Helikopter

21.09.2020 00:02

Kürtler bunu ilk kez deneyimlemiyordu. İlk olan tek şey bu kez hayatta kalmalarıydı. Hafızamızı sıfırlamaya çalıştıkları bugünlerde, bilmeyen kalmasın ve unutulmasın diye…

Van’da “iki köylünün helikopterden atıldığı iddiası gündeme bomba gibi düştü” demek isterdim… Maalesef gündemin üst sıralarında bile yer almadı. O sıralarda gündem, İçişleri Bakanı’nın Anayasa Mahkemesi’ne verdiği ayarla meşguldü. Aslında iki haberin birbiriyle yakın bağlantısı vardı. Tarlada çalışırken gözaltına alınan 50 yaşındaki Osman Şiban ile 55 yaşındaki Servet Turgut iki gün sonra ağır yaralı bulunmuş ve yoğun bakımda tedavi altına alınmıştı. 

Sonuçta yargı, yalnız Şiban ve Turgut’un gözaltına alındığını gören köylülerin tanıklığını, “yüksekten düşmeye bağlı” tespiti yapılan doktor raporlarını soruşturmayacak,  bakanlığa bağlı askerlerin de ifadesine başvuracaktı. Tabii soruşturma açılırsa!

Gündemde yer alan konulardan bir başkası yine ‘tarafsız ve bağımsız’ yargı mensuplarından bir savcıya aitti.  

Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman,  12-15 bin arasında değişen savcılık maaşıyla gecesi 9 bin lira olan otelde kaldığı için çok konuşulmuştu. Ama bu tatil serüveninin önemli bir etabı da, Başsavcı’nın kaldığı otele helikopterle gitmesiydi. Kocaman’ın ‘etapları’ düğünden sonra Aksaray ziyareti ile son buldu. 

Helikopterden atılan mı, helikopterle tatile giden mi “Türkiye modelidir”,  Artı Gerçek’te  Ayşe Yıldırım’ın yazısını okuyarak karar verebilirsiniz.

Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, “helikopterli tatil” kadar “helikopterli işkence” ilgi görmedi. 

Yüce kamuoyumuza, kanaat önderlerimize ve “demokrasi, barış, huzur” vaat eden Millet İttifakı’nın değerli üyelerine haksızlık etmek istemem, belki inanılamayacak kadar vahim, abartılı buldular.

Olabilir, çünkü ilk kez duyduğunu söyleyip dehşete düşen önemli isimler bile vardı; sosyal medyadan tepkisini dile getiren.

Oysa, oldukça “yerli ve milli” bir helikopter eylemiydi söz konusu olan. 

Kürtler bunu ilk kez deneyimlemiyordu.  İlk olan tek şey bu kez hayatta kalmalarıydı.  Hafızamızı sıfırlamaya çalıştıkları bugünlerde, bilmeyen kalmasın ve unutulmasın diye 2009 yılında yaptığım dizi röportajın bir bölümünü buraya kaydediyorum.

Dönemin Hürriyet gazetesine bakarak, Hürriyet’in mirasını devralan bugün ki ‘muhalif’ gazeteleri, dün ki  MGK’nın yerini alan bugün ki Stratejik İletişim Daire Başkanlığı’nı analiz edebilirsiniz. Hiçbir şey ilk değil. 

“OĞLUM İKİYE BÖLÜNMÜŞTÜ”

Cemalettin Bayan, oğlu Sadun'u 1988 yılında 'kaybeder.' Gece yarısı Derebaşı ile Kösrak köyü arasındaki bir yerden silah sesleri duyarlar. Sabah, beş kişi köyde yetiştikleri sebze meyveyi Silopi'ye götürüp satmak için yola koyulurlar. Köyün yaklaşık 300 metre ilerisinde, 80-100 kişilik bir asker grubu önlerine çıkar ve durdururlar. Yola yakın bir yerde de iki çoban koyun otlatmaktadır. O iki köylüyü alıp komutanın yanına getirirler. 

Çocuklarımızı alıp gittiler

"Bana 'sen köye dön', bunlar bize gece çatışmanın olduğu yeri gösterecek' dediler. Bu yedi kişinin hepsinin yaşı da 30'un altındaydı. Ben köye döndüm mecbur. Onlar çocukları alıp gitti. Sadun, Üzeyir Arzıg, Reşit Eren, Fevzi Bayan ve iki çoban Abbas Çiğdem'le Münir Aydın'ı götürdüler. Akşama kadar bekledik. Gelen giden yok. Bütün gece bekledik. Sabah İlçe Jandarmaya gidip, çocukları sormaya karar verdik. Neredeyse bütün köy toplanıp, Silopi'ye gittik. Bazı köylüler, gece helikopterden taburun ortasına birilerinin atıldığını gördüklerini söylediler."

Cemalettin ve diğer çocukların aileleri Silopi Tabur Komutanlığı'na giderler. Önce çocukların cenazelerinin orada olduğunu kabul etmezler. Onlar ısrar eder, 'cenazelerimizi verene kadar buradan gitmeyiz' derler. Gerilim yükselir, tartışma büyür, olaylar çıkar. Kaymakamlık binası taşlanır. Hürriyet Gazetesi olayı "Bunlar Türk olamaz" manşetiyle duyurur. Ama olayların çıkış nedenini yazmaz. 

Sonunda komutan, 'savcıyı getirin, cenazeleri öyle veririm' der. Gidip savcıyı getirirler. Savcı eşliğinde tabura girerler. 

"Taburun eğitim alanında, etrafı toprakla çevrili bir çukura yan yana dizmişlerdi. Oğlumu teşhis ettim. Sadun'u sırtından çizgi halinde taramışlardı. Helikopterden atılınca ikiye bölünmüştü. Ağladık, bağırıp, çağırdık. Bir komutan yanımıza gelip bizi azarladı, 'susun' dedi. Hepsini alıp, bir traktörün arkasına dizdik. Camiye götürdük. İlçe halkının neredeyse tamamı toplandı. İlçe merkezindeki mezarlıkta kanal şeklinde, büyük bir mezar kazdık. Onları yan yana, tek sıra halinde gömdük.

Köyü boşalt emri gelir

Olaydan iki üç gün sonra Avukat Orhan Doğan ve o dönem ANAP milletvekili olan Nurettin Yılmaz taziyeye gelirler, bilgi alırlar. Cemalettin Bayan hepsine oğlunu askerlerin öldürdüğünü anlatır. Onlar gittikten sonra Cemalettin Bayan'ı, İlçe Emniyet Müdürlüğü'nden çağırırlar. Yasadışı gösteri organize etmekten ifadesini alırlar ve sorarlar: "Oğlunu kim öldürdü?" Cemalettin söyler: "Oğlumu askerler öldürdü." Oysa 'resmi' açıklama yedi gencin PKK ile çıkan çatışmada öldürüldüğüdür. Akşam bırakırlar. Köye döndüğünde muhtar olan kardeşi Abdülkerim'den, köyün boşaltılması için emir geldiğini, eğer boşaltmazlarsa kimseyi canlı bırakmayacaklarını söylediklerini öğrenir. Köyü boşaltıp, Silopi'ye taşınırlar. Hayvanlarını yarı fiyatına satıp, kiraya çıkarlar. İlkbahara kadar sessizce beklerler. İlkbahar geldiğinde kaymakama çıkıp, sebze-meyvelerini toplama izni isterler. İzin çıkar. Ama sabah gidip, akşam dönmek koşuluyla. Bir sabah yine köye giderlerken tam Yazı köyünden geçtikleri sırada askerler yolu çevirir. Herkesin geçmesine izin verirler ama Cemalettin'in katırını tutarlar. 

Oğlumu askerler öldürdü dayağı

"Önce ayrıntılı bir arama yaptılar. Sonra komutan beni dövmeye başladı. Bir astsubaydı, komutan. Hem de soruyordu: 'Oğlunu kim öldürdü?' Ben yine oğlumu askerler öldürdü, dedim. Ağzıma öyle bir vurdu ki dişlerim elime döküldü. Karnıma, başıma, enseme vurdu. Yere düştüm, tekmeledi yine. Bayıldım. Kendime geldikten sonra bir askere, katırımı hazırlayıp beni göndermesini emretti. Komutan uzaklaşınca, asker yanıma geldi. Beni bir kütüğün üstüne çıkarıp, katıra binmeme yardım etti. O sırada kısık sesle 'seni öldürdüler amca ama elimden gelen bir şey yok' dedi."

Polis Yusuf gelince anladım ki...

Cemalettin Bayan'ın yaşadıkları bununla kalmaz. Bir gece damda yatarken, komşunun evine polisler gelir. Komşudan kendisini sorduklarını duyunca, 'onlara bir zarar gelmesin diye' kafasını kaldırır ve 'Cemalettin benim' der. Bölge halkının yakından tanıdığı Polis Yusuf'u görünce başına gelecekleri anlar. Götürüp nezarete atarlar. Gerisi, daha önce başına gelenlerin aynısıdır. Bir kaç kez daha nezarete alınır, dövülür, hakarete uğrar. Ama o inatla oğlunu askerlerin öldürdüğünü her yerde tekrarlar. 

Cemalettin Bayan, bölge için, özellikle de o dönem için oldukça cesur bir örnek. Hiç vazgeçmeden adaletin gerçekleşeceği günü beklemiş. O nedenle de öyküsünü bitirirken söylediği son söz "ölümüne davacıyım" oldu.

***

AÇIKLAMA: “Aleyna Çakır’dan Kaysesipor’a” başlıklı yazımda geçen MCÇ İnşaat şirketinin, Mehmet Can Çiftçi’nin sahibi olduğu MCÇ İnşaat ile aynı şirket olmadığı belirtildi.

Kayserispor yönetiminden 6 ay önce ayrıldığını ve Mehmet Can Çiftçi ile şirketinin,  isim benzerliğinden başka ilişkisi olmadığını söyleyen Mehmet Fatih Öcal, şirketin olayların merkezindeki Keçiören’de bulunmasını ve ülkücü olmasını tesadüf olarak değerlendirdi.  Dolayısıyla gazeteci sorumluluğum gereği bu açıklamayı yayınlıyor ve yazının o bölümünü kaldırmanın doğru olacağına inanıyorum.   

Aleyna Çakır’ın ölümüne neden olan çarkın peşinde olmayı ise elbette sürdüreceğim.