Çığlık atan bakır

Çakıcı’nın mektubunu “mafyanın cüreti” olarak değerlendirmek yerine, karmaşanın, iktidar vakumunun ve belirsizliğin cüreti olarak okumak daha isabetli olur kanısındayım.

19.11.2020 20:01    Güncelleme: 19.11.2020 20:01

Josef H. KILÇIKSIZ


“Eğer insan hangi limana doğru seyrettiğini bilmiyorsa, hiçbir rüzgâr onun için uygun değildir.” Seneca

Senegal’li göçmen bir işçinin Beyrut’un bir mahallesindeki atölyenin birinde hurdalıktan topladığı bakır tellerden çocuklara oyuncak arabalar üretmesi zihnime kazınmıştı. Yazıma başlığı bu çağrışımlar ışığında attım.

Helsinki’de bir müzedeki bir sergide, dünyanın her yerinden göçmen işçilerin fotoğraflarına rastlamıştım. Görüntüler izleyiciye, yoksulluğun sınıfsal kökenleri ve ekonomik paradigmalar arasındaki bağlantı hakkında bir katharsis bağışlamaktan ziyade yoksulluğun estetize edilmesini teşvik ediyordu.

Yoksulluk tanımlanamaz kodların değiş tokuşuyla, şematik olarak zor anlaşılabilen sonsuz karmaşık bir "dil oyununa" alet ediliyor. Oysa dünyayı yeniden şekillendiren karışıklıklar ışığında yoksulluğu yeniden düşünmek melodram zemininde bir siyasi saga kurgulamayı gerektirmiyor.

Yoksulluğun estetize edilmesi birçok küresel piyasa gerçeğini gizlemeye de yarıyor.

Muhtemelen sergiyi gezen hiç kimse, batı modernitesinde tutturulan hayat seviyesinin sıkıntılı arka planı hakkında sorgulayıcı bir hesaplaşma yapmıyor. Üstündeki giysilerin, mobilyalarının veya yiyeceklerin, insani çalışma koşulları içinde, kendisi için uygun olduğunu düşündüğü ücretlerle üretilmesi halinde, bunları satın alamayacağının ayırdına varmıyor.

Piyasa, bir yandan işçiyi düşük ücretli ülkelere ihraç ederek, diğer yandan da düşük ücretli ülkelerden işçi ithal ederek küresel ücret farklarını iki yönde regüle ediyor. AB'de 10,7 milyon kişi kendi ülkesinde çalışmıyor. Romanya'da ise çalışan nüfusun üçte biri hayatını yurt dışında kazanıyor. Mesela Alman et endüstrisinde, inşaatta ve tarımda geçici işçiler çalıştırılıyor. Polonyalı kadınlar olmadan yaşlıların bakımı neredeyse olanaksız hale geliyor.

Sağduyu ve dayanışma yerine egoizm giderek kapitalist ekonominin de aşil topuğu haline geldi.

Homo economicus’un “yanlış tanrıları”, tüketici özneyi ahlaklı olandan önce kapıp, “hizmetçiyi” büyük aile resminin dışına itiyor. Kadrajın dışına itilme, hizmetkarın büyük aile resmi duygusunu paramparça ediyor.

Yol kenarına itilen emekçi, kapitalist sistemle aidiyet duygusunu sadece müşteri ilişkisi üzerinden kurabiliyor. Sistemle kliental ilişki, kimlik oluşturan bir karaktere sahip hale geliyor. Bu durum aidiyeti, satın alma gücüyle doğrudan ilişkili kırılgan bir olgu haline getiriyor.

Türkiye kapitalizminin yüz yılı aşan gelişim seyri göz önünde tutulduğunda, devletin sınıfsal özelliğine ilişkin çarpıcı tezahürleri not etmek mümkün görünüyor.

Türkiye’deki iktidar düzenekleri bağlamında, ekonomi-siyaset ilişkilerinde kapitalistleşme olgusu incelendiğinde, oligarklarla ayrıcalıklı bir sınıfın pastanın yüzde seksenlik dilimini yuttuğu fark ediliyor.

Fakat Türkiye sosyalliğinde emekçiler, Marksist okuma zaviyesinden bakıldığında, bir sınıftan çok bir “zümreyi” andırıyor.

Üstelik bu zümre, özel mülkiyetin kapitalizmde aldığı biçimden rahatsız görünmüyor. Senede bir yapılan asgari ücret toplantılarına gönderdikleri sözde sendika temsilcileri aracılığıyla maaşlarına bir nebze “zam dilenmek” bu zümre için yeterince politik bir eylemselliktir.

