İtaat ve Madımak

Kolektif suç Sivaslılara özgü değil. Maraş, Çorum, yine Sivas, 5-7 Eylül, Kürt coğrafyasının kana bulanması, Ermeniler. Tüm bu yaşanan olaylar zamanla revize ediyor, Sivaslılar masum, ölenler suçlu oluyor ve masum bir Pamuk Dede kalıyor geriye.

Psikanalizdeki ödipus anlatısının en önemli bilgilerinden biri gelişimin nasıl olacağına dairdir. Ödipus anlatısında gelişme, çocuğun anne ve babasını geçmesi, onlardan daha ileri gitme anlatısıdır. Bu aynı zamanda kuşaklar arası çatışmanın (Anne-baba ve çocuk; dede-nine, çocuk ve torun arası üç kuşağı içeren ilişki) nasıl organize edileceğinin de örneğini anlatır.

Batı’da çocuk anne ve babasını geçer, gücü eline alır ve kendi yoluna gider. Müslüman toplumların ödipal çözümü geleneğin sürdürülmesi, asla anne ve babanın geçilmemesi, eğer geçilse bile saygı konsepti üzerinden çocuğun anne ve babasını onore etmesi, arka sıraya girmesi ve asla geçtiğini belli etmemesi gerektiği biçimindedir. Anne ve baba gücünü toplumsal denetleme aracılığıyla (‘ayıp’, ‘el alem ne der’, ‘hayırlı evlat’ konseptleri bunu sağlar) ve tanrısal (günah) yolla edinir. Bu ödipal anlayış Tanrı, devlet, baba gibi bir kutsal sıralama yapıyor ve bunlara çok güç veriyor. Tüm bunların devam edebilmesi için insanlar kul, itaat eden ve boyun eğen kişiler oluyor. Bunun bir anlamı da başkaldırının, itirazın ve asiliğin yok edilmesidir.

Kültürleri bireysel ve kolektif olarak ikiye ayırabiliriz… Bireysel kültür, Batı’da çocuğun birey olması, bağımsızlaşması, kendi yoluna gitmesi, anne-babayı geçmesi biçiminde kendini gösterir. Müslüman erkek egemen kültür olan kolektif kültürde ise amaç çocuğu eğitmek, terbiye etmek, ‘akıllı adam/kadın’ etmektir. Bu kültürde bireysel olan törpülenir, çocuğun duyguları bireysel olmaması için manipüle edilir ve kişiler topluma ‘yararlı’ hale getirilir. Bu toplumda insanlar grubun dişlileri gibidir. Vazifeleri borçları vardır ve bunlar üzerinden kişi aileye, vatana, devlete ve Tanrı’ya bağlı ve hatta bağımlı hale getirilir. Bu toplumda insanların Tanrı’ya, devlete, vatana, anne-babaya ve topluma borçları vardır ve bu borçlar kendilerine verilen vazifeler üzerinden ödenir.

Tanrı’ya borcunuzu ibadet ederek ödersiniz, hayırlı evlat olarak anne-babaya ömür boyu saygı duymak zorundasınızdır; yoksa Tanrı size günah yazıp cezalandırır, toplum da ayıplayıp utandırarak cezalandırır. Vatan için gerektiğinde ölmeniz istenir ve bunun ne zaman ve kime karşı olacağını da devlet belirler. Devlet kutsaldır, ne derse doğrudur. Tanrı’nın sorgulanması ise akla bile getirilmez. Yani başınızın ağrımasını istemiyorsanız Tanrı’nın kulu, vatansever, devleti kutsayan, anne-babaya saygılı, topluma yararlı biri olursunuz. Kul olmak, itaat emek, boyun eğmek en kolay ve kestirme yoldur ve takdir toplar. Bu konseptte otorite (Tanrı, devlet, baba) yüceltmesi ve seviciliği vardır. Boyun eğmek ama aslında insanın derinlerinde bir sıkıntı da yaratır. Neden?

