İtaat kültürü 3: İlk incinme

19.06.2022 00:02

Tanrı, devlet, baba, abi. Ben ve sen, iki süje olmayı başarabilir miyiz? Yoksa ötekini obje mi yaparız? Obje olan sizinle ilişki kurarken sizi de kaçınılmaz olarak obje yapmak durumundadır.

Çocuk anne-babaya ve Tanrı’ya dünyaya getirildiği için minnet ve vefa borcuyla yaşar. Yaşam da bu borcu ödemek üzerine kuruludur. Bu konsept sevgiyi suç ve borç konseptine dönüştürür. Suçluluk, borç ve vazife üzerinden şekillenen bir bağ ve bağımlılık ilişkisi vardır. Bu bağımlılık ömür boyu sürdüğünden çocuklar bir yanıyla bağımsızlığı anne-babaya saldırı olarak, nankörlük olarak yaşarlar. Bağımsızlaşmak, otonomlaşmak nankörlük olarak görülür. Anne-babaya olan borç “helalleşme” konsepti üzerinden düzenlenir ve Allah’ın kontrolüyle de güvence altına alınır. Anne-babaya itaat etmemek “hayırsız evlat” olmak anlamına gelir. Anne çocuk karşısındaki gücünü “sütünü helal etme” hakkı üzerinden alır. Ve Tanrı’nın, annesinin helalliğini almayan çocuğu mutlaka cezalandıracağına inanılır. 

Babalık hakkı denilen bir hak vardır ve bu babayla çocuk arasındaki çatışmada babayı sürekli ‘haklı’ ve dolayısıyla güçlü hale getirir. Burada çocuğun argümanlarının daha güçlü olmasının bir anlamı yoktur. Anne de “sütünü helal etme hakkı”nı bir zulme dönüştürebilir... Daha sonra otoriteler ana-baba konumunu üstlenerek insanları yönlendirebilirler. Ana-baba hakkı vazifeler üzerinden ödenmeye çalışılsa da hiçbir zaman bu borcun bütünüyle ödenerek bitirilemeyeceğine inanıldığından, ancak anne ve baba haklarını helal ederek çocuğu bu borçtan azat edebilirler.

Bu da anne ve babaya ölünceye kadar bir güç ve otorite sağlar; bu borç üzerinden çocuğu itaate zorlayabilirler. Çocuk büyür, genç olur, anne ve babasından fiziki olarak güçlü olur ve onlara bağımlı değildir; ama işte “ana-baba hakkı” üzerinden Tanrı’nın denetlediği bağımlılık böylece sürdürülür. Çocuğun kaçması, uzağa gitmesi de bundan kurtaramaz, çünkü Tanrı her şeyi görür ve cezasız bırakmaz! Kültür, din ve aile çocuğun birey olmasına izin vermez. Bu konsepti toplum “ayıp” (“El alem ne der?”) ve “günah” üzerinden denetler. Bireyin hareket alanı ve itaatten kaçış yolu yoktur. Boyun eğer. ‘Dik durma’ edebiyatının bu kadar revaçta olması biraz da bundandır. 

İşte ilk incinme, ilk onur kırılması burada olur. Bu incinme derindir, çünkü bizi inciten ve boyun eğdiren, en güvendiğimiz ve sırtımızı dayadığımız anne-babadan gelir. Sembolik olarak çocuk anne-babasını da yitirir. Güvendiği dağlara kar yağmıştır bir kez… Anne-baba ile çocuk ilişkisi bağ ve sevgi üzerinden değil, ayıp, günah ve vazife üzerinden organize ediliyor. Bunun bir diğer anlamı da bağımsız, otonom ve birey olmak suçluluk duygusu olmadan mümkün olmuyor. Bağımsızlık, birey olmak, özgürleşmek Tanrı’ya, topluma ve anne-babaya saldırı ve agresyon olarak konseptleştiriliyor. 

Önceleri çocuk asimetrik ilişkinin farkında değildir. Anneyi kendi devamı, kuklası gibi görür. Annenin “ben-değil”, yani öteki olduğunu fark edince annenin kendi istekleri ve arzuları olduğunu da fark eder. Anne çocuğu çocuk istediği için değil, aynı zamanda kendisi istediği için de sevmektedir. Jessica Benjamin, hakimiyet ya da iktidarın bağımlılığı inkar etmekle başladığına vurgu yapar. Anne ve çocuk ilişkisinde çocuk anneye bağımlıyken anne de çocuğa bağımlıdır. Birçok anne yaşamını düzenlerken çocukları yokmuş gibi davranmaz ve kararlarını çocuklarını da dahil ederek verir.

