İtaat kültürü 4: İtaat ve mazoşizm

26.06.2022 00:03

İtaat edenler bazen failin itaatten ötürü mağdura acımalarını ve böylece suçluluk hissetmelerini de beklerler. Aslında bu bir imkansızı beklemektir çoğu kez.

Boyun eğmek inciticidir. Her ne kadar çocuk bağımlılığından ötürü bu durumu relative ederek katlanabilir hale getirmeyi denese de acı verir. Üstelik bir de size acı veren en yakınınız, en güvendiğiniz, en bağımlı olduğunuz ve en sevdiklerinizse, bu itaat etme ve boyun eğme bir sefere mahsus değilse, yani “köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek” köprünün uzunluğundan ötürü çok zaman alıyorsa, daha doğrusu ayıyla yaşıyorsanız ve sürekli ateş üzerindeyseniz... Acı çekildiğinde bilinen ilk tepki acıyı yaratan durumdan uzaklaşmaktır. Ama bu bağımlılıktan uzaklaşıp gitmek, çocuk olarak tek başına yaşanamayacağından dolayı mümkün değildir. Bu durumda çocuk anne-babayı ‘iyi’ olarak koruyabilmek için suçu üstlenir: “Annem ve babam iyi insanlar, yanlış ve kötü olan benim; aslında bu şiddeti hak ediyorum. Bu durum bu çerçevede çok normal; ben onları bana kötülük yapmak zorunda bırakıyorum!” türünden açıklamalar geliştirerek durumu relative eder.

Bu tür düşünme sistemlerini yetişkinlikte de gözlemleriz: Mağdurun suçlu ilan edilmesi! “Mini etek giydi tacizi hak etti.” “Aleviler de bacılarıyla yatmasınlar!” “Solcular işkenceyi hak ediyorlar; kim onlara solcu olun dedi?” “Ermeniler bizi sırtımızdan vurdular” gibi... 

Çocuk sevdikleriyle birlikte yaşamak zorundaysa ve birlikte yaşadığı insanlar onu itaate zorluyor, onun iradesini kırıyorsa, onu özgün bir kişi olmaktan vazgeçirmeye zorluyorsa, boyun eğdirerek onurunu incitiyorsa, yani narsistik derin bir yara açıyorsa, çocuk acıyı azaltmanın mekanizmalarını arar. Acıyı veren kendisi değil de öteki olduğundan, yaşadığı acıyı başka türlü anlamlandırarak acı olmaktan çıkarmayı dener. “Acımadı ki!” “Aslında acı yok, annem ve babam beni seviyorlar, benim yararım için bana boyun eğdiriyorlar” diye düşünür. Bu anlamda acıtacak bir durum yoktur ortada. İnkar ve yok sayma mekanizması sayesinde ilişki sürdürülür. “Annem ve babam bana bunu yapıyorlarsa bu iyi bir şeydir.” 

İyi o dönemlerde çocuk için ‘haz ve rahatlık veren’ anlamına gelir. Freud’dan bu yana mazoşizmin ‘acıdan haz almak’ olduğunu biliriz. Acı veren bir şeyi hazza çevirdiğinizde artık boyun eğmeyi seversiniz de. Acının hazza dönüşmesi de acıyı kontrol edebilmek demektir. Kontrolsüz, ne zaman geleceğini bilmediğiniz ve sürekli tedirginlik yaratan bir şey hazza dönüştüğünde ne zaman ve nasıl geleceğinin tedirginliği ortadan kalkar ve memnuniyet yaratır. Her çocuk mazoşistik bir tutum alırken de anne-babasıyla, yani kendisine acı verenlerle, bu bağlamda sadist olanlarla da özdeşleşir. Anne-baba çocuğun algısında sadist konumundadır: Hiç anlamlandıramadığı bir biçimde çocuğun iradesini kıran, ona boyun eğdiren insanlardır. Çocuk bu durumu anne-babanın acı çektirmekten haz aldıkları şeklinde yorumlar. Acının hazza dönüşmesinde ve mazoşist yapı kazanmasında en önemli faktörlerden biri de anne-babanın çocuğu sevmesi, ona ilgili ve sevgili davranmasıdır; bu yolla acının hazza karışması kolaylaşır. 