Bir başka açıdan, kültürleri suç/suçluluk ve arlanma kültürleri olarak ikiye ayırmak da mümkün. Batı kültürü bir suç kültürüdür mesela; Adem ve Havva anlatısındaki “ilk suç”un izlerini taşır. Havva ve Adem ‘ilk suçu’ işledikleri için cennetten kovulmuştur. İnsanın yeryüzündeki yaşamı bu suçlulukla başlamış ve sürmüştür. Bu kültür eğitimini ve ahlakını suç ve bu suçtan kurtulma, yani ceza üzerinden örgütler. Mesela derste zayıf olan çocuğa odasından çıkmama cezası verilir. Cezasını çeken çocuk hayatını normalleştirir… Buna karşılık Müslüman kültür, özellikle bizim kültürümüz ise arlanma kültürünün özelliklerini taşır. Bir çocuk okulda kötü not aldığında öğretmeni ve ailesi çocuğun utanmasını sağlamaya çalışır. Bunu genelde çocuğu aşağılayarak yapar. Yani “Neden bu notu aldın, sınava çalışman gerek!” yerine “Geri zekalı, eşek kadar adamsın, salak!” denir. Suç kültüründe suçun cezası (odadan çıkmama) çekilerek ve hatayı düzelterek (daha sonra çalışıp iyi not alarak) insanlar normalleşirken, arlanma kültüründe hata düzeltilse bile aşağılanma derin bir iz ve öfke bırakıyor.

Aşağılanmak kolektif kültürde insanları “akıllı olma” konseptine zorlar ama incitir de. (Burada akıllı olmak, zeki ve rasyonel olmak değildir; toplumun beklediği davranışı göstermektir.) İncinen bu insanlar bu öfkelerini kendilerini inciten otoriteye (öğretmen, baba, yetişkinler) yöneltemez, çünkü otorite çocuğun bu öfkesine daha fazla bir öfke ve aşağılamayla yanıt verir. Yani öfkeyi dışa vurmak bu kültürde sorun yaratır. Bu nedenle bu kültürdekiler öfkelerini, yarattıkları ‘ötekilere’ yöneltir, biriken öfkelerini onlara kusarlar. Zulmün kaynağı biraz da buralardır. Öfkelerini öfkeyi yaratana (Tanrı, devlet, baba) yansıtmak yerine insan gruba uyar, topluma yararlı, “akıllı” biri olur. Kuldur, biat ve itaat eden kişidir o…

Otorite bu kültürde kutsalın dokunulmazlığı ve sorgulanamazlığıyla var olur. İtaat kültüründekiler vicdanı otoriteye bırakmaya eğilimlidirler. Devlet bir zulüm de yapsa haklı bir yanı vardır onlara göre. Çocuklar açlıktan ölür, tecavüz edilenleri Tanrı görmez. Kötülük değildir olanlar; Tanrı’nın sınavıdır sadece. Vicdanı Tanrı’ya, devlete, otoriteye ihale edenleri liderler, reisler, başbuğlar, Führerler kullanır. Bu insanlar olanlardan vicdan azabı çekmezler; bireysel vicdanları gelişkin değildir. Çünkü olanlardan otorite sorumludur ve otorite halkın iyiliğini ister. Vicdani bir sorun oluştuğunda da meşrulaştırma, rasyonelleştirme (“Çalıyor ama çalışıyor”, “Ama vatanı terörden kurtardı”) ve inkarla (“Kürtlere ne kötülük yapıldı ki? Bakan bile oldular”) bu durumu kendilerince düzeltirler ve vicdanlı olmamayı sürdürürler.

