Coğrafya sınırı bilmeyen ortak acılar

03.04.2022 00:01

Paralel Anneler’de politik duruşunu belki de ilk kez bu kadar açık gösteren, tarafını belli eden bir Almodovar’la karşı karşıyayız.

Almodovar’ın Acı ve Zafer’i, pandemiden önce sinema salonunda izlediğim son filmdi. Aynı salonda Almodovar’ın Paralel Anneler’ini izledim. Acı ve Zafer’de Almodovar, yoğun yalnızlık ve bir sanatçının çocukluğunun özyaşamıyla yaratım sürecine etkisini dokunaklı hikâyesiyle ortaya sermişti. Dolu dolu ağlatmıyordu da, zirvede bırakıyordu seyreyleyeni…

Benim için de öyle olmuştu. Film çıkışında arkadaşlarımla film hakkında konuşmak istememiştim. İyi filmlerin etkisi sanıyorum böyle oluyor biraz da, anında bir düşünce şablonu çıkartmıyor izleyende. “Sevdim-sevmedim” yargısı için eserin üzerine düşünmek, durmak, duyguları demlenmeye bırakmak gerekiyor.

Paralel Anneler’in tanıtım bülteninde geçtiği gibi, iki bekâr kadının doğuma hazırlandıkları hastane odasını paylaşmalarıyla açılıyor film. Doğum sancısı yaşayan iki kadını ortaklaştıran tek şey fiziksel acılarıdır. İsmini, hippi annesinin dönemdaşı ve sevdiği şarkıcı Janis Joplin’den ilhamla verdiği Janis (Penelope Cruz) ve ebeveynlerinden maddi anlamda her türlü desteği almakla birlikte manevi bir boş vermişliğin içinde salınıp duran, doğum yaptığı sırada reşit bile olmayan Ana’nın (Milena Smit) karşılaşması…

Ana’nın annesi Teresa (Aitana Sanchez) Ana’yı genç yaşında doğurup, tiyatrocu olma hayallerini ötelese de, 30 yaşına geldiğinde sahnelere dönmek için boşanmış ve Ana’yı babasına bırakmış bir aktristir.

Janis, annesinin 27 yaşındayken tıpkı Janis Joplin gibi aşırı dozdan ölmesiyle anneannesinin büyüttüğü, fotoğrafçı bir kadındır. Büyüdüğü köyde İspanya İç Savaşı zamanında Falanjistler’in katlettiği büyükbabasının da olduğu bir toplu mezarın açılması için girişimlerde bulunur. Janis’in büyükbabası fotoğrafçı olduğu için katliamdan bir süre önce öldürülen herkesin, öldürüleceklerini bilmeden fotoğraflarını çekmiştir. Toplu kıyımdan geriye bu portrelerle tanıkların anlatımı kalmıştır. Geride kalanlar, baba, dede gibi büyüklerinin kemiklerinin oradan çıkarılıp lâyığıyla mezarlara gömülmesini istemektedir.

Janis, bir yandan bebeğini büyütürken diğer yandan çalışmaya başlar. Annelik hayatı, ummadığı bir darbeyle onu büyük bir ikilemin içine çeker. Bir şekilde Ana ile ikisi Janis’in evinde yaşamaya başlarlar ve Janis, Ana’dan gizlediği sırları yüzünden agresifleşir.

Janis, Ana’nın ailesinin savaş yıllarında “hangi tarafta” olduğunu bilmediğini ve Ana’nın sıradan, politika bilmez bir genç kadın olarak ailesinin yörüngesinden pek de çıkamadığını söylediği sahnede Janis’in sır zehirlenmesi yaşadığını görürüz. Normalde büyük bir sorun haline getirmediği Ana’nın politika bilmezliği ile onun toplumsal olaylara ilgisinin olmayışı, birdenbire bir krize dönüşür. Bu sahneyle Janis’in Almodovar’ın sözcüsü olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Zira Almodovar, iki farklı kuşaktan ve farklı aidiyetten kadının annelik hikâyelerinde yan hikâye olamayacak kadar önde duran bir hikâyeyi, kayıp mezarlar üzerinden katledilmiş kimselerin hikâyesini anlatarak, tarihteki bir yüzleşmeyi sağlarken bireysel politik tarafının da neresi olduğunu gösteriyor. Paralel Anneler’de politik duruşunu belki de ilk kez bu kadar açık gösteren, tarafını belli eden bir Almodovar’la karşı karşıyayız.

Köydeki toplu mezar yerinin kazılması için filmin başından beri Janis’in hayatında olan adli antropolog Arturo, (Israel Elejalde) kazının başlatılacağı haberini Janis’e verir ve film, Madrid şehir görüntüsünden çıkarak, İspanya’nın bir köyüne, çiçekli bahçeleri ve mimarisiyle özgün kır evlerine götürür seyirciyi.

Paralel Anneler’in doğum sahneleri bana Coetzee’nin İsa’nın Çocukluğu’ndaki (Çev. Bülent O. Doğan, Can Yayınları) şu cümleleri hatırlattı; “Çocuk annesine aittir: Bunu bir an bile reddedemez. Ama ya anne iyi bir anne değilse? Ya Elena haklıysa? Geçmişi hakkında en ufak bir şey bilmediği bu Ines, hangi mahrem ihtiyaçlar bileşimi yüzünden kendi çocuğuna sahip olma şansını kabullendi? Belki de dünyaya canlı bir ruh olarak gelmeden önce ceninin, yani müstakbel varlığın bir süre annesinin rahminde taşınmasını gerektiren doğa kanununda bir bilgelik var.” (s. 103)

Coetzee’nin romanının konusu bambaşka bir hikâyeyi ele alsa da, Almodovar Paralel Anneler’de biyolojik anneliğin biricikliğini, doğum serüvenini ve feminizmin herkes için can simidi olacağını gösteriyor. Janis, Ana’ya öğreterek yemek hazırlarken üzerindeki tshirtte yazan sloganla Almodovar bunu açıkça işaret ediyor: We should all be feminists.

Katledilerek öldürülenleri resmi tarih genellikle yazmaz, anmaz, kaçınır. Devletler arada bir “açılım” gibi kelimelerle bir süreliğine “yüzleşme” rüzgârları estirse de, gerçek ve içtenlikli adımları devlet mekanizmasından beklemenin yanılgı olduğunu biliyoruz. Yine de, her bir olumlu adımın, kazanımın peşinde haysiyet kırıcı muamelelere maruz kalma pahasına yakınlarının, hiç değilse onlardan kalanların peşinde büyük bir mağdur kitlesi var.

Sinema salonunda iki yan koltukta oturan genç bir kadın, filmde mezar yerleri açılıp da insanlardan arta kalan kemikleri gördüğünde, dakikalardır yediği patlamış mısırın sepetini bırakıp çantasından bir şeyler arandı. Çıkarttığı mendille burnunu çekti. Cumartesi İnsanları’nı düşündüm. Almodovar’ın filmi üzerinden, yanı başımızdaki benzer gerçeklikle yıllar süren bir haysiyet ve adalet mücadelesini görecek seyirciler de olacaktır eminim. Acının coğrafya bilgisi ve sınırları yoktur, devlet eliyle yapılan her katliamın yöntemleri kadar kalanlara bıraktığı acı da ortaktır.