapların olmadığı, insani bir jesttir ve teknik bir özür dileme değildir. Travma yaşamış insanlarla psikanalitik çalışanların ortak deneyimidir: Travma insanlarda sembolize etme yeteneğini yok eder ve travma hafsalamızın alamayacağı (işkence ve tecavüz gibi), insanlığımızla bağdaştıramayacağımız bir yerdedir. İnsanlık dışı olduğu için de insanın anlayabileceği ve anlatabileceği bir ortak dil de yoktur, çünkü travma anı anlaşma dilinin yok edildiği bir zamandır da.

Bu an düşünüldüğünde, o anı konuşmayı denediğimizde, o anın ifade edilemez bir an olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz; suskunluk olur... Önce suskunlukla anlatılabilen bir şeydir travma. Travma anı çektiğimiz sonsuz acıya rağmen inanamadığımız, anlamadığımız, anlamlandıramadığımız bir andır. Bu kadar ‘sahici’ ama bu kadar da sürreel bir andır, susulur... ‘Travmatik söylenemezlik’ ve ‘travmatik susma’ diye adlandırdığım bir şey ortaya çıkar: Bu diz çökme, konuşma dilinin aşıldığı, söylenemeyenin başka sembolik bir dille söylenebildiği bir andır. Bu anlamda söylenmeyen çok açık bir biçimde anlaşılır...

John Berger, Che Guevara’nın öldürüldüğünü belgelemek amaçlı basına dağıtılan fotoğrafını incelerken, bu fotoğrafla İsa resimleri ve anlatıları arasındaki ilişkiye dikkatimizi çeker ve bu fotoğrafta ‘söylenemeyeni’ sayfalarca anlatır. Vietnam Savaşı’nda çekilen fotoğrafların etkilerini de aynı şekilde düşünebiliriz.

ORALİTE VE ÖZÜR

Yıllar önce İbrahim Tatlıses bir cinayet olayına karıştı. Bir yandan birileri mahkemelerde suçu üstlendi (hukuki boyut), sonra da kan davası olmasın diye (suçu kabullenme, suçun acılarını -yapay da olsa- azaltma girişimi), ayrıca maktulün akrabalarının ve toplumun ileri gelenlerinin (devlet temsilcileri de vardı) katıldığı toplu yemek töreni düzenlendi. ‘Toplu yemek’le birçok kültürün barışma ritüelinde karşılaşırız. Oralitenin barışma ritüellerinde özel bir yeri ve anlamı vardır. Freud, Totem ve Tabu’da ortak yemek ritüelinin bazı anlamlarını açıklar.

Bana göre yemek/oralitenin en önemli işlevlerinden biri şiddet ve saldırganlığı azaltmasıdır. Ağır bir şiddet sonrası yemek üzerinden saldırganlık kontrol edilmek istenir. Afganistan ve Irak bombardımanlarından sonra ABD’nin bu ülkelere uçaklarla yiyecek maddesi attığını anımsayalım. Aynı yöntemi Yugoslavya ve Libya’da da uyguladılar. Bombalarla insanları öldüren ve savaştan ötürü açlığa sebep olan failler, ikinci dalgada yemek atmak suretiyle suçlu ve katil olduklarını gizleyerek kurtarıcı kimliği edindiler ve böylece kara askerleri kahramanlar olarak savaşa sürüldü.

Peki bizim toplumumuzda nasıl özür dilenir? Erdoğan da Dersim konusunda özür diledi (anımsayan var mı?). Bu iki özür arasındaki fark nedir? Brandt ve Erdoğan devletin üst düzey aktörlerinin dilediği özürlerdi... Erdoğan’ınki bana göre teknik, siyasi hesaplı, inandırıcı olmayan bir özürdü. Erdoğan bu özürde kendini dışında tutarak, kendisinden öncekilerin suçunun altını çizmek için, siyasi rakipleriyle hesaplaşmayı amaçlayarak özür diledi. Bu özürde öncelik mağdurların acıları değil de Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun eleştirilmesiydi ve böylelikle onların suçlarının sabitlenmesi hedeflendi...

Bir özrün kabulü mağdurların tepkilerinde belirginleşir. Gidin Dersimlilere sorun bu etkiyi. Böyle bir özür samimi olduğunda bu bir tutuma dönüşür. Erdoğan’da ‘suç bilinci’ oluşmuş bir tutum görüyor musunuz? Benim hatırladığım kadarıyla Erdoğan bir kez hata yaptığını söyledi; bu söylemde de kendisi pasif ve mağdurdu: “Beni kandırdılar.Sorumluluk ve suç böylece ‘kandıranların’ üzerine ihale edildi, çünkü kendisi ise masum ve kandırılandı... Bu ülkedeki bu kadar zulme rağmen bazen hâlâ kendini mağdur pozisyonuna sokmaya çalışan, mahalledeki zabıta zulmünden yılan seyyar satıcıyla aynı söylem. Önceleri bölgenin kabadayısı gibiydi: ‘Ey Netanyahu!’ der ‘ey Esed!’ der, kükrerdi (ki Esad’la dost olduğu günleri de hatırlıyoruz). Bölgesel kabadayılık artık onun. Bazen de mahallenin kabadayılığından ‘küresel kabadayı rolü ve raconu kesen’ adam rolüne bürünüyor.

‘Sarılın ve barışın’ bu kadar etkisiz olmasına rağmen yeniden yeniden deneniyor. Bu topraklarda milyonlarca insanın kolektif travması var. Travma geçirmiş insanlarla çalışan terapistler bilirler: Hile yaparsanız başarısız olur ve kaybedersiniz. Ne demek istiyorum? Bu topraklarda yaşanmış bir Ermeni meselesi var, birkaç kuşak ötemizdeki bir faciadan söz ediyorum.

Tarihçiler halletsin” demek hile yapmaktır. Hangi tarihçi, hangi belgeyle Kayseri’nin, Malatya’nın bir köyünde yaşanmış bir acıyı dindirebilir ki? Hayatınızda hiç acı yaşamadınız mı? “Kürtçe televizyon kurduk, daha ne istiyorsunuz?”un bazı hayatlarda karşılığı yok... Televizyon izleterek acıların giderildiği nerede görülmüş? Size daha hilekâr bir örnek vereyim... Devletin Alevileri sevmediğini bilmeyen yok. Alevilere devlet çatık kaşlı ve kötü. Bazı iyi niyetliler ‘öpüşün ve barışın, bu düşmanlık bitsin’ diyorlar, insani bir çaba... “Devlet iyi niyet belirtisi olarak cem evlerinin elektrik faturasını ödesin” diyorlar. Devlet minimal insani bir çabayı bile reddediyor...

[1] “The American Adam- zwischen Unsculdbehauptung und Tätertraumata”, Widersprcuh, sayı: 59 (2018), s. 47.

[2] Die Sonne blieb stehen, 2013, 1. Cilt, s. 11.

[3] Die Bauern von Subay (Klett-Cotta Verlag, 1987), s. 103.

[4] Hitler-Scheitern und Verncitungswut (Psychosozial Verlag, 2004), s. 145.

BİTTİ

Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berlin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi