Boran’ın sürgünde faşist Evren’le savaşı

10.10.2021 00:06

Evren’in vatandaşlıktan çıkardığı TİP lideri Boran, Belçika’da vefatından sonra Türkiye’de saygıyla karşılanırken cunta şefi dünyadan halklarımızın lanetiyle göçtü.

Türkiye sosyalist hareketi bundan 34 yıl önce bugün seçkin simalarından Behice Boran'ı Brüksel'de sürgündeyken kaybetmişti. Tam da Avrupa başkentinde TKP genel sekreteri Nabi Yağcı ile birlikte düzenlenen ortak basın toplantısında lideri olduğu Türkiye İşçi Partisi’nin, tüm cumhuriyet tarihi boyunca yasaklanmış bulunan TKP ile Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adı altında birleştiğini açıklamasından iki gün sonra…

Boran, yedi yıla yakın sürgün yaşadığı Belçika’dan Türkiye’ye iki partinin Brüksel’de Belçika-SSCB Dostluk Derneği’nde düzenlediği bir törenle uğurlanmıştı.

Gençlik yıllarımda barış ve sosyalizm mücadelesinin öncülerinden biri olarak ismen tanıyıp saygı duyduğum Behice Boran ile, 1963-64 yıllarında Türkiye İşçi Partisi’nin Bilim ve Araştırma kurulunda beraberdik, 1964’te TİP’in 1. kongresinde Merkez Yürütme Kurulu’na birlikte seçildik… 12 Mart darbesinden sonra kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin yeniden kuruluşundan sonra da partinin yurt dışı örgütlenmesinin sorumluluğunu ve ona paralel bir kitle örgütü olarak kurduğumuz Demokrasi İçin Birlik örgütünün başkanlığını üstlendim.

12 Eylül 1980 darbesinden kısa bir süre önce, ben Türkiye’de yayınlanan anti-militarist bir kitabımdan ötürü Donanma Askeri Savcılığı’nca aranıyordum. Bu nedenle Türkiye’ye gidemediğim için Türkiye İşçi Partisi’nin sonbaharda yapılacak büyük kongresinde Avrupa örgütünün temsili ve Avrupa komünist partileriyle ilişkiler konusunu görüşmek üzere Behice Boran beni Sofya’ya çağırmış, Bulgaristan Komünist Partisi’nin Sofya’daki misafirhanesinde uzun uzun görüşmüştük.

Ancak 12 Eylül faşist darbesi kongrenin yapılmasına olanak vermediği gibi, Behice Boran da İstanbul’da bir süre göz altında tutulduktan sonra eşi Nevzat Hatko’nun tedavi gördüğü parti liderleri hastanesinde tedavi görmek üzere Sofya’ya geçti. Boran’ın sürgüne çıkışını yurt dışında yayınladığımız Tek Cephe gazetesinin Kasım 1980 tarihli sayısında “Boran yine mücadelenin ön safında” başlığıyla duyurduk.

Ardından, Demokrasi İçin Birlik olarak, hem Türkiye İşçi Partisi ile DİSK’in kuruluş yıldönümlerini kutlamak, hem de Avrupa’nın başkentinde Evren Cuntası’na karşı Türkiyeli ve Avrupalı ilerici ve demokratların katılımıyla kitlesel bir protesto yapmak üzere 14 Şubat 1981’de bir gece düzenlemeye karar verdik.

Melike Demirağ ve Timur Selçuk da dahil birçok ilerici sanatçının sahne alacağı bu gecenin hazırlığının en zor safhası o sırada Bulgaristan'da bulunan Behice Boran’ın Belçika’ya gelişinin sağlanmasıydı. Karar verildikten sonra derhal Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Piet Dankert’la temasa geçtim. 12 Mart Cuntası‘na karşı mücadelede yıllarca beraber olduğumuz Dankert’a eski bir parlamenter olan Behice Boran’ın Brüksel’e gelmesinin ne denli yaşamsal olduğunu anlattım.

Daha önceki Türkiye ziyaretlerinde Boran’ı tanıyıp kendisiyle konuştuğu için bu öneriyi olumlu karşıladı. “Ancak önemli bir sorunumuz var” dedim, “Boran şu anda Sofya’da, Bulgar Devleti’nin himayesinde bulunuyor. Belçika’nın kendisine vize verebilmesi için mutlaka önemli bir gerekçe gösterilmesi gerekiyor. Kendisini Avrupa Parlamentosu olarak davet edemez misiniz?”