HERKES SUÇLU

İtaat kültüründen gelen, birey olamamış ve vicdan oluşturamamış insanlardan oluşan kitleleri galeyana getirmek liderler açısından kolaydır. Bazen liderin iradesini temsil eden yerel liderler de bu kitleleri harekete geçirebiliyor. Madımak katliamına baktığımızda binlerce insan bu olaya katıldı; binlerce olmaları oradakileri anonimleştirdi. Grubun işlediği suça katılanlar, bireysel olarak kendilerini sadece masum birer seyirci olarak tanımlayarak suçu grubun üzerine attılar. Grubu oluşturanlar belli olmasına rağmen ‘grup’ ifadesi bir belirsizliğe de işaret ediyor, bu durumda onlar da kendilerini suçsuz sayabiliyorlardı. Grup halinde hareket edildiğinden dolayı katılanlar, olanlara dair bireysel bir suçluluk bilinci oluşturmadılar; üstelik bunu şiddetle reddettiler. Grup olmaları onlara, tek başlarına yapmaya cesaret edemeyecekleri şeyleri yapmaya izin verdi. Kısacası Madımak Oteli’nin önünde toplananlar hukuksal anlamda da suçlular. Sözüm ona hiçbir şey yapmayanlar, asgari vatandaşlık görevlerini yapmama, itfaiye ve polisi engelleme gibi suçları işlediler. Herkes suçlu. Bazıları az, bazıları çok.

Her ne kadar suç inkar edilse de katılımcılar suçlu olduklarını biliyorlar. Otelden çıkarılan cesetler ve hastanelere taşınan mağdurlar var. Bu ortak suç üzerinden oluşan ortak sırdan dolayı birbirleriyle illegalite üzerinden başka bir bağlanma şekli oluşturdular. Bugüne kadar kimse suçu üstlenmedi, kimse de gidip şahitlik yapmadı. Binlerce insan masumiyet olimpiyatlarına katılmışçasına “Ben suçsuzum!”u dillendirdi. Suçu da ölenlerin üzerine atarak bütünüyle masumlaştılar. Bu ortak suç üzerinden bağlanmanın uzun dönemli bir etkisinin olduğuna, katillerden biri Tayyip Erdoğan tarafından bağışlanıp Sivas’a döndüğünde tanık olduk. Katil artık Pamuk Dede idi ve Sivaslılar sevgili katil Pamuk Dedelerini karşılama töreni yaptılar. Bu katil Pamuk Dede’nin kolektif suçun cezasını sembolik olarak çektiğini Sivaslılar biliyordu. Temsili olarak Sivaslıların işlediği suçun cezasını çekerek tüm Sivaslıları bu suçtan arındırdığı için bu katile şükran borçlulardı. Ve bu borcu karşılama töreniyle, onu bağırlarına basarak ödediler.

Kolektif suç Sivaslılara özgü değil. Maraş, Çorum, yine Sivas, 5-7 Eylül, Kürt coğrafyasının kana bulanması, Ermeniler... Bizim kültürümüz bir anlatım kültürü. Konuşmayı, anlatmayı seviyoruz. Anlatılanlar kaybolup gidiyor. Yazılı bir kültürden gelmiyoruz. Günlük tutma geleneğimiz yok. Bu kolektif suçlar yaşanan olayları zamanla revize ediyor, restore ediyor ve başka kurgularla, öznel anımsamalarla güzelleştirilmeye çalışılıyor. Sivaslılar masum, ölenler suçlu oluyor ve masum bir Pamuk Dede kalıyor geriye. Biraz bilincimizi zorlamasak, mantıksal bağlantılar kurmasak ve bilinç ötemize yolculuklar yapmasak, geriye zalimlerin kahramanlık öyküsü kalıyor. Binlerce insanın öldürüldüğü sağ-sol çatışması, kara ve kanlı bir “vatan savunması” anlatısına dönüştürülmedi mi? Katillerle aynı kentte yaşamıyor, bazen aynı bakkaldan alışveriş yapmıyor muyuz?

KİM FAİL, KİM MAĞDUR?

