Döviz kaynaklarında sıkıntı büyük

31.07.2020 00:04

Dış ticaretten kura fayda yok, ihracat ithalatı karşılamıyor. Turizm yok, dış müteahhitlik geliri yok, doğrudan yatırım yok, şirket alan çok az… Kaşıkla giriyor, kepçeyle kaçıyor.

Kurlar yukarı gittikçe kafalarda hep, bu işin sonu nereye varacak sorusu beliriyor haklı olarak. Bu sorunun iki yanı var; birincisi kur seviyesi. Dolar, euro kaç TL olunca duracak? İkincisi Türkiye fiilen borç ödeyemez noktaya gelir mi? Birlikte tartışalım.

İşin teknik tarafını bir kenara bırakalım. “Reel efektif döviz kuru endeksi” var. 100’ün altı TL’nin değersizlik ölçüsünü, üstü ne kadar değerli olduğunu ifade ediyor. Mesela Aralık 2007’de değeri 127.72’ydi. (Hani şu AKP kurnazlarının, dolar cinsinden milli hasılayı gösterip, “Türkiye’yi çok fena büyüttük” diye böbür böbür dolaştıkları zaman.) Şimdi bu değer 69.32! 

Bu hesap, 36 ülkenin para birimlerini içeren bir sepete göre hesaplanıyor ama biz ince işe girmeyelim, kabaca bunu dolar saysak, TL yüzde 30 değersiz demek. Bu kaybı yerine koysak, dolar kurunun “normal şartlarda” aşağı – yukarı 5 – 5.5 TL olması gerekirdi demek bu. Ama normal şartlarda! 

Yine kabalaştırarak söylüyorum. Bu yüzde 30 değersizliğin yarısı kamu kaynaklarının varlıklarının soğurulmuş olmasındansa yarısı da güven erozyonundan… Yani eğer hükümet, Türkiye’nin parasını inşaatlara gömmeseydi, üretime gitseydi para, şimdi patır patır zaten dolar üretiyor olacaktı. Hükümet, kamu varlıklarını ucuz ucuz satmasaydı… Mesela o dönem sadece arsası ve hurda makineleri için bile 50 milyon dolar değer biçilen, 180 milyon dolara kurulmuş Balıkesir SEKA’yı, 1.5 milyon dolara yandaşlara vermeseydi, Telekom’u 4-5 yıllık karına satmasaydı, Tekel’in 300 – 400 milyon dolarlık binasını, üç kuruşa tahsis etmeseydi, bütçeye, ucu müteahhitlere uzayan hortum bağlanmasaydı, mesela 25 liralık asfalt, yıllarca 60 liraya alınmasaydı, 4 – 5 milyar dolara anca kurulabilecek AHL çöpe atılmasaydı, onlarca kamu hastanesi çöpe atılmasaydı mesela… Her “müdür” olan kendine varaklı makam sarayları yaptırmasaydı, Audi çekmeseydi altına… Devletin kasası dolu olmaz mıydı?

Bir tarafı bu ama diğer tarafı da güvensizlik! Düşünün, dolar, euro almış başını gitmiş. Bir yabancı cebinde 100 milyon dolarla gelse, 10 tane orta ölçekli şirket satın alabilir… Turist gelse 500 euroya “kral gibi” tatil yapar. Gelip ev alsa, 5’e aldığını şimdi 3’e alabilir ama yabancıya konut satışları düşüyor! Gelmiyor! Borsadan, tahvilde elde ne varsa her fırsatta satıp satıp kaçıyorlar. Yabancı bankalar çıkmak istiyor. Müşteri bulsalar kaçacaklar! 

Niye? 

