Biraz Martin Eden, biraz Ahmet Cemil

30.06.2020 00:01

İki romanda da hayallerin büyüklüğü ve o büyük hayallerin çöküşü vardır. Martin’deki bireyci hırs ile Ahmet Cemil’deki derin içsel yoğunluğun buluştuğu nokta aynıdır.

Bazı kitaplar okuru için unutulmazdır. Okur kendine ait çok şey bulmuştur onlarda. Yazarının anlatımı, konunun örgüsü, akışı, okurun ruh hali, yaşamından kesitler, kahramanı kendisiyle özdeşleştirmesi gibi önemli etkenler sayılabilir unutulmazlıklara dair. Benim için de böyle kitaplar çoktur. İki ya da üç kez okuduklarım vardır içlerinde. Halid Ziya’nın Mai ve Siyah’ı bunlardan biridir. Yine Jack London’un Martin Eden’i de söyleyebilirim. İki genç yazarın hayallerini, mücadelelerini anlatır bu romanlar ve benim unutulmazlarım olarak yer alırlar kalbimde.

Jack London, John Steinbeck, Maksim Gorki, Yaşar Kemal lise yıllarımın romancılarıdır. Halid Ziya daha sonraki yıllarıma denk düşer. Mai ve Siyah’ı okuduğum ilk andan itibaren Ahmet Cemil karakteri beni Martin Eden’e götürmüştü. İki genç, iki aşık, yazmaya tutkulu iki yazar adayı. Mücadeleleri, umutları, hüsranları… Kesiştikleri yerler, ayrıldıkları yerler var. Ahmet Cemil sessizdir, bakmak zorunda olduğu bir ailesi vardır ve içine kapanık ruh yapısı onu hayallerinden koparıp karanlığa doğru sürükleyecektir. Çok sevdiği ailesi elinden uçar, işi dağılır, aşkını itiraf edemeden kaybeder, şiirlerini bastıramaz. Parlak olan edebi yaşamı elinden kayıp gider.

Martin Eden’in denizcilikten, işçilikten gelen mücadele azmi onun pes etmemesini sağlayan önemli bir kriter. O da aşık. Ancak o aşkını söyler. Mücadelesini kendisinden farklı bu sınıf insanı için de yapar. Bıkmadan yazar. Nedenini çözmeye çalışır. Yazarak yaşamını sürdürme üstüne kurar ve bunu başarır. Onun kırıklığı, dibe vuruşu bundan sonra olur. O güne değin kabul görmeyen yazıları, geri dönen hikâyeleri için teklifler yağar. 

Yazarlık serüveninin özeti aslında böyle bir şey. Dergi sayfalarına girmek için verilen uğraş, harcanan çaba, yoğun okumalar, yanıtsız kalan gönderiler… İlişkiler üstündün yürüyen kayırmalar, kollamalar… Tüm bunlar Martin Edenlerin, Ahmet Cemillerin hayatındaki kırılmaların özetidir. 

Hemen burada bir parantez açmak isterim. 28 Şubat 2015 tarihinde Caddebostan Kültür Merkezi’nde Orhan Pamuk söyleşisi vardı. Orhan Pamuk yazarlık hikâyesine de değinmişti bu söyleşide. Cevdet Bey ve Oğullarını Milliyet Yayınları’na vermiş ve bir türlü basılmıyor. Ülkü Tamer yönetiyor Milliyet Yayınları’nı. Her görüşmeye gittiğinde ‘basılacağı’ yanıtını alır, ancak bir türlü basılmaz. Tabi suratı asık dışarı çıkar her seferinde. Dışarı çıkarken orada bir masa vardır ve o masada çalışan kişi ‘üzülme, üzülme evladım, basılır’ der. Bu rutin her gittiğinde devam eder. Kitap çıkar ve Orhan Pamuk en sevdiği yazarlardan biri olan Yusuf Atılgan’la tanışmak ister. Sorar, soruşturur. Bir gün biri der ki ‘senin gittiğin Milliyet Yayınları’nda, Ülkü Tamer’in odasının önündeki masada oturan kişi Yusuf Atılgan’dır. Pamuk burayı çok kederli ve hüzünlü bir şekilde anlatmıştı. Hatta Orhan Pamuk’a Yaşar Kemal’in ölüm haberini imza esnasında ben vermiştim. Çok üzülmüştü.

Yazma, yayınlatma uğraşı hep böyle meşakkatlidir. Yeniden yazmak istediğime dönüyorum. Halid Ziya, Ahmet Cemil’i anlatırken hem o dönemi, o dönemin dergi çevresini, ilişkilerini, yeteneklerini ve kavgalarını da anlatır. Martin Eden’deki gibi burada da sınıfsal bir bakış açısı vardır. Ancak Martin Eden de Ahmet Cemil de ait oldukları sınıfın gözüyle bakmazlar. Bireyci ve hırslı bir gençtir Martin. Sevdiği kıza ulaşmanın yolunun burjuva sınıfına dahil olmaktan geçtiğini bilir. Hatta sosyalizm eleştirileri bile yapar. Oysa Ahmet Cemil bunun çabasını da vermez, veremez ve kafadan oraya ait olmadığının ezikliğini yaşar. O nedenle hep zengin arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin gölgesinde kalır. Onun kız kardeşine olan aşkını bile bir türlü dillendiremez. Yoksulluğu cesaretini alıp götürür. Hayata, geleceğe dair büyük düşler kurar sadece.

Ahmet Cemil için şöyle der Halid Ziya: “O zamanın hayatından, idaresinden, memlekette teneffüs edilen zehirle dolu havadan mustarip, hastalıklı bir genç, kısacası devrin bütün hayalperest yeni nesli gibi bir bedbaht tasvir etmek isterdim ki, ruhunun bütün acılarını haykırsın, coşkun bir delilikle çırpınsın ve bütün emelleri parmaklarının arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçunca, o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın. Bu gençte bir aşk yıldızı, bir sanat hayali olacaktı ve bunların arasında bir sarhoş gibi yıkıla yıkıla, o duvardan bu duvara çarpa çarpa çekilip gidecek, nihayet bir kovukta sinip can verecekti, mavi hayaller içinde yaşamak için yaratılmışken, siyah bir uçuruma yuvarlanacaktı.”

Martin Eden de siyah uçuruma yuvarlanır. Jack London öyle ister. “Martin Eden bir bireyci idi, bense bir sosyalist. İşte bu yüzden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenle Martin Eden öldü.” Büyük bir olasılıkla Ahmet Cemil’i de bu nedenle uçuruma atar Halid Ziya. Onun baran-ı elmas (elmas yağmuru) altında başlayan hayallerini, baran- dürr-i siyahın (siyah inci yağmuru) altında gömer. 

İki romanda da hayallerin büyüklüğü ve o büyük hayallerin çöküşü vardır. Martin’deki bireyci hırs ile Ahmet Cemil’deki derin içsel yoğunluğun buluştuğu nokta aynıdır. İkisi de yazdıklarına küser ve kendilerini dipsiz bir suya bırakırlar. Eski dergileri incelemek bile bu konuda yeterli bir ayraç olacaktır. Ne çok Martin Eden, ne çok Ahmet Cemil baran-ı elmas içinde başladıkları yazarlık serüvenlerini o dipsiz kuyularda sona erdirmişlerdir. Bunda sadece yazarların, şairlerin yeteneksizliği ya da yazmayı bırakmaları anlamını çıkarmamak gerekir. Hayallere hükmeden o kadar çok dış etken var ki…