Doğu Akdeniz’de kim kazandı, kim kaybetti?

15.09.2020 00:01

Erdoğan yönetimi, HDP dışındaki bütün muhalefeti arkasına almakta oldukça başarılı oldu. Ne var ki, bunun tam tersine, bölgedeki bütün ülkeleri de karşısına aldı.

Haftalar süren savaş tamtamlarının ardından, Oruç Reis gemisi ve eşlik eden savaş gemileri Antalya limanına çekildi, Ankara ve Atina’nın masaya oturacağı müzakerelerin başlayacağı NATO tarafından ilan edildi. Eğer Mevlüt Çavuşoğlu yeni potlar kırmazsa, bu müzakerelerin yakında başlayacağını bekleyebiliriz.

Böyle bir meselede müzakere masasının daha ilk günden kurulmamış olması, zaten en büyük sorundur. AKP iktidarı müzakereyle çözülmesi gereken bir meselede Navtex ilanları ve tek yanlı askeri güç kullanımı ile yol almaya çalıştı. Ancak hiçbir müttefik bulamadığı gibi, bütün Doğu Akdeniz ülkelerini de karşısında etkin biçimde birleştirdi. Özellikle ABD ve Fransa’nın Yunanistan’a etkin desteği dengeyi belirledi. Nihayet AKP de müzakere demek durumunda kaldı.

Bu hengamede Fransa, Yunanistan’a 16 Rafael savaş uçağı sattı. Muhtemelen hem Türkiye hem de Yunanistan, olası bir doğalgaz kaynağından elde edebilecekleri gelirin on mislini yükselen gerilim ortamında, silah tekellerine yatırdılar.

ERDOĞAN DIŞARIDA BAŞARISIZ, İÇERİDE BAŞARILI!

Erdoğan, Macron ile “şahsi meselesini” ilan etti, ama ilginç biçimde sağ muhalefeti yine de peşine takmayı başardı. İYİP Sözcüsü; “Erdoğan gitsin diye bir siyasi cinnet içerisinde olmayız” diyerek saraya bağlılığını ilan etti. (“Cinnet” dediği de Demirtaş’la kahvaltı yapmak, oturup konuşmak!) CHP MYK bir açıklama yaparak Oruç Reis’in limana çekilmesini “taviz” olarak görüp eleştirdi. CHP, AKP’den de daha Navtex’çi çıktı.

HDP dışında hiçbir muhalefet partisi, uluslararası hukukun öncelenmesini talep etmedi. Hiçbiri diyaloga, siyasi çözüme, müzakereye vurgu yapmadı. Türkiye’nin BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamasını dile getiren olmadı. Libya ile imzalanan kadük kalmış Mutabakat Muhtırasını hatırlatan olmadı.

Böylece Erdoğan yönetimi, HDP dışındaki bütün muhalefeti arkasına almakta oldukça başarılı oldu. Ne var ki, bunun tam tersine, bölgedeki bütün ülkeleri de karşısına aldı. Diplomatik bakımdan tam etkin tecrit durumuna düştü. Diplomatik başarısızlığı derinleştiği nispette, içerde aldığı politik destek de arttı. Bunu Erdoğan’ın bir başarısından ziyade, barışçıl terimler üzerinden siyaset yürütmeyen sağ muhalefetin bir çapsızlığı olarak görmek daha doğru olur.

‘Mavi Vatan’ın nesini müzakere edeceğiz?!’

“Mavi Vatan’ın nesini müzakere edeceğiz?!” sorusunun göz boyayıcılığı içinde, AKP iktidarı, CHP ve İYİP’in oluşturduğu sağ muhalefetten etkin bir destek alabildi.

Oysa “Mavi Vatan” dedikleri, vatan değildir, münhasır ekonomik bölgedir. Karasuları değil deniz yetki alanlarıdır ve tam da müzakere ile saptanır. Karasuları (12 deniz mili) vatan sayılır, zira o ülkenin yasama-yürütme-yargı yetkisi kapsamındadır. Karasuları iç sularla beraber ilgili devletin “deniz ülkesini” meydana getirir. “Münhasır Ekonomik Bölge” (200 deniz mili) ise uluslararası sularda balığı kimin tutacağı, doğalgazı, petrolü kimin çıkaracağı ile ilgili bir meseledir. Bunun dışında bu bölgeler uluslararası sulardır, hiçbir ülkenin sınırına girmezler. Bu suların üstünden uçak uçurmak, gemi geçirmek, altında kablo döşemek sınırlandırılamaz vb. Gözünü doğalgaz bürümüş Cihat Yaycı, Cem Gürdeniz gibi emperyalistlerin çaldığı savaş tamtamları çok gürültü çıkartıyor. Ama gerçekte tüm söylemleri halkları aldatmaktan ibarettir.

DENİZ YETKİ ALANLARI MÜZAKERE İLE BELİRLENİR

BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde ülkeler oturur, gerekirse yıllarca müzakere yapar, anlaşamazlarsa uluslararası yargıya başvurur ve deniz yetki alanları paylaşımı sorununu çözerler. Tıpkı Yunanistan ile İtalya’nın, keza Yunanistan ve Kıbrıs ile Mısır’ın imzaladığı anlaşmalar gibi. Tıpkı geçmişte Brent petrol alanı üzerine Norveç ve Britanya’nın yaptığı anlaşma gibi.

Sağ muhalefet, Türkiye’nin neden BM Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf olmadığını sorgulamadı. Doğalgaz rekabetinin “vatan mücadelesi” gibi yutturulmaya çalışıldığını tartışmadı. AKP sözcülerinin Yunanistan’a yönelik kaba tehditlerini eleştirmedi – ki bu tehditlerin her birisi, Avrupa Birliği’nin Yunanistan’a desteğini yükseltti. Libya/Trablus yönetimiyle imzalanan ve TBMM’de kabul edilen (ama Libya Meclisinde reddedilen!) Mutabakat Zaptı’nın nasıl da Mısır ve Yunanistan arasındaki Deniz Yetki Alanları Anlaşmasına yol açtığını tartışmadı. AKP iktidarının diplomatik iflasa götüren bütün politikalarını doğru kabul ederek, ona alkış tutmakla yetindi. “Sakın geri adım atma, arkandayız” dedi. Neticede sorumluluk makamında oturan AKP olduğu için, tırmandırılacak milliyetçi histerinin AKP’yi vuracağını da hesap etmiş olabilirler!

Doğu Akdeniz’de henüz bulunmamış, velev ki bulunsa bile, ekonomik bakımdan çok da anlamlı olmayacak düzeydeki doğalgaz kaynaklarından bahsediyoruz. Dolayısıyla muhtemelen bu rezervlerin değerlendirilmesi bile ancak Türkiye ve Yunanistan tarafından ortak biçimde yapılabilecektir. Ancak her iki ülkede de iktidardaki güçler (Yeni Demokrasi ve AKP) bu vesileyle milliyetçiliği ve karşılıklı düşmanlığı tırmandırmaktadır. Barış yanlısı güçlerin sesi ise henüz cılızdır. Doğalgaz uğruna girişilen bu saçma kışkırtma ortamını ancak barış yanlısı güçler tersine çevirebilir.