Çünkü Araplar dahil, ev almaya, yatırım yapmaya, banka kurmaya, şirket almaya gelenler “AB yolundaki Türkiye’ye” geldi de ondan. Oysaki Türkiye şimdi dönmüş başka bir yola gidiyor. “Abdülhamit düzeni” kurmaya çalışıyor. Her yıl 300 – 400 kadının katledildiği bir ülkede, bunu önlemenin en önemli yolu kadın – erkek eşitliği anlayışını güçlendirmek iken, Türkiye, 21. Yüzyılda utanç verici bir tartışmaya geri dönüyor; “Yeliz” lakaplı bir “kanaat önderinin” sözcülüğünde, horoz – tavuk seviyesinde kadın – erkek eşitliğini tartışıyor. İktidarın tabanı Hilafet çağrısı yapıyor.

Bu nedenle… Türkiye’ye başka bir “durum tablosu” şartında gelenler, yatırım yapanlar, başka bir ahval ve şeraitin içine düştüler. Hesaplarını yeniden yapmaları normal. Gelmeyecekler, gelmiş olanlar kaçacaklardır!

Baştaki soruya tekrar dönelim isterseniz. 

Dolar, euro kaç TL olunca duracak? 

Kurun hangi seviyede kendine durak bulacağı, istikrar kazanacağı hükümete bağlı. Bu yüzden bir şey söylemek doğru değil. Hükümet yarın sabah doğru kararlara yönelsin, yarın sabah demokrasi trenine binsin, İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaktan, sosyal medyayı kapatmak, gazeteci kovalamaktan, muhalifleri esir tutmaktan vazgeçsin… Kurun nasıl aşağı gittiğini birlikte görelim. Ama tersi işleri nereye kadar tırmandırabileceğini kimse bilmiyor. Kur elbette bir yerde durur. Ama orası Türkiye’nin varlıklarının, parasının değerinin dip seviyeleri olur.

Borçlar bakımından da öyle. Türkiye şimdiye kadar bu yüksek borcu, devasa cari açıkları nasıl çevirebildi? Yabancılar, AB yolundaki Türkiye’ye kredi verdiler, yatırım yaptılar, borsasına, tahviline geldiler de çevirebildi... Döviz getirdiler, kıtlığı olmadı. Hatırlayın! Türkiye harıl harıl AB mevzuatını Türkçeye çevirip kanunlarına adapte ediyordu bir zamanlar. Müzakere tarihi kovalıyordu AB başkentlerinde. Başlık açıyordu filan… Ama şimdi not kuruluşları, “aman yatırım yapmayın, riskli” diyorlar. Sigorta primleri dünyanın en yüksek seviyelerinden biri: 490!

Dolayısıyla döviz gelmiyor.

Peki kendi kaynaklarımız ne durumdadır?

Döviz zenginlerini, kur spekülatörlerini bir kenara bırakırsak hepimiz fakirleşiyoruz. Çünkü içerde enflasyon yaratıyor, dışarda ucuzluk… İçerde enflasyon yaratıyor çünkü, ithalat bağımlısı üretim yapısı nedeniyle (ithalatın yüzde 80’i hammadde ve aramalıdır!) maliyet (ÜFE) artıyor. Maliyetten tüketici fiyatlarına (TÜFE) geçiyor. Her bir mal piyasası onlarca başka mal piyasasını etkiliyor. Fiyatlar genel seviyesini yukarı itiyor. Geliri aynı hızda artmayan hane halkı da yoksullaşıyor. 

Dışarda ise ucuzluk yaratıyor. Türkiye’de varlıklar (şirketler, evler, diğer mülkler) ve hizmet fiyatları (örneğin, turizm!) ABD’lisi Fransızı, Almanı, Belçikalısı için ucuzluyor. Yabancının 100 doları, 3 yıl önce 350 TL ediyordu Türkiye’de. Şimdi 700 TL ediyor! Fiyatı 1 milyon lira olan bir konut aldığında yaklaşık 300 bin dolar ödemesi gerekiyordu. Şimdi 150 bin dolar yetiyor!

Kurların yükselmesinin kök nedeni döviz darlığı. Çünkü hem döviz gelirleri dibe vurmuş durumda hem de dışardan giriş yok. Bu şartlar altında 430 milyar dolar dış borcu (kabaca 160’ı kısa vadeli) çevirmeniz, ayrıca cari giderleri karşılamanız lazım. Ne demek cari gider? Örneğin ithalat. Türkiye her ay 15 - 20 milyar dolara yakın ithalat yapıyor. Yapmasak olmaz mı? Olmaz! Çünkü ayakkabı, rokfor peyniri ithalatı yapmasak olur ama makine, ara malı, hammadde ithalatı yapılmazsa olmaz. Üretim de durur o zaman. 

Döviz gelirlerine bakalım:

İhracattan döviz geliri var ama ihracattan gelen ithalatı karşılamıyor. Sürekli açık var. Oradan bir fayda zaten yoktu ve hâlâ yok! (Tablo 1) Sürekli açık var. Sağ sütundaki yüzde, karşılama oranını gösteriyor. Yani ihracat ithalatın, örneğin ocakta yüzde 76.5’ini ancak karşılamış. Kalan yüzde 23.5’lik kısım için cepten döviz ödenmiş. Haziranda ihracat, ithalatın ancak yüzde 82.6’sını karşılamış. Özetle, ihracattan döviz kalmıyor. (İthalatı durdurmak için türlü önlemler alıyorlar. Döviz yok demiyorlar tabi, “milli şeyediyoruz” diyorlar.)

 Başka nerden döviz gelir memlekete? Turizmden! Turizm, dış ticaret gibi değil. Dış ticarette açık var sürekli. Turizmde fazla olurdu. Yurttaşlarımız 2017’de 5.1 milyar dolar, 2018’de 4.9 milyar dolar, 2019’da 4.4 milyar dolar turizm harcaması yapmışlar. Ama turizm gelirleri bunun 6 – 7 katı. 2019’da geliri 34.5 milyar dolar. (Tablo 2) Peki 2020’de ne durumda turizm?

2019 Haziranda 5.3 milyon yabancı turist gelmişti. Bu haziranda 215 bin! Düşüş yüzde 96! (3 nolu tablo) Bu tamamen salgınla ilgili ancak sonuç olarak Türkiye, 30 milyar dolar net turizm gelirinden oldu. (Kayda geçmek gerekir ki, bunu salgın açıklıyor ancak şu da var ki Türkiye bir turizm ülkesi olmaktan da çıkıyor. Siyasal İslamcı patavatsızlıklar arttıkça turist gelişi düşecektir!)

Devam edelim. Döviz geliri kalemlerine bakıyoruz. Üçüncü önemli gelir kalemi dış müteahhitlik gelirleridir. Bazı yıllar 30 milyar doları geçmişti. 2019’da 19 milyar dolara indi. Müteahhitler Birliği’nin açıklaması: “Geçen yıl özellikle Ortadoğu'da Türkiye aleyhine oluşturulan algı neticesinde 3 milyar dolar kadar iş kaybı yaşandı.” (Salgınla ilgisi yok. Bazı ülkeler Türk müteahhitlere resmen iş vermiyor!) Peki ya 2020? 6 Aylık rakam 3.9 milyar dolar. Yıl bazında diyelim 8 milyar dolar. Kaybı görüyor musunuz? Yüzde 60’a yakın düşüş!

Bir başka döviz girişi alanı… Doğrudan yabancı yatırımlardır. Açın bakın Sanayi Bakanlığı’nın istatistikler sayfasına… Ocak ayından bu yana rakam açıklanmıyor. Konut satışları olduğunu da TÜİK açıklamalarından biliyoruz. Haziranda 1.664 konut satıldı yabancılara. 2019’da bu rakam 2.689’du. Mayısta 860 konut satılmıştı. 2019 Mayıs’ta 3.925’ti. Bir süredir Türkiye’ye yatırımcı yabancı sermaye gelmiyor. Doğrudan yabancı sermaye girişi istatistiklerinde rakamın giderek daha fazla bir yüzdesini konut satışı oluşturuyor.