Zulme uğrayanın duygularına yakın durmak, acılarını anlamayı denemek zordur. Çünkü bu, mağdurla özleşmek, çaresizlik, umutsuzluk ve acıyı hissetmek demektir. Acımayı hisseden acıyı da hisseder, çünkü her ‘acıma’da acı da vardır. Mağdurla özdeşleşmek tacize, tecavüze, şiddete ve ölüme yakın durmaktır. İşte belki de bu zor duygulardan kaçmak için mağdurlarla değil faillerle ilgileniriz. Fail, olumlu veya olumsuz kodlamalarla ilginin hep odağındadır. Bazen faili kahramanlaştırırız. Örneğin 8 Ekim 1978’de Ankara-Bahçelievler’de 7 TİP’li genci katleden Haluk Kırcı’yla, kendi ifadesine göre yaklaşık bir milyon insan hatıra fotoğrafı çektirmiş. Yahut Madımak Oteli Katliamının failini “Pamuk Dede” olarak ananlar var. Bu ülkede “milli katillere” hayran olan pek çok insan var. M. Ali Ağca’nın basın toplantıları canlı yayınlanıyor. Sedat Peker’i tanımayanımız yok.

Bazen ise olumsuz kodlamalar aracılığıyla faille ilgileniriz. Mesela 11 Eylül’ü düşünün. Birkaç gün sonra katil Atta’nın kimliğini, katliamdan önceki akşam ne yediğini, ne kadar hesap ödediğini, eski sevgililerini, hatta ilkokul karne notlarını biliyorduk. Günlerce bu adamla ilgili bilgiler dinledik. Bu hikaye sizce masum mu? Günlerce bir katilin hayatının bütün detaylarıyla bu kadar ilgili olmak. Peki, bu filmlerde mağdurlar nerede? Geçtiğimiz günlerde yine bir kadın katledildi. Katilin yaşam hikayesi sosyal medyada. Kızarak, öfkelenerek onun hayatının ayrıntılarını okuyorum. Farkında olmadan, suça bulaşmadan taraf değiştiriyorum; fail, yani katil ilgi alanım oluyor. İşte ‘kötünün çekiciliği’ dediğim şey bu.

Failin kendini mağdur gibi sunarak kötülüğü ters yüz etmesi yaygın bir strateji. Madımak Oteli failleri de Kuran’a el basıp yemin ederek “Tahrik edildik; dinimize saygı duymuyorlardı” gibi ifadelerle asıl kendilerinin bir mağduriyet yaşadıklarını anlattılar savunmalarında. Yine toplu taşıma araçlarında kadınlara saldıranlar “tahrik edildiklerini” belirtiyorlar. Katiller ve şiddet failleri suçluluktan kaçabilmek, suçlarını göreceli hale getirmek için kendilerini ‘mağdur’ olarak konumlandırırlar. Böyle söylemlerle etik üstünlük sağlamaya ve “ahlaki değerlere” yaslanarak yaptıklarını meşrulaştırmaya girişirler. Gezi... Anımsayın. Devlet mağduriyet mücadelesinde üstünlüğü ele geçirdiği an bitti Gezi. “Camiye ayakkabıyla girdiler!” ya da “Benim başörtülü bacıma saldırdılar!” naraları atılıyordu. Bu ise bir korkuya yol açtı: Cami duvarına işeyen köpek olmaktan korkmak; Müslüman mahallesinde salyangoz satıcısı olmaktan korkmak… Ne zaman birileri çoğunluğun kutsal olarak kabul ettiği şeylerin arkasına gizlenebilirse kazanıyor bu coğrafyada. Sorun, bu ortama ve duruma itirazımızın olmaması, olamaması.