Buradaki “dilenme”, zenginler kulübünün verdiği bir partide çekilmiş bir fotoğraf karesi içinde, sadece arka planda yemek servisi yapan “hizmetkarın” seçilemeyen bulanık siluetine karşılık geliyor.

Çiçeği burnunda bakan Lütfi Elvan, makro ekonomik istikrar, finansal istikrar ve fiyat istikrarına çok önem vereceklerini söyledi.

Bu cümlenin Türkçe tercümesi şudur. Bir kere bu bir itiraftır. Neyin itirafı? Enflasyonun, yoksullaşmanın, bütçe açıklarının, kadük bakanın ehliyetsizliğinin, ekonominin batakta olduğunun, yatırımcılar için güven iklimi bulunmadığının, Katar ile swap barutunun tükendiğinin, mermi fiyatlarıyla kıyas yapılarak ekonominin yönetilemeyeceğinin acı itirafı.

Bu sözde yeni ekonomik ekibin en önemli görevi, ulusal para birimini istikrara kavuşturmak olarak görünüyor. Eğer “faiz sebep, enflasyon neticedir,” türü kapitalist ekonomik akılla çelişen para politikasından vazgeçilirse kısmen başarılı olabileceği tahmin edilen “yeni başlangıcın”, vaat edilen reformlar bağlamında eskinin euphemistik rötuşu olduğu ortaya çıkıyor. Bu arada, “Madem faiz artırılacaktı niçin bu kadar döviz harcadık?” sorusuna hiç kimse akılcı bir yanıt bulamıyor.

Ben bir fabülist değilim. Gerçeklikten kopuk kurgusal bir evren inşa etmiyorum. Fakat bu gerilimde, bu dengesiz dengede, reform ileriye gitmekle ilgili bir şeydir, her şey bir siyasi niyet ve doğru eylemsellik sorunudur.

Türkiye, çoktan yola çıkmış olanın henüz varmamış olduğu sanısıyla oyalanıyor. Oysa varış yerinde büyük bir sosyal-ekonomik enkaz bulunuyor.

Ekonomik tıkanıklık nedeniyle son günlerde piyasaya bir reform beklentisi satıldı. Piyasa bu beklentiyi kısmen satın aldı. Ancak “reform”un gerilemeyle ile yanlış anlaşılan ilişkisi, sayısız saçmalığın kaynağı olan tarihsel arkaizmin dinci olgunluğa doğru normatif evrimi, demokratik iktidar karşıtlıkları veya hiyerarşileri hakkında mitlere yol açtı.

Bu arkaik mitler "tarih kapsülleri" içinde saklanıyor ve ihtiyaç duyulduğu anda bu kapsüllerden çıkarılıp cahil cühelaya servis ediliyor.

Sağın ve siyasal İslam’ın Türkiye için hep geçmişe ait bir hikayesi oldu. Türkiye’de sağcı hükümetlerle artan yeni otoriter güç konsolidasyonu, sağcı militan şiddetin “bereketli potansiyelini” de açığa çıkartıyor. Çakıcı’nın son tehdit mektubu işte bu bağlamda okunmalıdır.

Militan sağın bagajı, kendi fıtratına uygun işkence ve şiddet yöntemleriyle doludur. Wittgenstein geleneğinden ödünç alınan bir kavram olan “yaşam biçimleri” bu kontekste fıtrat kavramıyla örtüşüyor.

Modernite şiddetin kolektif temsilinin çok değiştiğini ortaya koyuyor. Çakıcı’ının anımsattığı “kazığa oturtma”, sofistike işkence yöntemleri arasında epey anakronik kalıyor ve iktidar müfredatından silinmiş bir çağa karşılık geliyor.

Çakıcı’nın mektubu ve konuşmaları manzarayı alt üst etti ve şiddet perspektiflerini çoğalttı. Çakıcı mektubuyla, resmi asılı olduğu, örümcek ağları tutmuş duvar köşesinden alarak ortaya bıraktı.

Bence Devlet Bahçeli’nin söylemleri, Çakıcı’nınkinden çok daha verbal şiddet barındırıyor. Onun söylemleri, militan sağı karakterize eden takıntıları, tahammülsüzlüğü ve tekil yöntemleri kristalize ediyor.

