eski defterleri karıştırmak

18.10.2020 00:00

hiçbir değişiklik halk kitlelerini ikna etmeden, onların onayı olmadan, en azından önemli bir kesimini işin içine dahil etmeden sağlanamaz.

ondan öncesi de bal börek değildi ama türkiye özellikle son on yılda zor bir süreçten geçti. buna sebep olan birkaç faktör var bence. bunların başında akp iktidarının alışıldık baskı araçlarının ve ideolojik aygıtların dışında araçlara ve aygıtlara başvurması ve tabii uluslararası paradigmanın değişmiş olması geliyor.

bu ortamda muhalefetin de büyük hatalar yaptığını söylemek yanlış olmaz, zaten yapılması gerekenler yapılmış olsaydı, bu durumda olmazdık. türkiye sol kültüründe hataları ahlak ve/veya cesaret eksikliğiyle yorumlama alışkanlığı var. bunun çoğu durumda gerçekçi olmadığını ve özellikle cesaret kısmının son derece erkek bir akıl yürütme olduğunu düşünüyorum. ama yazmak istediğim şeyin odağında bu yok.

akp iktidarı döneminde serpilmiş bulunan, birbirinden tamamen farklı, iki muhalif çizgiden söz etmek istiyorum; birbirine büyük düşmanlık da güden bu iki çizginin en önemli ortak yanı değişimin anahtarını bağımsız bir politik hattın ve kitle hareketinin dışında araması.

bunlardan birincisi, yakın siyasal tarihimizin en fazla şeytanlaştırılan hamlesi “yetmez ama evet” tabii ki. lafı uzatmaya gerek yok, cümleye “bence” falan diye başlayıp pay bırakmaya da gerek yok; büyük bir hataydı. zaten doğru bir hamle olsaydı şimdi bulunduğumuz yerde olmazdık çünkü referandumdan onların istediği sonuç çıktı. akp’nin peşinde olduğu şeyin demokrasi değil kendisine engel olabilecek kurumları ortadan kaldırmak olduğu, buna destek olanların ona meşruiyet sağladığı bugün artık tartışılamayacak şekilde açık. ama yetmediği halde verilen “evet” oylarının sonucu değiştirecek miktarda olduğu şüpheli ve sonraki seçimler bize verilen oylarla çıkan sonuçlar arasında her zaman bir ilişki olmayabileceğini gösterdi ancak ciddi bir ideolojik mühimmat sunduklarına şüphe yok.  buna rağmen,  bu kararı almış, bu tutumu doğru bulmuş insanların sadece buna indirgenebileceği doğru değil. aralarında yanlış yaptığını açıkça söyleyenler, bu kararlarından bağımsız olarak ömürleri boyunca haklı sebepler için mücadele etmiş olanlar var. bugün gelinen noktada o hamlenin yapılabilecek en doğru şey olduğunda ısrar etmek siyasetle değil, her zaman haklı çıkmaya dair grupçu refleksler ve psikolojiyle açıklanabilir. çok sık karşımıza çıkan, “o zaman için doğruydu” açıklamasını da “o zaman doğru görünüyordu” diye, öznelliğini teslim ederek revize etmek gerekir.  ama şunu da hatırlatmak isterim, yae’nin mucidi olmakla övünen –ve erdoğan’ın teşekkürüne mazhar olan- çevrelerin, suriyeli cihatçıları “muhalefet” olarak sunması, en az yae kadar zararlı sonuçları olan bir politik mühimmat sağladı iktidara ve bu konuda yalnız değildiler; onlarla aynı şeyleri söyleyen akademi kökenli yazarlar oldu!

ama çok sarih de olsa bu hatayı şeytanlaştırmayı bir kenara bırakıp sebepleri üzerinde düşünmek daha doğru olmaz mı? bence mesele akp’den biraz bağımsız. bazı dönemlerde farklı güçlerle işbirliği yapılabilir, kendi dışındaki güçlere destek verilebilir. ama bu kararın, o gücün söylemine değil, tarihine ve muhtemel planlarına bakarak verilmesi gerekmez mi?

ama esas kritik nokta bu da değil. şunu en çok sol siyasetin bilmesi gerekir: anayasa değişikliğinden istanbul sözleşmesine, siyasal demokrasiden hayvan haklarına kadar aklınıza gelebilecek hiçbir değişiklik halk kitlelerini ikna etmeden, onların onayı olmadan, en azından önemli bir kesimini işin içine dahil etmeden sağlanamaz. yani iktidardaki bir partiye, iktidardan düşmüş güçlere falan bel bağlanarak, eşitlik, özgürlük, adalet sağlayacak herhangi bir dönüşüm gerçekleşmez, gerçekleşse de kalıcı olmaz; olabilseydi 27 mayıs anayasası olurdu.

ama yae’cilere en fazla eleştiren demeyeyim de şeytanlaştıranlar da benzer bir hatayla malul değil mi? onlar da akp’yle baş etmenin yolunun başka güç odaklarıyla işbirliği ya da onları harekete geçirmek olduğunu savunmadı mı?

gezi kalkışması, demokrasinin, değişimin kitlelerle değil güç odaklarıyla mümkün olabileceğini düşünen herkesi yalanladı. o günlerde sokağa çıkan insanların niyetleriyle ilgili tereddütleri bulunan, o insanlarla aynı görüşleri paylaşmayanlar da dahil olmak üzere! solun hiçbir tartışmasına katılmamış, geleneklerinden bihaber, birer refleks haline geldiği için yıllardır sorgulanmamış alışkanlıklardan azade (örneğin galatasaray lisesi önünde basın açıklaması diye bir mücadele formuna aşina olmayan)  ve belki de tam da bu sayede solun mücadele geleneğinin meşalesini devralan insanlar, kendi isyanlarını, tarzlarını, dillerini el yordamıyla oluşturdu. o tarz, o dil bugün nerede?

eğer illa yakın geçmişten bir defteri açacaksak, gezi’yi konuşmak çok daha doğru. ne yaptık, ne öğrendik, nasıl bir katkımız oldu?

mesela “birlik” dediğimiz şeyin hâlâ grup temsilcileri ve adı bilinenlerin kurduğu bir masa olduğu yönündeki teori ve pratiğimiz sürüyorsa, kimsenin boğaz köprüsü’nde yürürken yanındakinin politik görüşünü sormadığı, şehitleri dışındaki kahramanlarının bile adı bilinmeyen (belki sadece açık tribünden davulcu vedat), kırmızılı kadın, siyahlı kadın, duran adam olan gezi’den herhangi bir şey anlamış olabilir miyiz?

uzatmayayım, vesayet rejimiyle mücadele akp eliyle verilmez/miş, gördük. akp ile mücadele, maaşını devletin ödediği insanlarla yürümez/miş gördük. kayıkçı kavgası, kayıktakiler için eğlenceli olabilir, safları konsolide etmek açısından yararı da bulunabilir tabii ama soğuk bir kış günü denize düşmüşler için ne eğlenceli ne de yararlı. sonra neden yılana… diye yakınılmasın.