Soğuk savaşın devam ettiği günlerdi. Önce kısa bir tereddüt geçirdi, fakat yaşlı ve kalp hastası olan Boran’ın bir süredir Sofya’da bulunan felçli eşinin yanında tedavi gördüğünü, Belçika’ya kısa bir süre için geleceğini söyleyince, “Zor ama, sizleri şahsen tanıyorum, güveniyorum. Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı olarak kendisini davet ediyorum. Gelirse de parlamentoda konuştururum” dedi.

Resmi daveti alır almaz Belçika Dışişleri Bakanlığı‘yla temasa geçtim. İlerideki yıllarda Belçika hükümetlerinde bakanlık ve de Senato başkanlığı yapacak olan Sosyalist Parti’li Anne-Marie Lizin o sırada Dışişleri Bakanlığı‘nın önemli bir bürokratıydı. O da “Bulgaristan’dan gelmesi için vize vermek zor ama, kavganıza saygım var” diyerek Behice Boran’a vize verilmesi için Sofya’daki Belçika Başkonsolosluğu’na hitaben bir talimat yazıp bakana imzalatarak bana verdi, başarılar diledi.

Vize talimatını alır almaz Balkan Hava Yolları‘nın Amsterdam’dan kalkan ilk uçağıyla Sofya’ya hareket ettim. Sofya Havaalanı‘na iner inmez tanıdığım Bulgar dostları aradım. Hemen gelip beni hava alanından aldılar, daha önce Boran’ın daveti üzerine gittiğim zaman kaldığım Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi misafirhanesinde ağırladılar.

Boran’ı kaldığı hastanede ancak ertesi gün ziyaret edebileceğim için o akşam yemekte Bulgar dostlarla Türkiye’deki gelişmeler, siyasal davalar, direniş hareketleri üzerine uzun uzun sohbet ettik. Boran’ın Brüksel’e gelmesi projesini açtığımda, bayağı tedirgindiler. Önce Boran’ın sağlık durumunun buna müsait olmadığını söylediler. Bu konuda her türlü ön tedbiri almaya hazır olduğumuzu, esasen Bulgar doktorların bu konudaki tavsiyelerine göre hareket edeceğimizi söyleyince, tedirginliklerinin gerçek nedenini açıkladılar.

Evren Cuntası, Boran’ın Türkiye’den sorunsuz çıkıp Bulgaristan’a gitmesine izin verirken, kendisinin Türkiye’deki rejim aleyhinde yurt dışında herhangi bir girişime karışmasına izin verilmemesi konusunda güvence istemişti.

“Boran Brüksel’e gider, hele de sizin önerdiğiniz geceye katılırsa, bizim Türk Devleti’yle ilişkilerimizde büyük sorun doğar” diyorlardı. Israrım üzerine BKP Merkez Komitesi’nden bir yetkiliyle ilişki kuruldu. Sonuçta, doktorlar izin verirse Boran’ın gidebileceği söylendi.

Ertesi gün dünya komünist parti liderlerinin tedavi gördüğü Sofya civarındaki hastaneye perdeli bir arabayla götürüldüm.

Boran, geleceğim önceden kendisine bildirildiği için hazırlık yapmış, çay demlemişti. “Siz çayı seviyorsunuz, işte size dünyanın çeşitli ülkelerinden çay örnekleri… Seylan çayı, Çin çayı, Hint çayı...” diye getirdiğim hediye paketini sundum. Ardından da darbeden beri yurt dışında Cunta’ya karşı yaptığımız yayınları…

Türkiye’deki durum üzerine uzun uzun görüştük. Zaten TRT’nin dış yayınlarını ve sosyalist ülkelerin Türkçe yayınlarını sürekli izliyordu. Ayrıca Türkiye gazeteleri de, birkaç gün gecikmeli de olsa, kendisine iletiliyordu.

Öğle üzeri çeşitli ülkelerin orada tedavi gören komünist parti önderlerinin de bulunduğu salonda yemek yiyerek bir süre daha sohbet ettikten sonra konuya girdim. TİP’in 20. kuruluş yıldönümünde Brüksel’de bir gece düzenleyeceğimizi, bu gecede kendisini de aramızda görmek istediğimizi söyledim.

Bir süre düşündü, “Tabii ki çok isterim, ama sağlık durumum elverir mi?” diye sordu.

“Bizce de önemli olan o… Bir karar vermeden önce sizi burada tedavi eden doktorlardan seyahat edip edemeyeceğiniz, Brüksel’de bir süre kalıp kalamayacağınız konusunda bir rapor almam lazım. Sizce sakıncası yoksa, ben Bulgarlardan bu raporu isterim” dedim.

Partinin Avrupa’daki örgütlenmesi, uluslararası kamuoyunda Cunta’ya karşı gittikçe şiddetlenen tepkiler konusunda kendisine biraz daha bilgi verdim: “Sizi bekleyen sadece partililer değil, parti üyesi olsun olmasın, Cunta’ya karşı olan herkes sizin gibi bir şahsiyetin bu kavganın ön safında yer almasıyla daha da yüreklenecek. Bizim kurduğumuz Demokrasi İçin Birlik artık bir parti örgütü değil, her partiden ya da partisiz tüm anti-faşistleri kapsayan bir örgüt olma sürecinde...”

Birden gözleri parladı, coşkuyla “Umarım doktorlar olumlu rapor verirler de, o gün sizlerle beraber olabilirim” diyerek sürgünün ikinci aşamasına geçmeye hazır olduğunu bildirdi.

Türkiye’deki gelişmeler, diğer sol partilerle ilişkiler, Avrupa komünist partilerinin çeşitli konulardaki tutumları üzerine bir süre daha konuştuktan sonra aynı hastanenin bir başka bölümünde tedavi görmekte olan eşi Nevzat Hatko’yu birlikte ziyaret ettik.

Boran gibi Hatko’yu da, TİP’in ilk örgütlenme yıllarından tanıyordum… Beni görünce son derece heyecanlandı, büyük telaffuz zorluğu çekerek geçmiş yıllara ait bir şeyler anlatmaya çalıştı. Sonra Boran’la birlikte bir resmini çekmemi istedi. Herhalde bir arada son resimleriydi. Hatko, dört ay sonra Sofya’da yaşama veda edecekti.

Akşam Merkez Komitesi misafirhanesine döndüğümde BKP Merkez Komitesi’nden bir görevli geldi. Boran’ın sağlık durumu hakkında Bulgarca yazılmış bir raporu getirdi, Türkçe özetini de bana not ettirdi. Sofya’dan Brüksel’e uçakla seyahat edebilir, ciddi bir sağlık kontrolü altında tutulduğu sürece de orada kalabilirdi.

Ben de Boran’ın Brüksel’deki hekimliğini Şili Devlet Başkanı Allende’nin bizim gibi Belçika’da siyasal sürgün olarak bulunan özel doktoru Sergio Pablette’nin üstleneceği güvencesi verdim.

Ertesi sabah bir başka görevli gelerek vize işlemleri için Belçika Başkonsolosluğu’na gideceğimizi söyledi. Bir yere kadar arabayla gittik. Sofya’da şiddetli kar yağıyordu, her taraf bembeyazdı. “Bundan sonra yaya gideceğiz. Arabayla gitmek güvenlik açısından sakıncalı” dedi. Belki de hiçbir sakıncası yoktu, anlamsız bir bürokratik tedbirlilikti. Karlara bata çıka ne kadar yol yürüdük, bilmiyorum.

Belçika Dışişleri Bakanlığı, Boran için vize talebinde bulunacağımızı Konsolosluğa daha önceden bildirmişti. Beraberimde getirdiğim mektubu gösterince hemen Boran’ın pasaportuna vize damgasını vurdular, iyi yolculuklar dilediler.

Derhal hastaneye giderek pasaportunu ve vizesini Boran’a verdim. Belçika’ya geldiğinde nasıl karşılanacağı, ne şekilde ağırlanacağı konusunda kendisini bilgilendirdikten sonra en kısa zamanda Brüksel’de görüşmek üzere randevulaşarak ayrıldık.

Boran Brüksel’e 10 Ocak 1981’de Balkan Hava Yolları‘nın bir uçağıyla geldi. O yıllarda basın kartlı gazetecilerin gümrük kontrol kapısında beklemeden uçağa kadar gitmeleri serbest olduğundan kendisini uçaktan aldım. Brüksel’e daha önce gelmiş bulunan TİP Genel Sekreteri Nihat Sargın ve partili arkadaşlar Boran’ı çıkış kapısında bekliyorlardı. Çiçekler verilip hepsiyle tanıştırıldıktan sonra bir arkadaşın arabasıyla doğruca bizim Square Wiser’deki hem büro, hem de konut olarak kullandığımız apartmana geldik.

Fırtınalı yaşamında hareketli yeni bir dönem başlamış olmasından dolayı çok mutluydu. Partililerle bir süre sohbet edip birlikte fotoğraflar çektirdikten sonra Boran, Nihat Sargın ve benimle birlikte üçlü bir toplantı yapacağını söyledi. Partili arkadaşlar sonra yeniden gelmek üzere ayrıldılar, İnci çalışma odasına geçti. Biz Boran’ı Avrupa’daki gelişmeler konusunda bilgilendirirken, o da illegalite koşullarında parti çalışmasının nasıl yürütülmesi gerektiği konusunda görüşlerini anlattı.

Kendisinin Batı‘da ne kadar kalacağını bilmediğimiz için, Boran’ı bizim dairemizde ağırlayacaktık. Daha önce Türkiye’den gelmiş olanlar da hep bizde kalıyordu. Boran gelince, yatak odamızı Boran’a tahsis ettik, daha önce bizde kalan Nihat Sargın ile Demokrasi İçin Birlik yöneticisi partili arkadaşlardan Yiğit Bener birlikte bir daire kiralayarak oraya yerleştiler.

Boran dinlenirken Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Piet Dankert’e telefon ederek Boran’ın Brüksel’e geldiğini, Türkiye’deki durum üzerine parlamenterlere hemen bilgi vermesinin yararlı olacağını söyledim. Verdiğim habere çok sevindi, “Nihayet Türkiye’den temsil gücü olan bir karşı ses…” diyerek Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’na davet etti.

Ertesi gün öğleden sonra Dankert parlamento binasının kapısında Boran’ı büyük bir coşkuyla karşıladı. Dış İlişkiler Komisyonu üyelerinin toplandığı bir salonda Boran ilk kez Avrupa kamuoyuna doğrudan seslenecekti. İngilizce’ye çok iyi hâkim olduğu için çevirmen sorunu da yoktu. Türkiye’deki baskıları ve Cunta’nın karanlık projelerini net bir biçimde ortaya koydu, soruları yanıtladı.

Square Wiser’e döndüğümüzde İnci’nin temas kurduğu Belçika, Fransa ve Hollanda gazete ve televizyon muhabirlerinin akını başlamıştı bile. Boran kameralar karşısında da son derece rahattı, deneyimli bir politikacı olarak sorulara ustalıklı yanıtlar veriyordu. Akşam çeşitli televizyonlarda kendisiyle yapılan röportajları büyük bir keyifle izledi. Ertesi gün de Belçika gazetelerinde çıkan röportajları...

TİP ve DİSK’in kuruluş yıldönümü için Brüksel’in en büyük salonlarından birinde organize ettiğimiz direniş gecesinde de Boran yaptığı konuşmayla Cunta’yı eleştirirken uluslararası kamuoyunu Türkiye demokrasi güçlerinin direnişiyle dayanışmaya çağırdı. Biz Tek Cephe gazetesinde Boran’ın mücadelesini “Cunta’ya karşı direniş güçleniyor” manşetiyle verirken Cunta’nın şakşakçılarından Hürriyet gazetesi 5 Mart 1981 tarihli manşetinde vatandaşlıktan çıkartılan Boran’ın artık “Türk” olmadığını ilan ediyordu!

Biz Tek Cephe gazetesinde Boran’ın mücadelesini “Cunta’ya karşı direniş güçleniyor” manşetiyle verirken Cunta’nın şakşakçılarından Hürriyet gazetesi 5 Mart 1981 tarihli manşetinde vatandaşlıktan çıkartılan Boran’ın artık “Türk” olmadığını ilan ediyordu!

Boran’ın 12 Eylül rejimi aleyhinde hiçbir faaliyet göstermemesi koşuluyla Bulgaristan’a geçmesine izin veren Evren Cuntası, Avrupa medyasındaki röportajları ve de faşizmin şakşakçısı medyanın provokatif yayınlarını görünce yeni bir terör uygulaması başlatarak Behice Boran’ı ve TÖB-DER Genel Başkanı Gültekin Gazioğlu’nu TC vatandaşlığından çıkarttı.

Bu uygulama ikisiyle de sınırlı kalmayacak, Şanar Yurdatapan, Melike Demirağ, Yılmaz Güney, Cem Karaca, Mehmet Emin Bozarslan, Nihat Behram, Mahmut Baksı, Şah Turna, Fuat Saka, Demir Özlü, Yücel Top, İnci ve ben de dahil yüzlercemiz Cunta şefi Evren tarafından "kansızlar" diye suçlanarak vatandaşlıktan atılacaktık.

Ne ki, Evren’in “vatansız”laştırdığını sandığı Behice Boran, yedi yıl sonra bir tabut içinde vatanına döndüğünde büyük saygıyla karşılanacak ve Ankara’da bir zamanlar Türkiye İşçi Partisi milletvekili olarak bulunduğu TBMM’de yapılan bir törenin ardından yoldaşları tarafından İstanbul’da sonsuzluğa uğurlanacaktı.

Boran’ı “vatansız” ilan eden faşist cunta şefi Kenan Evren ise, eski cumhurbaşkanı olduğu halde, 2015’te öldüğünde siyasal partilerin tümünün boykot ettiği bir dini törenle ve ezilen halklarımızın lanetini üzerinde taşıyarak bu dünyadan göçecekti.