Egemen ahlak ve ‘kutsal’ tartışılmadığında kötülük arlanma duygusu ile meşrulaştırılabiliyor. Bizim coğrafyamızda kültüre rengini daha çok arlanma duygusu verir. Arlanma kültüründe suç bilinci oluşturmak ve bu bilinç üzerinden bir dönüşüm sağlamak oldukça zordur. Çünkü arlanma duygusunu azaltma amaçlı işlenen suçlar, suç olarak görülmez. “Namus” adına işlenen kadın cinayetleri buna en iyi örnek. Arlanma motivasyonuyla işlenen bir cinayette ne katil ne de toplumun geniş bir bölümü ortada bir suç olduğunu düşünür. Bu anlamda bazı eş, evlat ve kardeş katilleri bu ülkede ‘namus temizleyicisi’ kahramanlar gibi dolaşabiliyorlar. Katliamlardan ve katillerden kahramanlıklar çıkardığımız sürece bu zorluklar sürecek gibi görünüyor...

‘İyi’ birçok insan için bir idealdir ve iyiye ulaşma çabası olumlu bir şey olarak görülür. Ancak iyi can sıkıcıdır; çekici olan kötüdür. Onurlu olmak gerekir, ama bu zordur; çekici olan zalimlik ve ahlaksızlıktır. Yine de ‘iyi’ idealine uyabilmek, kendimizi ‘iyi’ olarak görmek ve temsil etmek için içimizde var olan kötüyü bastırır, yansıtır veya meşrulaştırırız. Bu, kendi kötülüğümüzle yabanlaştırılmış ve deforme edilmiş bir biçimde karşılaşmamıza neden olur, ancak bize ‘masumiyet’ bahşetmez. Binlerce insanın sorgusuz sualsiz hapishanelere atıldığını televizyondan izlemek, bir şey yapmayarak ‘kötü’den uzak durduğunu zannetmek insanı masum yapmıyor. Travma kuramlarından biliyoruz: Susanlar, izleyici olanlar da zulme dahillerdir! Yani kötülüğün sadece tanığı olmak da aslında kötüye ait olmaktır. Bu yüzden Roboski’nin sorumluları Ankara’da veya İzmir’de de aranmalı.

YA SONRA...

Depremler olmuş, tanrıların kızgınlığı sayılmış. İnsanlar depremi yapan tanrılarına bir daha deprem yapmasın diye yalvarıp kurbanlar adamışlar. Bu faciaya bir açıklama bulmuşlar. Facialar, doğal afetler travmalar yaratmış, çünkü insanlar sonsuz çaresizlik yaşamış, faciayı savuşturmak için geliştirdikleri etkinlikler etkisiz kalmış. Bilinen ve öğrenilenin işe yaramadığı durumdur travma. Ama bulunan açıklamalarla bu travmalar kader sayılmış, tanrıların öfkesi kabul edilmiş. Bazı travmalar var, açıklamaları yok. Aslında açıklamayı denemek bile saçma. Açıklanamadığı için de hiçbir kabul ve rahatlama sağlanamıyor. İbrahim Kaypakkaya’ya yaşatılanalar mantığın, insan olmanın dışında bir yerde.

Ve Madımak… Mantığı geçtim fantezinin sınırlarının ötesinde bir yerde. Açıklanamayan, havsalanın almadığı, anlamı aramanın anlamsızlaştığı bir yer. Bu tür travmalar unutulmazlar ve kültüre arşivlenir. Hatırlama, yüzleşme ve suçun cezasını çekme olmadan da normalleşme olmaz. Failler kendi kültürel kodlarına failliği yazarlar. Çocuklarına ve torunlarına bu failliği miras bırakırlar ve gelecek kuşaklar bu geleneği sürdürür, kendi mağdurlarını yaratarak kendileri de fail olurlar. Ermenilerin yok edilmesi, sonra solcuların ve Alevilerin katledilmesi, daha sonra da aydınların yakılması… Fail geleneği sürüyor yani. Pir Sultan’dan bu yana Hızır Paşa, yani devlet de failliğini sürdürüyor. Travma unutulmaz olandır, unutulamayandır. Hiç ummadığınız bir anda bir Pir Sultan türküsünde işte bu travmalar ve travmalar tarihi, kültürü, geleneği çıkar karşınıza. Madımak’ta birden Ermenilerle karşılaşırsınız…

İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ SAÇMALIĞI VE 'BENİM İTİM HARAM YEMEZ' MESELESİ

Aleviliğin ne olup olmadığını Aleviler dışında birilerinin belirleme saçmalığı üzerinden ‘inanç özgürlüğü’ saçmalığını da tartışılabilir. İnanç özgürlüğü falan yok bu noktada bana göre. Müslüman olma özgürlüğü var sadece ve bu Müslümanların ‘ötekine’ çizdiği sınrlar içerisinde hareket etme hakkı var. Başkalarının kutsalını sorgulayanlar, kendi kutsallarının da kutsal olup olmadığı tartışmasını da başlatıyorlar. Problem bu tartışmada şu: Müslümanlar zamanla her alanı İslam’ın düzenlemesi gerektiğini topluma yaydılar. Midas Etkisi olarak adlandırdığım durum oluştu: Tanrı Kral Midas sevdiği bir insana iyi davranması karşılığı bir armağan vermek istediğini söyler ve ne istediğini sorar. Kral Midas dokunduğu her şeyi altına dönüştürme becerisi ister. Çok güzel bir gibi görünen durum bir facayla biter: İçtiği su, yediği ekmek, her şey ama her şey tek renk, tek maddeye döner, kısacası hayatı faciaya dönüşür... Bu mitoloji bize dünyayı güzel yapan şeyin çeşitlilik, renklilik olduğunu anlatır. Sadece kafada kurgulanan bir Müslümanlığın ya da başka bir inanacın hayata geçirildiği, ötekinin olmadığı bir dünyanın bir cehennem olacağını söylüyorum.

İslam sadece ritüelleri olan bir inanç değil, dünyayı organize eden bir sistem. Gündelik hayata bile şekil vermeye çalışıyor. Son yıllarda İslamcıların iktidar olmasıyla birlikte kamusal alanlara kendilerini ve dolayısıyla kültürlerini de getirdiler. Bu bağlamda kamusal alanlardaki resimler de zenginleşti ve güzelleşti. Kamusal alanları devletin olabildiğince tarafsız, sembollerden uzak bir şekilde düzenlenmesi gerekir. Kamusal alanlar herkese açıktır ve her kişi kullandığı sürece sınırlı olarak bu yeri kendine aitmişçesine kullanır. Metrodaki oturduğum koltuk geçici bir süre sadece ‘benim yerim’dir, kalktıktan sonra da başka birinindir. Bu tür yerler herkesin kullanacağı şekilde minimal kültürel, grupsal renkler taşıması gerekir Kamusal alanlara çıkan Müslümanlar iktidar ve devletle içiçeleşince bu alanları da İslamlaştırmaya başladılar.

Müslüman mahallesinde salyangoz satılmayacağı gibi Türk ve Müslüman kamusal alanlar işgal edilmeye başlandı. Bu işgal yaşamın birçok alanına yansıyor. Okullardaki eğitim İslam’a uygun yapılıyor. Üniversitelerdeki bilimin ilme uygun olup olmadığını da cemaat önderleri belirliyorlar. İşte Midas etkisi böylece oluşturuldu: Oturmak, kalkmak, şarkı söylemek, uyumak, sevişmek, çocuk eğitmek ‘İslam’a göre mi?’ kriterine göre düzenleniyor... İnsanların kendi hayatlarını inançlarına göre düzenlemelerinde bir sorun yok ama ötekinin hayatına müdahale sorun oluyor sürekli. Ekonomi, sosyoloji, psikoloji inanca göre düzenlenmeye çalışılıyor, ya da iktidar inananları bu müzikle hipnotize ediyor. Böyle yaşayan toplumlar tarihte de inandıkları tanrının psikoloji, sosyoloji, tarih, ekonomi, mühendislik ve tıp bilmemesinin sonucuna katlandılar, bunun faturası da ağır oldu çoğu kez.

Günümüzde de her konuyu İslamcılar belirlemek istiyorlar. Devleti yönetenler iktidardan ötürü ve kurumları ve devletin gücünü de ellerinde tuttuklarıdan ‘tanımlama gücünü’ de ele geçirirler. Üniversiteleri fethetmeye çalışmaları bu tanımlama gücünü ellerine geçirmeleri içindi. Onun için de Boğaziçi’ni işgal etme savaşındalar. İşte bu tanımlama gücünden ötürü kimin ne olduğunu da belirliyorlar. Son yıllarda ‘terörist’ tanımlamasının ne kadar hızla genişlediğine tanık olduk: Devlet kimin terörist olduğuna karar veriyor ve sonra da devlet terörist ilan edilenlere savaş açıyor. Terör günümüzde terör eylemlerinin dışında kurgulanıyor ve ötekine zulmün gerekçesi oluyor. Burada hiçbir objektif kriter dikkate alınmıyor. Tanımlama gücünü elinde tutanlar ellerindeki medya gücüyle de halkı inanadırarak bu sözde ‘terörist’lerle savaşıyor. İşte bu tanımlama gücünü elinde tutanlar benzer bir filmde Alevileri oynatmak istiyorlar.

Başka filmlerden de biliyoruz: Bu gücü elinde tutanlar çektikleri filmlerde oynayacak figüranlar da bulluyorlar... Yüzlerce yıllık bir hikâye... Konuşulanlar bile bir Alevi aşağılamak, onları değersizleştirmeyi amaçlıyor. Bu kadar yıl yapılan zulmü devlet cem evlerinin elektirik faturasını ödeyerek kaptacağını söylüyor. Alevi bir kadın bu ülkede kocasına ‘beni sen öldür onların eline bırakma’ demişti. Bulun bu kadını ve sorun ne istediğini... Hasret Gültekin bu ülkede yakılırken karısı birkaç haftalık hamileydi... Sonra doğdu bu çocuk ve büyüdü... Bulun bu çocuğu, bakın gözlerinin içine ve anlatın elektrik faturasıyla ödeşmek istediğinizi.

“Aztek savaşçılar kurdukları egemenlik sistmini güneşin kana ve yüreğe gereksinimi olduğu söylencesiyle yasallaştırıyorlardı ve güneşin hareketi için kurbana gereksinim vardı” der psikanalist Mario Erdheim (1984. Die gesellschaftliche Produktion von Unbewusstheit, S. 229). Kurbanlar birçok kültürde süslenir, önce kıyılamayacak hale getirilip sonra da kıyılır ve kurban edilir. Bu, her kurbanı radikal hale de getirir. Bu tür hikâyelerden bir grup insanın etkilenip Aztek dini kurduklarını düşünelim. Azteklerin en öneli ritüeli insan kurban etmedir. Ve bu Aztek inançlı Türklerin anayasal haklarını kullanarak inanç özgürlüklerini kullanmak ve kurban ritüeli yapmak istediklerini düşünelim. Bu Aztekler ayrıca gönüllü bir de insan bulsalar kurban edilmek için. Noterden onaylı belgeli gönüllü bir kurban. Aztekler bu ritüellerini kamusal bir alanda gerçekleştirebilirler mi?

Bu uç bir örnek ama devletin laik olmamasının ciddi sorunlar yarattığının vurgu için bu gerekli. İnsan hakları, kadın hakları, işçi hakları, çocuk haklarıyla inanç özgürlüğü çatışınca devletin ve halkın tavrı ne olmalı tartışması bu biraz da. Mesele Azteklerin ritüellerinden çok Sünni Türk devletinin diğer inançlara tavrı burada. Sünniliği ve Türklüğü mutlak hakikat olarak görenlerin dünyayı ve hayatı, aynı zamanda ‘ötekileri’ de bu anlayışa göre hizaya sokma istekleri asıl problem. Alevilere su parası ödemek yerine diyanet işleri olarak kurulan saçma düzenin kaldırılmasında asıl çözüm galiba. İnanç özgürlüğü aslında dominat gruba öncelikler vermek ve bunu da anayasal güvenceye almak için düşünülmüş. Aleviler’in bu sistemin dışına itilmeleri de zaten bu güçle ilgili...