Gerçek bağımsızlık bağımlılığa tahammül edebilmekle mümkün. Kendin olacaksın, kendin olmayı kabul ve takdir edeceksin, başkalarıyla aradaki farklılıkları görüp onlara da saygı göstereceksin, aradaki zıtlık ve çelişkilerini de kabul edeceksin. Zor bir iş yani... Mesela, “Ben Sünniyim ve Sünni kalmak da istiyorum. Sen de Alevisin, iyi ki öylesin. Ortak ve ayrışan yanlarımız var. Ben senin inançların ve yaşam hakkın için çaba gösteririm, senin farklılıklarını silip yok etmek istemem” diyebilir miyiz? Kürtlere diyebilir miyiz? İtaat hiyerarşilerinden vazgeçebilir miyiz? Tanrı, devlet, baba, abi... Ben ve sen, iki süje olmayı başarabilir miyiz? Yoksa ötekini obje mi yaparız? Obje olan sizinle obje olarak ilişki kurarken sizi de kaçınılmaz olarak obje yapmak durumundadır. Yani ötekine yaptığınız her şey, söylediğiniz her söz sizi de tarif etmektedir.

Anne-babadan kopuş

Çocukların anne-babalarına ilişkin yüceltilmiş bir fikirleri vardır: ‘Annem dünyanın en iyi insanı’, ‘annem en güzel kadın’, ‘annem beni her şeye karşı korur’, ‘annem her şeyi bilir’, ‘annem her sorunu çözer’ gibi. Zamanla çocuğun hayatına realite girer ve çocuk bu fikrini realitenin süzgecinden geçirerek revize eder. Realitenin girmesi aynı zamanda bir düş kırıklığıdır. Ama çocuğun mutlak güçlü, mutlak güzel, mutlak iyiye gereksinimi hala sürmektedir. Burada oluşan boşluğu başka özneler/kişiler doldurur. İşte burada anne ve babaya yüklenen ve yüceltilen konular Tanrı’ya projekte edilir ve Tanrı mutlak güçlü ve adaletli, sonsuz bilgiye sahip bir yaratıcı olarak kurgulanır. Çocuğa Tanrı’ya itaat etmek ve onun kulu olmak öğretilir: Tanrı’nın bu mutlak özelliklerinden yararlanmanın yolu, ona itaat etmek ve dualarla minnettar olmaktır. Böylece anne-baba üzerinden oluşan illüzyon Tanrı üzerinden devam ettirilir. Tanrı konsepti üzerinden çocuklukta oluşan illüzyon mutlak doğru olarak kabul görür; mutlaktır, çünkü tanrısaldır. Sorgulanamaz, kuşkulanılamaz, gerekçelendirmeye gerek duymaz; hakikattir. Bu durum başka bir fenomenle daha da keskin hale gelir: “Dönüştürebilen obje” (Verwandlungsobjekt). 

“Dönüştürebilen obje”, psikanalist Christopher Bollas’ın Der Schatten des Objekts (2012) kitabında betimlediği bir fenomendir. Bebeğin karnı ağrıdığında bedeninden gelen sinyalleri anlamaz ve bu yüzden bu sinyaller onda korku yaratır. Bu durum bebek için küçük bir faciadır da. Anne gelir, anlar ve bu durumu dönüştürür; sorunu çözer ve bebeği rahatlatır. İşte bunu yaşayan bebek, anneyi dertlerini, sorunlarını, acılarını ve korkularını dönüştüren kişi olarak algılar. Anne her sorunu anlayan, anlamlandıran ve çözen kişidir. Çocuk bir dönem sonra annenin sadece bazı sorunları çözebildiğini deneyimler. Ama işte insanın bu dönüştürebilen (her şeyi gören, bilen, çözen, iyileştiren) obje gereksinimi devam eder.

Çocuğun gelişirken anne-babayı realite sınavından geçirerek yüceltmeyi sınırlandırmasından sonra, dönüştüren obje gereksinimi dinsel anlatılar üzerinden Tanrı’ya yansıtılır ve bu özellikleri çocuk Tanrı’ya aktarır. Bütün bunlar gelişen çocuğun çocuksu tasarım ve fantezilerden uzaklaşarak olgunlaşacağı gerçeğinden çocuğu uzaklaştırır ve çocuk çocuksu konseptlerde takılı kalır. Gelişme, anneden ve babadan uzaklaşıp özgür ve otonom olmak yerine, objeleri değiştirerek çocuksu tutumunu sürdürür. Bu gibi çocukların daha sonraları da bir kurtarıcı beklemeleri, bir führer, başbuğ ve reis bulduklarında tüm sorunları mucizevi bir şekilde çözecek birini bulduklarına inanmaları da bu yüzdendir. Bu insanlar itaat edecekleri böylesine yüceltilmiş birine hemen boyun eğmeye meyillidirler. Popülist politikacılar bu oluşturulmuş tutumu kolayca kullanırlar. Eğer bu kullanma dinsel motiflerle de süslenirse, tanrısal olanla yeryüzü (dünyevi olan) kesiştiğinden, itaat edenler üzerinde daha da etkili olur.