Akademik özerklik gitti bilim insanı yitti

İsminin başında Prof. yazan kişi ise 'Üniversiteler Fuhuş yuvası' diyerek çağdışı zihniyetlerini ilan ediyor ve kadına yönelik çağdışı düşüncelerini her ortamda dile getiriyor.

06.01.2021 18:24    Güncelleme: 07.01.2021 18:19

Cemal ÇAĞLI*


Bilim insanı bilimsel çalışmanın olduğu ortamlarda yetişir. Bilimsel çalışmanın olması ise akademik özerkliğin olmasıyla mümkündür. Bu ise, akademik çalışmaların merkezi olan üniversitelerin mali, akademik ve yönetsel açıdan özerk olması demektir.

 12 Eylül askeri diktatörlüğünün ilk yaptığı şey; 1981’de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile tüm üniversiteleri YÖK’ e (Yüksek Öğretim Kurulu’na) bağlamak oldu ve o tarihten itibaren de, üniversitelerin özerkliği kağıt üzerinde kaldı ve “Partili  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile de üniversiteler bilimsel çalışmaların yapıldığı yer olmaktan çıkıp siyasi iktidarın kadro yetiştirme merkezlerine dönüştü; KHK’lerle yüzlerce akademisyenin ihraç edilmesiyle.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na göre YÖK başkanı cumhurbaşkanı tarafındın seçilir; ama cumhurbaşkanı aynı zaman bir partinin genel başkanı olduğuna göre artık YÖK başkanı siyasi iktidarın başı tarafından seçiliyor. Dolayısıyla seçilen YÖK başkanı da siyasi iktidarı temsil ediyor.

Peki, rektörleri kim seçiyor?

Tabii ki partili cumhurbaşkanı. Bu durumda rektörler de siyasi iktidarı temsil ediyor. Seçilecek kişinin niteliği hiç önemli değil; biat ve itaat sonucu belirliyor. Türk-İslam sentezci olmak en birinci koşul.

En son olarak da 2015 yılında AKP’den İstanbul 1. Bölge milletvekili aday adayı olan Prof. Melih Bulu Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak atandı. Böylelikle yerel yönetimlerdeki kayyum politikası ülkenin en seçkin üniversitelerinden birine de de uygulanmış oldu. Ama Boğaziçi Üniversitesi’nin öğrencileri bu kayyum rejimine sessiz kalmayacaklardır ve da kalmadılar.  

Rektörlerin partili cumhurbaşkanı tarafından atandığı bir süreçte özerklik denen kavramın hiçbir anlamı kalmadı ve üniversite yönetimlerinin  neredeyse tümü  siyasal iktidarı temsil eder hale geldi. Yargı bağımsızlığını tümüyle ortadan kaldırarak iktidarın yargısını yaratanlar şimdi de  üniversiteleri kendi militanlarıyla doldurup üniversiteleri tamamen teslim almak istiyorlar.

Devam edelim.

Peki dekanlar nasıl seçiliyor?

Rektörün gösterdiği 3 kişi arasından seçiliyor. Rektör iktidarı temsil ettiğine göre, seçilecek dekan da siyasi iktidarın görüşünü savunan kişi olacak. Üstelik seçilecek dekanın temsil ettiği bölümden birisinin olması da gerekmiyor. Örneğin hukukçu olmayan biri hukuk fakültesine dekan olarak atanabiliyor. Çok daha vahimi dekan olacak kişinin liyakat durumu devre dışı bırakılıyor. Hiçbir bilimsel makalesi olmayan, bilimsel bir araştırmada, buluşta imzası bulunmayan kişiler rahatlıkla rektör de, dekan da olabiliyor.

O dekanlardan biri geçenlerde sınavda kamera açmak istemeyen öğrencilere 'Terörist Bozuntusu' deyip hakaret etti, yetinmedi tehdit etti.

Nasıl profesör oldukları davranışlarından belli olan ve kendilerini bilim insanı olarak görenlerden üçü tarihe “utanç” olarak geçecek söylemlerde bulundular. Olayı kişiselleştirmemek adına isim vermeden ne dediklerine bakalım: Bunlardan biri önce öğrencilerin isimlerini tek tek okuyor sonrada bu öğrenciler için “Bunlar ahlaksız, terörist, gerizekalı kimselerdir. Bunlara uymayın” diyor ve ekliyor: “Bunlarla bu dünyada değilse bile öbür dünyada hesaplaşacağım” Ne kadar tanıdık bir nefret söylemi, değil mi? Karşımızda bir akademisyen değil sanki bir kabadayı ve özgür düşünceye düşman bir diktatör var gibi!