Aleviler defalarca reel travmalar yaşadılar. Bu travmaların başından bu yana devletti faili. Bu yüzden devletten ve sizden kaçtılar ve ibadetlerine bile almak istemediler ‘fail’ bildiklerini. Uydurulmuş, kurgulanmış travmaları yok. Yaşadıkları olumsuzluklara ve zulme sessizce ağladılar.

KÜRTLER VE ALEVİLER DEVŞİRİLEMEYENLERDİR

Toplumu bir vücut gibi metaforize ederiz ve vücudun (devletin) öz ve hakiki çocukları Sünni Türkler, üvey çocukları ise Kürtler ve Alevilerdir. Üveylik asilik ve asimile olmamakla, daha doğrusu devşirilmemekle ilgilidir. Asimile olanlar, kamufle olma ve çevreye uyma (Mimikry) özellikleriyle dikkat çekerken devşirmeler daha katıdırlar: Dışa vurulan bu katılık, aslında insanın kendi ‘üst ben’ini ikna etmeye yöneliktir. Bu katılığın dışa vurulması ‘öteki’ olarak bilinen bu insanlara zulüm olarak karşılık bulur. Osmanlı’daki güç sahibi devşirmeler en çok Hıristiyanlara kötü davranmışlardır. Çünkü kendileri devşirilirken, yeniyi kabul ederken altta asıl kimlikleri vardır ve bu temel üzerine yeniyi inşa ederler.

Bu devşirilmiş olan yeni gibi görünse de özünde ve temelinde çocukluklarında edindikleri kimlik ve kültür vardır. Kendilerine, yani devşirilmeden önceki hallerine benzeyenlere kötü davranarak, onlara zulüm yaparak devşiren güce sadakati kanıtlamayı, ondan takdir almayı denerler. Tüm hikâye devşirilmiş olmanın derinlerde hissedilen "aşağılanmışlık" duygusunun verdiği psikolojik sızıyı azaltmaktır. Bu durum devşirilenlere travmalarını anımsattığı ve onların alçaklık duygularını depreştirdiği için diğerlerinden nefret ederler. Kürtler ve Aleviler işte o devşiril(e)meyenlerdir.

Uydurulmuş travmalarını kahramanlık öyküsüne dönüştürenler anlamakta zorlanırlar Alevileri. Devlet aynı devlet. Yüzyıllardır şekil vermeye çalışıyor. Dinlemekten çok düzenlenmeye çalışıyor ama Alevilerin de bu tutuma karşı geliştirdikleri bir geleneği var. “Ferman padişahın, dağlar bizimdir.” Boyun eğmemek, diz çökmemek. ‘Bu da size dert olsun’ denildiğinden bu yana durum böyle...

Belki bu proje masa başında çok mantıklıdır: ‘İnsan homo ekonomikus’tur diyorlar ya.. Üç beş kuruş veririz ve defteri kapatırız meselesi. Aleviler ama yüz yıllardır Hızır Paşa’ya ‘benim itlerim senin verdiğin yalı yemez.’ ‘Benim itlerim haram yemez’ dizelerini söyleyerek oluşturdular Alevi kimliklerini. İşte masada hesap yapanlar Alevi kimliğinin abc’sini bilmiyorlar. Aleviler parayla ayartılamayacak kadar zulüm yaşadılar. Onlarla para konuşmak onlara onursuz olun demektir aslında.

Devam edecek...


Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi