Cumhuriyeti sevmeyen nankör ve hainler

Kurtuluş Savaşı’ndan kendini kurtaramayan' bir cumhuriyet var. Cumhuriyetin en önemli kusuru galiba ötekini öteki olarak kabul edememek ve öteki’nin hikayesini kendi hikayesi yapamamak, ötekinin hikayesini kendisine katarak eklemleyememek

Türkçe Latin alfabesiyle yazıyorum. Yani cumhuriyetin okullarında Sünni Türk sosyalleşerek büyüdüm. Bugünkü durumum cumhuriyetle doğrudan ilişikli. Cumhuriyeti buna rağmen eleştirmenin hesapsız görünen bir yanı var kuşkusuz. Sartre, Marx, Camus, Gorki... Cumhuriyetin Türkçeye kazandırdığı bazı klasikleri okudum. Kuran’ı Türkçe okudum... Nazilerin toplu kitap yakma anlatılarıyla büyüdü benim kuşağım. Kitap yakmanın hüznüyle. Sonra da kendi kitaplarını kendileri yakanlardık biz. Bu ülkenin okullarında okumadı benim kuşağım sadece. Kendi kitaplarını da cumhuriyetten korktuğu için yaktı. İşkence görmüş yüzbinlerce insana toplamda binlerce yıl hapis cezası ve yüzlerce idam cezasını da cumhuriyet savcıları talep etti bu ülkede... Bu ülkenin değerleri olarak gördüğüm insanlar cumhuriyete rağmen değer olmuşlar. Hapishaneleri ve sürgünleriyle de ünlü bir cumhuriyet biraz da. Sürgünde ölen Nâzım, ölene kadar yargılanmaktan kurtulamayan Yaşar Kemal de bu cumhuriyetin karnesine yazılı. Yalnız adı faili meçhul olan ama aslında hiç de meçhul olmayan, katili çok bariz cinayetler de yazılı bu karneye.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan cumhuriyet coşkusuna katılmaya kendimi ikna edemedim. Bu yazıyı kutlama öncesi yayınlamaya da kendimi ikna edemedim. Kutlamalara karşı olmaya içim el vermedi. Kutlama bittiğine göre... "Cumhuriyet olmasaydı Yunan/Ermeni dölü oldurdunuz, İngiliz piçi olurdunuz" korkutması da çok ikna edici değildi. Asil soydan olmak, Türk kanı taşımak, üstün bir inanca sahip olmak yeterli değilmiş gibi bir de Türk dölü üstün döl oluverdi... Erkek egemenliğinin fallus kültürü. Tarih hiçbir zaman gerçekleşmemiş, yaşanmamış olaylar üzerinden anlatılmaz, şayet anlatılıyorsa bu bir hayal, bir hikâye olabilir ancak tarih olmaz. Tarih yaşanan olgular ve bu olgular üzerine yapılan yorumlardır. I. Dünya Savaşı olmasaydı sorusuna verilen yanıtlar bilimin değil de hayal dünyasının alanına girer. Aynı şekilde ‘cumhuriyet olmasaydı’ da hayal dünyasını anlatır. Bu cümleyi kuranlar da zaten hikâyeyi korku filmine, piçliğe, hakiki ve değerli Sünni ve Türk ırka getiriyorlar. Bu yazdıklarımdan kurucu kadronun ya da cumhuriyetin o dönemler için kendince bir başarı öyküsü olduğunu inkâr etmek değil. Asıl derdim cumhuriyetin doğum sakatlıkları ve bu sakatlıkların sürdürülmesinin bizi getirdiği nokta. Bu tartışmalar giderek sönümleniyor ve rafa kaldırılıyor.

Ayrıca tarih sadece geçmişteki olayları ve olgularını içermez, tarihi yazan toplumun gereksinimlerini de içerir. Cumhuriyetin resmi tarihi de bu gereksinimlerin bir çeşit manzumesidir. Tarih olarak öğretilen olayların aktarımından öte günümüzdeki (özellikle cumhuriyet ve Kemalizmin) insanların gereksinimlerine göre yazıldığını tespit ederiz. Yani tarihin ‘önemli’ görülmeyen ve bu anlamda yazılmayan bir yanı vardır. İşte bu “susulan tarih” de başkalarının tarihidir.

Günümüzde İslamcıların ya da Kemalistlerin tarihi anlatısı kurgusal öğeler de içerir. Bu türden tarih yazanlar tarihin anlatılmayan yanını gizli tutmak için ötekilerin tarihini anlatan, anımsatan anlatılarla da savaşırlar. Bu gizlemeyi iyi örtebilmek için de ideal, masum, kahraman bir tarih sunulur. Ama bilinçötesini resmi tarihe göre düzenlemek mümkün değildir. Onun için gizlenen bir yerlerden deforme olmuş bir biçimde ortaya çıkar. Mesela sokak ve yer adlarının neden sistematik bir biçimde değiştirildiğini naif bir biçimde soranlar olacaktır. Resmi tarihin gizlediği bilinç ötesinde kayıtlıdır. Bu anlamda bilinç ötesine yapılan psikoanalitik yolculuklarda bu tarihle de karşılaşılır...

Cumhuriyetin en önemli kusuru galiba ötekini öteki olarak kabul edememek ve öteki’nin hikayesini kendi hikayesi yapamamak, ötekinin hikayesini kendisine katarak eklemleyememek. Seyit Rıza hala öteki. Kurtuluş Savaşı’nı hala bitirememiş, tarihe mal edememiş her yıl Yunanlıları denize dökmeyle gururlanan bir cumhuriyet. Yunanlıları denize kahramanca dökerek askeri bir gururlanmayla sadece askeri bir ruh oluşturabilir, sivil bir toplum oluşturamazsınız. Kurtuluş Savaşı’ndan kendini kurtaramayan bir cumhuriyet yani. Şeyh Said’i bir yere yerleştiremediği için hâlâ hain… Pir Sultan türküleri devlet kanalında okunurken Madımak’ı hâlâ lanetleyemeyen bir cumhuriyet. Yunanlar düşman, Sırplar kalleş, Araplar hâlâ hain… Her grup, her insan kendi anlatısına tarihten örnekler bulabilir. Bu söylediklerimin tümüne karşı örnekler bulunup barışa dair söylemler sunulabilir. Ortadoğu'nun klasik retoriğidir: “Bunlar yoldan çıkmış, İslamiyet'i yanlış anlamış asi gençler! (ya da şöyle: bunlar hakiki cumhuriyetçi değiller!)"

Kutlamaların yapay olduğunu düşünüyorum ayrıca. 100. yıl kutlanacağı için sayının yuvarlaklığından ve bu zamana atfedilen davranışlardan ötürü de olağanüstü anlamlar yüklendi. Yani insanlar bu kutlamaya psikolojik olarak bir şekilde hazırlandılar. Bu türden kutlamalar sahtedir ama bu sahtelik ritüellerle arka plana itilir. Neden sahtedir? Sahtedir çünkü sevinme ve kutlama bir başarının ardından olur. Bilindiği üzere bu türden kutlamalara önceden hazırlanılır, bu da ritüelin bir parçasıdır. Duygusal katılımdan çok vazife gibidir de. Sevinme ve planlama duygusal pozitif yoğunluk olmayınca yapaylaşıyor. Ayrıca bu pozitiflik rövanş maçı gibi de algılanabiliyor. Sevinçten öte ders verme, rakibe gününü göstermenin ağır bastığı öfkenin, had bildirmenin esas olduğu bir kutlama da yapaylığa katkı yapıyor. Son yılların kutlamaları intikamcı, öç alıcı, düşmanca bir rekabet gösterisi ve daha çok da hınç içeren kutlamalar. Güç gösterisi, direnme biçimi. Sevinçli kutlamalarda ötekine hoşgörü de vardır. Sevinçli kutlamalara herkes korkusuzca, çekinmeden gidebilir. Zaman olarak başarıyla kutlaması arasında mesafe yoktur. Okulu bitirip birkaç gün sonra kutlarsınız. İşe girer, ilk maaşı kutlarsınız. Yani işe girip işe girme kutlamasını emeklilik öncesinde yapmazsınız. Yani kutlanacak olay ile kutlama arasındaki mesafe kutlamayı sahte, yapay ve anlamsız hale getirebiliyor. İşte bu anlamsızlık bir takım ritüellerle azaltılmaya çalışıldı: bilindik ulusal bayram ritüelleri, bu tür kutlamaların kaçınılmaz parçaları vatan, millet söylemleri, kutsalın yeniden hizmete sokulması.

CUMHURİYETİN ANAMNEZİ

Bu türden anormalliklerin nasıl oluştuğu ve neyin tetiklediğini anamnezde sormak gerek zira teşhisin doğruluğu için bu kesinlikle gerekli. Anamnez, herhangi bir rahatsızlığın, hastalığın başlangıcını, oluşumunu anlamak için sorulan sorulardır. Kutlamaya öteki‘nin tutumu eklemlenemiyorsa o kutlama eksik ve yarımdır. Anormallik bu eksiklikle de ilişkilidir. Anamnezde ‘neler olması gerektiği gibi olmadı’yı arar psikanalist. Kuşaklar arası aktarımla kolektif hafızamıza ve bilinçötemize neler yük oluyor acaba?
Çocuk terapilerinde anne/babaya yönelttiğimiz anamnez soruları hamileliğin nasıl geçtiğini (Osmanlı'nın son yüzyılı), doğumda (cumhuriyet) ve sonrasında (ilk yıllar) neler yaşandığını içerir. Anamnez soruları çocuğun doğumundan sonraki döneme ait değildir sadece. Doğum öncesi dönem, hamilelikte yaşananlar, çocuğun doğduğu kültürel, psikolojik, sosyal, ekonomik ortam da psikanalistin ilgi alanıdır. Sonra çocuğun ilk yıllarının nasıl geçtiğini (ötekiyle, anne/babayla ilişkiler, cumhuriyetin öteki’yle ilişkileri) bir psikanalist bilmek ister. Madem cumhuriyetin doğum günü kutlanıyor ve ‘cumhuriyet nur topu gibi çocuk’muş gibi metaforize ediliyor, o yüzden bu sorulara yanıt bulmak gerek.

Anamnez soruları hastaya hastalığının oluşmasını anımsatarak hastalığıyla ilgili bir refleksiyon, hastalığı hakkında başka türlü (bilinen, şimdiye kadar bulduğu açıklamaların dışında) düşünme, yorumlama şansı verir. Yazının başlığı bu anlamda kışkırtıcı, çünkü cumhuriyete hasta gibi yaklaşma amacı da içeriyor. Cumhuriyetin varılacak bir ideal olarak görüldüğünü düşünüyorum. Peki insanlar gerçekten bir ideale gereksinim duyuyorlar mı? Ayrıca ideal var mı, nasıl belirliyoruz ideali? Yani en bilinen retorik bile birçok eleştirel soruyu getiriyor. Cumhuriyete anamnez gerekli, çünkü cumhuriyet birçok zulmü de üretti: Koçgiri, Pontuslar, Dersim, 6/7 Eylül, 68’lilerin katliamı, faşist Evren cuntası, Kürt coğrafyasının kana bulanması, Maraş, Madımak, Ankara Katliamı, saymakla bitmiyor... Son yılların zulmünü İslamcılara yükleyebiliriz. Faili meçhuller de bu cumhuriyetin gözünü yumduğu taraftaki zulüm. Kafası taşla ezilen Sabahattin Ali de bu cumhuriyete ait bir hikâye, Nazım Hikmet’in hapisliği ve sürgünlüğü de... Bu kadar yaygın şekilde sürekli zulüm üreten cumhuriyetten de söz etmek gerekiyor.

Anamnez hastalığın nerede, ne zaman, nasıl başladığını anlamaya çalışır. Bunun anlamı da geçmişe gitmektir. Cumhuriyetin sorunları Erdoğan’la başlamadı. Cumhuriyet sürekli sorun üreten bir yapı. Bunun anlamı yapılan her şeyin yanlış olduğu değil. Bazı yanlışlar belirli aralıkla tekrar ediyorsa burada yapısal bir sorun vardır ve bu yapı gelecekte de benzer sorunların getirdiği zulümler üretecektir. Psikanalizde strüktür anne/babayla ilişkide oluşur. Anne/baba aslında bebeğin hayatındaki ilk yabancı ve ötekidir. Bu ötekiyle ilişkide yapılanmalar optimal ya da patolojik gelişir. Bu sürecin oluşturma mekanizmasını cumhuriyete aktardığımda cumhuriyetin (Sünni Türk) ötekiyle ilişkisinde başından itibaren sorunlar olduğunu işaret etmek istiyorum. Bu öteki bazı dönemler değişse bile ötekiyle ilişki biçimi aynı kalıyor. Cumhuriyetin özünde, devlette, devletin bizzat kendisinde ciddi problem var (bazen bu sorun devleti temize çekmek için derin devlet anlatısıyla geçiştirilmeye çalışılıyor. Aslında devlet bu. Hatta derini de serini de bu galiba).


[1] Anglea Kühner, Kollektive Trauma (Psychosozial Verlag, 2007) s. 96.

[2] Michel-Rolph Trouillot, Geçmişi Susturmak - Tarihin Üretilmesi ve İktidar, çev. Ozan Zeybek (İthaki Yayınları 2012), s. 42.

Devam edecek.


Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi