Türkiye’nin siyasî rejimini nasıl nitelendirmeli?

28.06.2022 00:04

Sorunun çözümü, toplumda var olan çoğulluğu hakkıyla ifâde eden yeni ve hukukun dışına çıkma yeteneği yok edilmiş bir siyasal kurumlaşmanın inşa edilebilmesinde aranmalıdır.

Türkiye’nin siyasî rejimi nasıl nitelendirilebilir? Bu sorunun ilgi çekmediği bir dönem herhalde yoktur. Tek-parti döneminden bugüne her zaman hem akademik alanda, hem de güncel medya platformlarında yoğun bir biçimde tartışılmış olduğunu söyleyebiliriz. Akademik araştırmalarla medya platformlarının sıklıkla içiçe geçtiği günümüzde bu soru, akademik dünyanın ürettiği bazı kavramların akademik olmayan mecralarda da kullanılmasıyla dikkat çekiyor. Soruya verilen farklı cevapların oluşturduğu tartışmalar da böylece bilimsel bir araştırma konusu olmanın yanısıra güncel siyaseti de etkileme potansiyeli olan bir içerik kazanıyor.

Sözü getireceğim yer, 2018 Temmuz’unda bütün hükümleriyle yürürlüğe giren Anayasa değişikliklerinden bu yana, Türkiye’nin siyasi rejimi tartışması. Bu tartışmada en fazla öne çıkan kavram, yarışmacı (competitive) otoriterlik. Buna alternatif başka kavramlaştırmalar da var. Örneğin Türkiye’yi “liberal olmayan”, “delegasyoncu”, “kusurlu” gibi sıfatlarla belirlenen bir “demokrasi” diye nitelendirmek isteyen yaklaşımlar, yarışmacı otoriterlikten sonra en popüler olanlar. Hepsini birlikte kuşatan bir de şemsiye kavram var: “melez rejim”, yâni ne saf anlamıyla demokratik, ne de saf anlamıyla otoriter. Kavramlarla ilgili ilk sorun da burada başlıyor: Türkiye, veya benzeri başka bir rejim, eksikleri, kusurları olsa da, yine de bir “demokrasi” mi, yoksa “otoriter” olarak mı nitelendirilmeli?

Bu ve benzeri nitelemelerle ilgili elbette bazı sorunlar ve bunlara yöneltilen bazı eleştiriler var. Bunlardan ilki, bu kavramların değeri ile ilgili. Kullandığımız kavramların değeri de tabiî o kavramlarla ne yapmak istediğimize bağlı olarak belirleniyor. Örneğin amacımız “ne olduğunu betimlemek” mi, yoksa betimlemenin ötesine geçip, olan biteni açıklamak mı? Yâhût, olanın “anlaşılması” mı asıl hedef? Amacın “anlamak” olarak belirlenmesi durumunda, esas olarak siyasetin kurucu unsuru olan insan eyleminin öznel ve nesnel anlamının araştırılmasına yoğunlaşmak gerekecektir. Böyle bir çaba ise, eylemin yorumlanmasını, yorumlama faaliyeti de “eleştiri”yi içermek durumundadır. Bu da bizi bir diğer düşünsel düzeye getirmekte, siyasî rejim sorununu eleştirel bir zeminde ele almaya zorlamaktadır. Eleştirelliğin içeriğinde ise, normatif olarak belirlenmiş, özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi temel değerlerin yön verdiği sorunlara göre geliştirilen yaklaşımlar yer almak zorundadır.

Türkiye’nin siyasî rejimi nasıl nitelendirilebilir sorusuna verilen cevaplar arasında kullanılan yarışmacı otoriterlik veya liberal olmayan yâhût delegasyoncu demokrasi gibi kavramlar ve bu kavramların tümünü kuşatabilen bir üst kavram olarak “melez rejim” kavramı, esas itibâriyle ampirik düzeyde, olguların betimlenmesiyle ilgili kavramlardır. Bununla birlikte, anılan kavramların öncelikle akademik çalışmalarda kullanılıyor olmalarından kaynaklanan bir zorunluluk nedeniyle, betimlemenin ötesine geçip, söz konusu rejimlerin nasıl, hangi koşullarda, hangi faktörlerin etkileri altında ortaya çıktıkları sorularına da cevap aranmaya çalışılmaktadır. Örneğin yarışmacı otoriterlik kavramı ve kavramın içinde yer aldığı teorik çerçeveyi ele alalım. Bu kavram, bir yanıyla demokrasi, diğer yanıyla da otoriterlik özelliklerinin birarada bulunduğu bir rejim tipini anlatmaktadır. Demokrasiye özgü özellikler arasında özellikle dönemsel seçimlerin yapılması ve farklı siyasî partilerin bu seçimlere serbestçe katılabilmesi öne çıkmakta ve rejim bu biçimsel yönüyle demokratik bir görünüm arz etmektedir. Buna karşılık, ifâde ve örgütlenme özgürlükleri başta olmak üzere temel hakların bir demokraside kabûl edilemeyecek ölçülerde kısıtlanmış olmaları rejimin başlıca otoriter özelliklerindendir. Buna ek olarak, siyasî iktidarın seçimle belirlenmesi sürecinde, iktidar sâhiplerinin seçimin kendi lehlerine sonuçlanmasını sağlayacak ölçüde “oyun sahasını” tahrip etmeleri, otoriterliğin diğer önemli belirtisi olmaktadır. Özetle, bu rejim tipinde seçimler özgür, eşit ve âdil koşullar altında gerçekleştirilmemektedir. Bu iki özelliğe ek olarak, siyasî iktidarın denge ve denetleme mekanizmalarından kendisini kurtarmak amacıyla gerçekleştirdiği, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması, medyadın büyük ölçüde iktidarın tekeli altına girmesi gibi unsurlar da “yarımacı otoriter rejim”in önemli belirteçlerindendir.

Şimdi, kavramın bu içeriğine baktığımızda, soyut olarak belirlenen bu özelliklerin neredeyse birebir Türkiye’ye uyduğunu, kavramla Türkiye olguları arasında tama yakın bir denklik bulunduğunu hemen söyleyebilmekteyiz. Bu, kavramın Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin gözlemlenmesinden hareketle geliştirilmiş bir soyutlama olmasından kaynaklanıyor olabilir ve bu açıdan yadırgatıcı değildir. Ancak, bu betimleme düzeyinden açıklama düzeyine geçtiğimizde, yâni somut olarak Türkiye’nin nasıl ve neden bu tür bir rejime sâhip olduğu sorusunu cevaplandırmaya kalktığımızda iş biraz karışmaktadır. Düşünelim: Türkiye’de yarışmacı otoriter rejimin özelliklerini 2010’lardan itibaren gözlemleyebiliriz. 2010 Anayasa değişiklikleri yargının yapısını değiştirmiş, 2012 sonrası yapılan düzenlemeler yargıyı siyasî iktidarın kontrolü altına sokmuş, 2014’ten itibâren Cumhurbaşkanı’nın sâdece yargı ve yürütme değil, yasama ve yargı üzerindeki etkisi artmış, 2016’daki OHAL dönemi boyunca kurulan KHK rejimiyle sistem tümüyle yürütme organı olan CB’nın kontrolüne geçmiş, OHAL koşullarında yapılan 2017 referandumuyla kurulan yeni hükûmet düzeni, kuvvetlerin CB’nda birleştiği bir otoriter rejimin son evresini belirlemiştir. “Yarışmacı otoriter rejim”e nasıl geçildiği, anahatlarıyla böyle anlatılabilir.

Şimdi cevaplanması gereken soru, bu geçişin veya rejim değişikliğinin hangi nedenlere bağlı olarak gerçekleştiğidir. Bunu, dünyada yükselen popülizm dalgasının Türkiye’ye yansıması olarak açıklamak mümkündür. Çağdaş dünyada gözlenen popülist rejimlerin özelliklerinden biri, kurulu düzenle ve onun kurumlarıyla çekişme içinde olan, bunları yıkmak, yıkamıyorsa bile kendisine bağlı hâle getirerek aşmak isteyen, kişisel niteliklerinin yanında ideolojik tercihleriyle de güçlü bir seçmen desteğini arkasına alabilen bir liderin varlığıdır. Türkiye’de bu lider tipinin somut örneği Cumhurbaşkanı Erdoğan olmaktadır. Rejimin değişmesi sürecinde iradesi belirleyici olan bu lidere karşı, başta yargı olmak üzere siyasetin denge ve denetleme mekanizmalarını işletecek olan kurumları direnç gösterememişlerdir. Buna karşılık, benzer bir lider tipinin ortaya çıktığı ABD’de böyle bir durum ortaya çıkmamış, kurumlar etkililiklerini büyük ölçüde muhafaza etmişlerdir. Demek ki, Türkiye’deki rejim değişikliğinin başlıca nedenlerinden biri, kurumların güçlü ve yerleşik olmamalarıdır diyebiliriz. Buna, tabiî neoliberal dönemin koşullarında devletin zayıflatılmasının bir gereklilik olarak belirmesi gibi küresel ve konjonktürel faktörler ve Türkiye toplumun sınıfsal güç dengeleri gibi unsurlar ayrıca eklenebilir.

Buraya kadar söylediklerim, Türkiye’nin siyasî rejiminin yarışmacı otoriter olarak nitelendirilmesinin lehine görünmektedir. Ancak, bir de kavramın bu biçimde kullanılmasının aleyhinde olan hususlar vardır. Bunlardan ilki, Türkiye’nin özellikle son on yıl içindeki değişimini “yarışmacı otoriterlik” olarak îzah eden yaklaşımın, bu değişimden önceki durumu çekingen bir biçimde de olsa, “demokratik” veya “demokrasiye yakın” bir rejim olarak görme eğilimidir. Bu eğilim, mevcut otoriter rejimden çıkışı da, başkanlığın tasfiyesi ve parlâmenter sisteme geçilmesinde görmektedir. Oysa, daha farklı bir açıdan bakmak ve Türkiye’nin 1920’lerden 2018’e kadar yüzyıla yakın bir zaman boyunca sürdürebildiği parlâmenter sistemin de otoriter nitelikleri ağır basan bir rejim içinde varlık bulduğunu görmek mümkündür.

Burada 1920’lerden bu yana varlığını koruyan bir “otoriterlik paradigması”ndan söz edebiliriz. Bu paradigmanın esasını “monolitik devlet” ile “çoğul toplum” arasındaki çatışma oluşturmaktadır. Paradigmanın kurucu unsuru devletle özdeşleşmiş bürokrasi ve onunla işbirliği yapan toplumsal sınıf ve gruplardır. Bu paradigmanın yerleşmesini mümkün kılan ise, tarihî olarak devletin kendisini hukukun her zaman üzerinde ve dışında davranabilecek biçimde örgütleme kapasitesine sâhip olmasıdır. Dolayısıyla, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ve eskisine göre daha koyu bir tonla karşımıza çıkar otoriter rejim tablosunun aşılması için, bu “otoriterlik paradigması”nı kökünden değiştirecek bir devrimci dönüşüme ihtiyaç vardır. Sorunun çözümü, örneğin geçmişin parlâmentoculuğunun restorasyonunda değil, toplumda var olan çoğulluğu hakkıyla ifâde eden yeni ve hukukun dışına çıkma yeteneği yok edilmiş bir siyasal kurumlaşmanın inşa edilebilmesinde aranmalıdır.