Demirtaş ve çarpan etkisi

İçeridekinin yükünü omuzlamaktır hatırlamak. Hücrenin avlusuna “seninleyiz” notunu düşürmektir. Demirtaş yıllarca bunu yaptı. İçeriden dışarıya düşürdü “sizlerleyim” notunu. Bu bağın koparılması bu yüzden mümkün değil. İktidarın kıramadığı tek şey bu.

Demirtaş’ın konuşması kadar suskunluğunun da politik mesajlar taşıdığı ve bu mesajların hem kendi partisi içinde, hem demokratik kamuoyunda, hem de siyasi rakiplerince ince ince değerlendirildiği bir gerçek.

Demirtaş’ın, konuştuğunda konuşulan, sustuğunda ise bir şey söylemesi beklenilen olması boşuna değil. Cümleleri toplumsal karşılığında çarpan etkisi yapıyor her zaman.

Uzun zamandır Demirtaş’ı ve siyaseti yakından takip eden birisi olarak, onun etkisini kırmaya dönük, yıpratma ve dedikodular içine hapsetme taktiği uygulayan iktidarın, bunda başarılı olamadığını söylemem mümkün gözükmüyor gerçekten.

İktidar hiç ama hiç acele etmeden, parti içindeki politik ve insani zaafların oluşturduğu boşlukları kullanarak, neyi, ne zaman ve nasıl kaşıyacağını bilen hareket tarzıyla defalarca bu alanlara gözümüzün önünde bindirmeler yaptı.

İktidarın o hiç acele etmeyi sevmeyen şeytanlığına karşı fazla rahat davranan ve bu aşırı rahat olma özgüvenin nedenlerini sorgulamak yerine onunla uyum içinde olmayı seçen pratiğin sonuçları da elbette ağır oldu. “Çökertme” Planı’nın sadece tankla topla yapılan bir savaş stratejisi olmadığını, asıl meselenin, ideolojik alanın işgal edilmesi olduğu gerçeğini az buçuk siyasetle haşır neşir olan herkes bilir. Bu bilginin yerinde yeller estiğine dair bir izlenim hakimse ortamda, sorun çok daha büyük demektir. Seçim süreci bu izlenimi güçlendirmiştir mesela.

S. Demirtaş, kendisinden ziyade, içinde yer aldığı siyasetin önde olmasını, iktidarın ve muhalefetin attığı adımlara karşı, partinin kendi adımlarını daha çok öne çıkarmasını önemsiyordu. Yani partinin, kendisine oy veren, güvenen milyonlara, ürettiği politikalarla öncülük etmesini ve kurduğu strateji ile belirleyici olmasını zorlayan bir pozisyon alıyordu. Ne söylediği değil, hep bu pozisyonu konuşuldu, konuşturuldu maalesef. Böyle tartışınca, üzerine -izm’ler boca etmek kolaylaşıyordu. (iktidar da zaten böyle olmasından yanaydı)

Kendisinin enerjisi ile dışarının siyasi enerjisinin, kendisinin beklentileriyle dışarının gerçekliğinin, kendisinin tahmin ettikleriyle dışarıda olup bitenin, kendisinin kaygılarıyla dışarının kaygılarının arasında kimi zaman doğal ve anlaşılır olan, kimi zaman ise saç baş yolduran yaklaşımların olması, elbette seçim sürecine de yansıdı. Demirtaş’ın önemli dönüm noktalarında boşa kürek çekiyormuş gibi bazen ortada kalan aklının, “çok öne çıkıyor” söylemiyle azaltılan yaklaşımlarının ve her dara düşüldüğünde “iki cümle” kurarak durumu toparlaması beklenen siyasi “joker” gibi algılanmasının yıpratıcılığı bence tartışma götürmez.

Ve evet iktidar bence bu hali önceden görmüş, tespit etmiş ve bunun üzerine söylemlerini ve eylemlerini icra ederek, partinin savunmasız gözüken yerlerine deyim yerindeyse yumruklarını daha sert atmaya başlamıştı.

Dışarıdan biraz dikkatli bakınca ise, parti dışarıya kendi kendisini yumrukluyormuş görüntüsü veriyordu. HDP-TİP üzerine kopan fırtına bunun en somut örneklerinden biriydi bana göre.

İlkel milliyetçi trollerin ve onların gönüllü iç tetikçilerinin, Demirtaş üzerinden partiyle bağ kuran binleri durumdan yaka silken hale getirmeyi başarması inanılmazdı gerçekten.

O yumruklayan elleri çılgınca alkışlayanlar ve galeyana yakalanıp kendileri gibi bakmayanları “içimizdeki düşman” diye işaret edip linçe çağıranlar, seçim sonuçları netleşince ortadan kayboldular elbette.

Buna yol veren, önünü açan ve bundan medet uman siyasetsizlik halinin kaba bir yansıması olarak da okuyabiliriz bunu.

“TEK KİŞİLİK” KAMPANYA

Demirtaş’ın sesi, cümleleri ve seçimler için çok önceden başlattığı neşeli, samimi ve umut veren “tek kişilik” kampanyası, işte tam da bu ortama kurban edilmiş oldu ama yerine de bir şey konulamadı.

Muhtemelen kampanya için geç kalındığını düşünüyordu Demirtaş. Seçim stratejisinin belirlenmesi ve bir iletişim dilinin oluşturulup tüm alanlarda uygulanması konusunda sadece ısrar etmiyor, sosyal medya kanalları üzerinden harekete de geçiyordu. Başlattığı “tek kişilik” kampanya, hem pozitif bir baskı yaratacak, hem de sürecin sürükleyici ana aktörü olma iradesini ortaya koyan bir fırsat yaratmış olacaktı. Güzel başlamış ama meselenin ana fikrinin, ruhunun ve politik aklının yakalanıp, hızla profesyonel yaratıcılığa dönüştürülmesi konusunda hantal kalınmıştı.

7 yıldır cezaevinde olan ve ısrarla üreten, tartışan, tartıştıran, savunduğu değerlerin iradesini ayakta tutmak ve tüm bunları yaparken zamanın kendisinden çaldıklarıyla baş etmek, çocuklarının, yârinin, sevdiklerinin anlarına tam olarak tanıklık edememek, yetişememek ve en beteri arkadaş, dost, yoldaş dediklerinden yana eksilmek elbette çok fazla ağırlaştıracaktı olan biteni.

Şarkıda dediği gibi ; “Sussan olmuyor susmasan olmaz /Dil dursa hâkim bey canda ten durmaz/ Yazsan olmuyor yazmasan olmaz”

Her siyasi kararın mutlaka bir geçmişi olduğunu ve kendiliğinden, birdenbire alınmadığını bu yanıyla not edip devam edelim.

HÜCRENİN AVLUSUNA “SENİNLEYİZ” NOTUNU DÜŞÜRMEK

Seçim sonrası zafer konuşmasında sözü Demirtaş’a getirip, on binlere Demirtaş için “idam idam” sloganı attıran Erdoğan’ın iktidar bilinci, zorbalığın tarihsel bilincidir aynı zamanda ama Erdoğan’a bunu yapma cesaretini veren şey, aynı zamanda politik sessizliğin o boş vermiş “bana ne”ciliğidir. İktidarın asıl kazandığı zafer işte burasıdır.

İmralı Notları adlı kitapta kendisini ziyarete gelen heyete “Ermenilerin 24 Nisanı’nı, KCK’nın 14 Nisanı’nı hatırlayın” diyen Öcalan, elbette bunu öylesine hatırlatmamıştı.

Kısa Dalga Podcast’te Azmi Karaveli’nin konuğu olan ve “Selahattin Bey bu geleneğin çıkardığı en yetkin arkadaşlarımızdan, kardeşlerimizden, yoldaşlarımızdan birisidir. Dolayısıyla incindiği, yorulduğu, yıprandığını hissettiği birçok alanda da sonuna kadar haklı olduğunu düşünenlerdenim, onun bütün duygularını görebilen bir yerdeyim” diyen Sırrı Süreyya Önder’in ifadeleri, yaşananların üzerinden bakınca hem çok anlamlı bir yere oturuyor, hem de acaba biz de Demirtaş’ın yaşadıklarına, duygularına, anlarına tanıklık etmekte, hemhal olmakta geç mi kaldık diye sorduruyor. Sırrı Süreyya Önder ne der bilmiyorum ama benim içsel yolculuğum buna maalesef evet diyor.

Kaybettiğimiz itirazlarımıza kaza süsü vermekten vazgeçmediğimiz sürece, yaptığımız tercihler ayağımızda görünmez prangalar olmaya devam edecekler sanırım.

Sırrı Süreyya Önder’in “Dolayısıyla incindiği, yorulduğu, yıprandığını hissettiği birçok alanda da sonuna kadar haklı olduğunu düşünenlerdenim, onun bütün duygularını görebilen bir yerdeyim.” ifadesinin o vicdani ve düşünsel ağırlığında kaçak dövüşmenin artık mümkün olmadığını düşünenlerdenim ben de.

Neyi yıpratıyor, döküyor, kırıyor, incitiyorsak hayattan, hakikatten o kadar eksiliyoruz.

Ses, söz, kelime, cümle de bir o kadar sığlaşıp, felaketimize dönüşüyor. Herkesin herkese dürüstlük pazarladığı, bunu bir oyun, kurgu haline getirdiği yerde gerçeğin tadı, tuzu da kalmıyor.

Bu nedenle,

Umutlarımızı yorgun düşürmemenin yükünü paylaşmalıyız.

İçeridekinin yükünü omuzlamaktır çünkü hatırlamak.

Sesini duymak için kulaklarımızı duvarlara dayamak, yüzünü görmek için o duvarların arkasına bakmaya çalışmak ve hücrenin avlusuna “seninleyiz” notunu düşürmektir gerçekten hissetmek.

Demirtaş yıllarca bunu yaptı. İçeriden dışarıya düşürdü “sizlerleyim” notunu. Bazen ketıl’dan yazdı bunu, bazen görüş kabininden. Bu bağın kopması, koparılması bu yüzden mümkün değil. İktidarın kıramadığı, içini boşaltamadığı tek şey bu.

Bu yüzden hiç şüphem yok, “hayat bizde yana”


Akın Olgun: Siyasi nedenlerle 7 yıl tutuklu kaldı. 2002’de İngiltere’ye yerleşti. 2009-2015 yıllarında BirGün gazetesinde haftalık yazılar kaleme aldı. Gazete ve haber portalları aracılığıyla düzenli olarak okurlarıyla buluştu. Adları Saklıdır, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri ve El Alem adlı kitapları kaleme aldı. Olgun’un “Sokaksızlar” (White) ve “İnat” “Farewell” (Veda) adlı öyküleri kısa metraj olarak beyaz perdeye aktarıldı ve senaryosunu yazdığı Fısıltılar (Whispers) adlı kısa metraj filmi Feel The Reel Uluslararası Film Festivali’nden üç dalda ödüle layık görüldü.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Akın Olgun Arşivi