Şirket satın almaları da döviz getiren işlemlerdir. Bazı şirketler ilk 6 ay bitince hemence açıklarlardı. Rekabet Kurulu açıklardı. Bu yıl açıklama gelmedi. Ama zaten tablo 2019’da kötüleşmeye başlamıştı. 2018’de yabancı alımları 6.4 milyardı. 2019’da 2.1 milyar dolara düştü. 2020 yıl sonunda belli olacak. Bu yıl birkaç işlem oldu. Kur yukarı gittiği için şirketler yabancılar için ucuzladı. Normalde çok sayıda alım olması beklenirdi, ancak salgın ve dünyadaki genel endişeler nedeniyle bu kalemden Türkiye’ye kayda değer bir döviz girişi olmayacağı tahmin edilebilir. 

Şimdi toparlayalım: Dış ticaretten fayda yok, ithalatı bile karşılamıyor. Turizm yüzde 95 azalmış. Durum dramatik. Müteahhitlik gelirinde yüzde 60 kayıp var. Doğrudan yabancı sermaye gelişi yok düzeyinde.

Tablo budur. Döviz kaynakları neredeyse kurumuş gözüküyor. 

Bir de sıcak para tarafı var tabi. Borsaya, tahvile gelen para… Her iki kalemde de net çıkış var. Borsada yabancı payı yüzde 50’nin altına geriledi. Hazine kağıtlarındaki yabancı payı da yüzde 4.5’e indi. Özetle ne soğuk, ne sıcak para geliyor. 

Gelmesin diyecek bir kabadayı yok. Türkiye her ay 15 – 20 milyar dolarlık ithalat yapıyor. En başta enerji ithal ediyor. Bunun yüzde 75’ini ihracat karşılıyor diyelim, yüzde 25’ine döviz bulmak gerekiyor. En önemlisi şirketi, bankası, devleti borçlu. 160’ını bir yıl içinde, tamamını zamanı geldikçe ödeyebilmen, ödeyemiyorsan çevirebilmen, yeniden yapılandırman gerekir. Kısa vadeli dış borçların tamamı ödenecek diye bir şey yok. Kreditör isterse, size güveniyorsa yeniden yapılandırır. Yüzde 6 – 7 dolar faiziyle tabi. Kıstırmışken belki daha fazlasını ister. Borcunuz, faiz yükünüz artar. Maliyeti bu. Ama eğer bir kreditör, alacağını yeniden yapılandırmaz da “öde” derse… O zaman döviz bulup ödeyeceksiniz. 

Dışarıda iş yapana döviz lazım. “Parasını çıkarana küserim.” demekle olmuyor. Son yıllarda yerliler dışarda şirket alıyor, yatırım yapıyor. Yıl bazında 3 – 4 – 5 milyar dolarlık çıkış olabiliyor. Turizm gideri yıllık ortalama 5 milyar dolar ama giden yok, bu gideri şimdilik geçebiliriz ama eğitime giden, Türkiye’yi terk eden çok. Bunların hepsine aileleri döviz gönderiyor. İçerde birçok kontrat, kira sözleşmesi, garanti ödemesi dövizle yapılmış… Ucu bucağı yok. TL’ye çevirip ödesen bile kur yansıtılıyor haliyle.

Türkiye ekonomisi döviz gideri kadar döviz geliri yaratamıyor. Bu, öteden beri böyleydi de şimdi niye soruna dönüştü çünkü… Eskiden açık verdikçe açık kadar döviz bulunuyor, borç bakiyesi şişebiliyordu. Dış borçlar artıp duruyordu. Hatırlar mısınız, “Efendim bu cari açık tehlikelidir” denildikçe iktidar mahfillerinin bilgiçleri, “finanse edildikçe sorun değildir” derlerdi. Finanse edildikçe… Yani borç bulundukça… Değirmenin suyunu borç deresinden bağladılar. Şimdi dereden su gelmiyor. Hâlâ değirmen dönebiliyorsa… Bu, Türkiye’de paralarını batırmak istemeyen Batılı kreditörlerin kredileri, yapılandırmaları sayesinde oluyor. Hükümetin yedi düvele kılıç salladığını sananlar, yabancı bankaların ofislerinde Türkiye temsilcilerinin ne halde olduğunu bilmiyorlar!