Çakıcı’nın mektubunu “mafyanın cüreti” olarak değerlendirmek yerine, karmaşanın, iktidar vakumunun ve belirsizliğin cüreti olarak okumak daha isabetli olur kanısındayım.

Güzel insanlar tarihin büyük trajedilerinde gezinirken, militan sağın işlediği cinayetler kurşundan örtülerin ezici yükü altında saklanıyor.

Toplum ise ne yazık ki sadece kazananlar ile kaybedenleri biliyor. Birçok insan için yengi ve yenilgi aralığında ne bir gri bölge ne de hiç kimse bulunmuyor.

Toplumsal kültür, kendini kısıtlama olmaksızın ortaya koyan, olumsuz dışsallıklarını çok az sorgulayan, arzulayan ve isteyen bir tüketim toplumu haline geldi.

İşte sırf bu yüzden, geçmişten beri maruz kalınan siyasal şiddetin kör noktalarını araştırıp, siyasi dünün ve bugünün imgelerini, amansız bir anıklık ve farkındalık yerleştirmelerinde örmek gerekiyor.

Aslında toplum, tekrarlama kabiliyetine sahip olanın diğer şekillerde geri dönüşünden korkuyor. Belirsizlik iklimi ile yüzleşme onlara kolektif tarihin kendilerine ait olan zor anlarını hatırlatıyor.

Terör, sosyo-ekonomik güvencesizlik, Sana yağı ve tüp kuyrukları, pahalılık gibi olgular kolektif hafızada bir çeşit korkuluk işlevi görüyor ve değişimi engelliyor. Üstelik, hukukun üstünlüğüne saygı duyan kolektif davranış oluşturma biçimleri açısından toplum ne yazık ki zaten duyarlı değildir.

Çevremizdeki dünyayı anlamama duygusu yeni bir şey olmasa da, muhalif insanların, giderek yaygınlık kazanan tekerrür ve umutsuzluk duygusuyla nasıl başa çıkılacağını halka göstermesi gerekiyor.

Bu tehdit ve karmaşa ortamında “zaman algısı” da önem kazanıyor. Zamanı, ona katlanılan ve maruz kalınan bir olgu olarak değil de, hep birlikte "inşa edilen ve güzel olana adanan" olarak kavramak ve kavratmak gerekiyor.

İçinden geçtiğimiz zaman, 1980'lerin sonunda sosyalizm ve demokrasi mücadelesini kesintiye uğratan darbeler ve post-faşist restorasyonların şiddetiyle karşılaştıktan sonra sessizliğe ve tüketime teslim olan neslin yorgunluğunu somutlaştırıyor.

Oysa bu ülkenin, yolsuzluğun ve yoksulluğun kökünü kazımak için amansızca yükselen bir neslin tüm militan niteliklerini şahsında bir araya getiren devrimcileri de oldu.

Tekrar yoksulluk tematiğine dönecek olursak, kapitalist akıl, yoksulluğu, bir sistematiğe bağlı olması gerekmeyen bir olgu olarak görüp onu, ekonomik paradigma tartışmasının sınırları dışına taşırarak depolitize ediyor.

Kapitalist aklın sınırları içinde, “neden yoksulluk var?” sorusuna verilebilecek tüm olası yanıtlar, sistemin restorasyonunu ön görüyor.

Adil paylaşım, sömürünün ve yoksulluğun yok edilmesi, yakınlığın, temasın ve dayanışmanın yeniden hayatın merkezine konumlandırılması, artık bir “medeniyet postulatı” haline geldi.

Yoksulluk bu bağlamda ekonomik olmakla birlikte, bir kültürel uygarlık sorunu olarak da karşımızda duruyor.

Yoksullukla mücadele, aşağı çekilen çıtanın açlıkla ilgili son euphemistik kısmını oluşturuyor. İnsanca bir yaşam için en vazgeçilmez mevzi, minimalist bir insanlık savunusuna dönüşüyor.

Kapitalizm Homo economicus’un lanetli bir keşfi, "siyah kuğu"su ve yıkıcı bir kitle imha silahı olarak insanlık ailesine meydan okuyor.

Bu “ölümcül” arka plana karşı farkındalık kapasitesini yaşamsal bir gereklilik olarak değerlendirmek gerekiyor.

İşte hayatımızın bir noktasında çok önemli bir anlam kazanan ama edebi bir tanımını bulamadığım, “kafesteki kuşun neden şarkı söylemeyi sürdürdüğü” sorusu bana bir katharsis bağışlıyor.


BAĞLANTILI HABERLER