İsminin başında Prof. yazan ikinci kişi ise bir televizyon programında "Üniversiteler Fuhuş yuvası" diyerek çağdışı zihniyetlerini ilan ediyorlar ve kadına yönelik çağdışı düşüncelerini fırsat buldukları her ortamda dile getiriyorlar. “Üniversiteler Fuhuş yuvası” diyen zat daha da ileri giderek bir kadınla bir erkeğin karşı karşıya oturup sohbet edip kahve içmelerini bile dini açıdan sakıncalı olduğunu belirterek  ağzındaki baklayı çıkartıyor. Sizin eşiniz çalışıyor mu, sorusuna ise “Hayır çalışmıyor, çalışmasını da doğru bulmuyorum” diyerek, mesleğinin akademisyenlik değil iktidarın militanı olduğunu belirtmiş oluyor. Üçüncüsü de dün akşam bir televizyon programında “Aşı yaptırmayacak olanlar vatan hainidir” diyerek eğitim psikolojisinden nasiplerini almadıklarını, pedagoji formasyonundan yoksun olarak Prof. olduklarını ortaya koydular. Bütün bu örnekler tekil gibi gözükse çoğuldur. Gerici –dinci bir cumhuriyetin hukuksal alt yapısını hazırlayan planlı, projeli adımlardır. KHK’lerle gerçek bilim insanlarını üniversitelerden atarak, sürgün ederek, tutuklayarak üniversiteleri çöle dönüştürdüler.  

Ülkemizde kamu ve özel olmak üzere 98 İlahiyat fakültesi varmış ve bu fakültelerin 4 bin 121 öğretim elemanı bulunuyormuş. Bu fakültelerde yüzde 63 kadın öğrenci varken kadın akademisyen sayısı ise yüzde 0,5’miş yani binde 5. Bu durum Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde de kadın istihdamın çok düşük olduğu istatistik olarak karşımıza çıkıyor. İlahiyat fakültelerinden mezun olan erkekler, dini eğitim gerektirmeyen alanlarda dahi geniş olarak istihdam edilirken, kamuda başörtüsü yasağı kalmış olmasına rağmen kadınlar ne mezun oldukları İlahiyat fakültelerinde ne de  Diyanet İşleri Başkanlığı’ında kendilerine yer bulabiliyorlar.

İlahiyat fakültesinden mezun olan kadınlar imam olamadıkları gibi, kadın akademisyenler müftü de olamıyorlar, en fazla müftü yardımcısı olabiliyorlar! Bütün bunlar akademik alanda nasıl bir kuraklığın yaşandığını, eğitimin dincileştiğini, hayatın her alanını erkeklerin yönettiğini açıkça gösteriyor topluma.

Kadına yönelik düşmanca yaklaşımın sonucu sadece İlahiyat fakültelerine değil diğer tüm üniversite yönetimlerine yansımış durumda. Şöyle ki, kadın akademisyenlerin sayısı daha çok olmasına rağmen, kadın rektör ve  kadın  dekan sayısı çok az. Örneğin 202 üniversitenin sadece 13’rektörü(yüzde 6.4) ve 1797 dekanın sadece 322’si (yüzde 17.9) kadın. Yani yönetim kademelerinde kadın akademisyenlerinin adı yok denecek kadar az! 

Şimdi sormak gerekmez mi: Bu koşullarda üniversitelerde bilimsel özgürlük ve akademik özerklik olabilir mi? 

Balık baştan kokmuş durumda. Bakanların çoğu seçilmişlerden değil atanmışlardan. Hastanesi olan kişi Sağlık Bakanı, Okulları olan kişi Eğitim Bakanı, turizm şirketleri olan Turizm Bakanı! Tam bir şirket yönetimi gibi yönetiliyor devletin bütün kurumları.

Şimdi de hepimizi dehşete düşürecek bir soru sorayım: Anayasa Mahkemesi Başkanı nereden mezun? Çoğumuz hukuk fakültesi diyeceğiz değil mi? Maalesef Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümü!(1987) Önceki görevi de Polis Akademisi Öğretim Üyesi

Peki Anayasa Başkanvekili nereden mezun? İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi Bölümü(1987)

Sonuç olarak 16 Anayasa Mahkemesi üyesinden sadece 9’u Hukuk Fakültesi mezunuymuş!

Kaynak: ANAYASA.GEN.TR 

Türk Anayasa Hukuk Sitesi. Prof. Dr. Kemal GÖZLER

Sön söz:

Üniversitelere gerici, ırkçı akademisyenleri atayarak yönetimleri ele geçirebilirsiniz; ama üniversiteleri teslim alamazsınız; çünkü üniversitelerde bu ülkenin bilime ve bilimselliğe yürekten inanmış gençleri var. Ne onların yerine başkalarını atayabilir ne de onları teslim alabilirsiniz.

* Eğitimci


BAĞLANTILI HABERLER