Çocuk için yaşanan aynı zamanda bir iç karmaşaya dönüşür: Acıyı acı olmaktan çıkarmak için mazoşist pozisyon ve aynı zamanda özdeşleşmeden ötürü sadist pozisyon. Bu pozisyonların ürettiği karmaşık öfkeler de anne-babadan korkulduğu (kaybetme, küsme, sevilmeme ve terk edilme korkuları) için onlara yansıtılmaz. Psikanalizde “kaydırma” dediğimiz bir yöntemle bu öfke başkalarına yansıtılır: Kardeşle kavga, sakarlık yoluyla çevreye zarar verme ve oyuncaklarla agresif oyunlar gibi. Bu öfkenin bir kısmı da içeride tutulur, baskılanır, depolanır. İleriki dönemlerde ötekine duyulan orantısız şiddet eğiliminin kaynağı buralara kadar uzanır. Mesela Filistinli çocuklara empati kurarken, aynı zamanda kendi ülkelerindeki ‘öteki’ çocuklara sonsuz zulmün sorumlusu olmakta bir sorun görmezler. İtaate zorlanan insanları daha sonra tanrı, führer, reis ya da başbuğla özdeşleşerek kendi kendilerini itaat eden konuma getirmeleri mazoşist bir tutum, aynı zamanda öteki olarak adlandırdıkları gruplara zulüm yapmaları da sadist bir tutumdur. 

İnsan açısından ilişkisiz yaşamak çok zordur. Bir bebeğin doğduktan sonraki ilk çabalarından biri ilişkilenme ve bağlanma çabasıdır. İşte çocuk anne-baba kendisini itaate zorladığında anne-babayı kaybetme korkusu yaşar ve bu nedenle boyun eğer. Burada öfkesini içine atmasının bir diğer nedeni de anne-babanın kendisiyle ilişkisini keseceğini sanması ve bundan korkmasıdır. Ayrıca bu kültür ‘küsmek’ konsepti üzerinden ilişkisizliği sunar. Küsmek, negatif bir ilişkinin ceza amaçlı kullanılması ve sevginin geri çekilmesidir. Çocuk bu durumu da bildiğinden sevgisizlikle cezalandırılacağı korkusunu da yaşar. Mazoşizm bu kontekstte ilişkisizlik yerine mazoşist bir ilişkinin tercih edilmesi anlamı da taşır.

Mesela bazı erkeklerin kadınlara yönelik ilkel laf atmalarında da mazoşist söylemlere rastlarız, “Ye beni yavrum!” gibi. Bunu söyleyen bir adam normal koşullarda bu kadınla normal bir ilişkinin olmayacağını tahmin ettiğinden, bu imkansızlıkta ilişkisizlik yerine yenmeye bile razı olarak bu kadına ulaşmaya çalışıyor. Mazoşizm, imkansızlığı geçebilmenin en akla gelmedik biçimine bile razı olma halidir. Çocuk da anne-babasıyla ilişkisizlik yerine kendisine acı da verse boyun eğmeyi tercih eder. Çocuk boyun eğdirildiği anda pasif ve çaresizdir. Mazoşizm ona dönüştürme (acıyı haz sanmak) ve pasif olmaktan kurtulma şansı da verir. Benzer mekanizmaları Stockholm sendromunda da görürüz.

İnsanlar zulme uğradıklarında acılarını feryat ederek gösterirler. Acılarını gösterdiklerinde faili yaptığı zulümle yüzleştirmek ister, böylece de ondan tutum değişikliği umarlar. Sadist faillerde bu durum acıma yerine haz uyandırdığından daha da sertleşmelerine yol açar. Çünkü mağdurun çektiği acı onun hakimiyetinin kanıtıdır; amacına ulaşmanın hazzını yaşar. Çocuğunun iradesini kıran anne ya da baba da cinsel hazdan çok ‘iyi anne ve baba’ olabilme keyfini yaşıyor. ‘İyi’ ebeveynliğin çocuğa boyun eğdirmek üzerinden tanımlanması onlarda suç bilinci oluşmasının ve mevcut tutumlarının değişmesinin engeli oluyor.

İtaat edenler bazen farkında olarak bazen de farkında olmadan, kırılan onurlarının ödüllendirilmesi suretiyle, yaşadıkları içsel acıyı faillerin hafifletmesini beklerler. Bu faillerden ödül beklemek, aynı zamanda onlardan empati ve şefkat de beklemektir. Bazen itaatten ötürü mağdura acımalarını ve böylece suçluluk hissetmelerini de beklerler. Aslında bu bir imkansızı beklemektir çoğu kez...