Süreyya Karacabey

Süreyya Karacabey

“Neredeyse yaşayacaktın”

Barış... Gününü ilan edenlere güvenmem, bu dünyadaki uzun hayatlar, ad koyanlara güvenmememi öğretti. Barış. Bazı kelimeler temiz kalmalı. Bazı kelimeler temize çekilmeli.

Bütün bunlar, akkor halindeki öfke, kendine benzemeyenin hayatına yığılan nefret, kime ne zaman düşman olduğunu çoktan unutmuş bilinç, sürekli dağılan ve yeniden kurulan kentler, hep yeniden başlamak zorunda olmanın arketipsel bunaltısı, hepsi...Bizim olmadığımız bir dünyada da devam edecek mi?

Dünya barış günü diye bir şey var, şaka gibi. Savaştan hiç çıkamayan dünyanın artık varlığını unuttuğu bir inançtan kalmış bilinmeyen bir sözcük gibi. Ama bir dua gibi de, sık tekrarlanan. Bütün eski anlatılarda kısa süren barış dönemi, kendine yaşanacak yeni bir yer arayanlar tarafından sona erer. Gelirler, istilalar çağı. Gelirler, genişleme çağı. Gelirler. Tapınakların giriş kapılarında kanla çizilmiş bir sembol. “Bunlar bir şeyi kurabilmek için hep birbirlerini öldürecekler” diye yazar Mezopatamya'da şimdi çoktan kurumuş bir nehirin kıyısında yaşayıp, orada ölmeyi başarmış bir kaplumbağa.

Bütün yeryüzü serüveni, Mahabharata'daki tanrıların bitmeyen savaşının izdüşümü gibi. “Gökte savaşırlar yerde savaşırlar, birbirlerine hiç huzur vermezler” diye söylemiştir bir karınca kolonisinde beş yüz yıl esir yaşamış kadim bir örümcek.

Nerede savaş varsa kendini egemen ilan etmişlerin büyük çıkarları vardır, sen sülbünle bütün zamanlarda ölürken, düşman diye gösterilene ateş ederken, kırmızı çuha örtünün üzerinde pay sahiplerinin önüne çektikleri değerli dedikleri kağıt parçalarını muhtemelen görmezsin. Sen komşunla arana kendi iştahlarından arta kalanlarla örülmüş duvarlara küfrederken, oraya çarpıp çarpıp ölen kuşları da bilmezsin.

Her çağda ölmeyi yeniden öğrenmeleri gerekiyordu, firavunlardan beri rant bölüşümünde dışlanma yoluyla yurda dahil edilenler için ayrıcalıklı bir şeydi ölme ve öldürme teknikleri. Bir Mısır kedisi bile başkaldıran bir avuç insan dışında kalanların, istenileni yapmak konusundaki yeteneğine çok şaşırmıştı. “Öl de ölelim, vur de vuralım.” İyi de niye? Onların ambarlarına yığdığı buğdaylar, bahçelerinde büyüyen bitkiler ve senin adını hiç öğrenmeden öleceğin meyveleri varken, sen niye kuşaklar boyunca kan içeceksin ki?

Barış günü. Bir kuşun yangında ölürken çıkardığı son sesin taşıdığı bir anlam kırıntısı. Barış. Hindistan yolundaki İngiliz misyonerlerin halka dağıttığı yeni tanrılar kitabına bir komutanın yazdığı ithaf yazısı gibi. Kolları kesilmiş bir dokuma işçisinin temiz kalbinden söz eden bir misyoner şiiri gibi.

Anası babası toplama kamplarında ölen, kendisi de sonunda deliren Celan'ın bir şiirinin başlığı şöyleydi: “neredeyse yaşayacaktın”. Gelmiş geçmiş bütün halklar için kederle kullanılabilir: “neredeyse yaşayacaktı.” Bütün kahramanlık edebiyatları, bir bomba tepenize indiğinde, mezbahaya benzeyen bir sınırda birbirini öldüren çocukları gördüğünüzde biter. Biter ama daha da güçlü biçimde hortlatılması gerekir. Gerçeği olduğu gibi gördüğünde kitleler, savaşa yakıt sağlamanın kendi sınıfına ateş etmekten başka bir anlama gelmediğini kavradığı zaman, aslında yaptığının sürekli kendi çocuğunu öldürmek olduğunu anladığı zaman ve paranın gerçekten dininin, milliyetinin olmadığını gördüğü zaman...kim savaşacaktır? Sadece vergi veren, sömürülen ve savaşlarda gözden çıkarmak için istihdam edilen yığınlardan başka bir anlamı olmadığını kavradığında ve aslında ateşe atılan soydan geldiğini anladığında, uğruna öldüğü şeyin hisse senetleri ve birilerinin tapulu malları olduğu sert biçimde yüzüne çarptığında, bunu kabul etmemek için her şeyi yapacaktır. Çünkü hep öyle yapmıştır. Bütün ölmeler boşuna gitmesin diye.

Anasına söylemeyin, çölün ortasında, dağın tepesinde, bilmediği topraklarda “tanımadığım insanları niye vuruyorum” derken havaya uçtuğunu çocuğunun. Anasına söylemeyin ölürken bir defalığına da olsa, bir an için gerçeği kavradığını. Anasına söylemeyin. Kimse çocuğu boşuna öldü diye düşünmek istemez. Ölmesinden daha ağırdır çünkü. Herkes boşuna öldü diyordu, kel kalmış bir dağın başındaki kuru ağaca tünemiş akbaba. Biz semirirken gün doğumlarında ve batımlarında, bir sınırdan ötekine şiş bir karınla uçarken, hepsi boş bir mideyle ölüp gitti. “Neredeyse yaşayacaktı.”

Barış. İçi boş bir göstergeye ulaşsın diye bu sözcük, çok kan döküldü. Etrafına toplaşan yaşlı kadınlar, bu yanarken ölen kuşun sesindeki cılız tınıya benzeyen ümidin önünde, ömürlerinde bir defa oturdukları yerden bir ağıda koşmadan oturmak istemişlerdi. Ama bazı kelimeler temiz kalmalıdır.

Barış... Gününü ilan edenlere güvenmem, bu dünyadaki uzun hayatlar, ad koyanlara güvenmememi öğretti. Ben sadece yaşlı kadınlara güvenirim. Barış. Bazı kelimeler temiz kalmalı. Bir gün başkalarının orduları yurtluklarınızı sardığında, hiç tanımadığınız birileri evlerinizi yaktığında, şairleriniz sınırlarda intihar ettiğinde ve size edebiyat diye toplu ağıtlar seçkisi bıraktığında, belki o çocuğun ölme anında gözünün önünde beliren şeyi, gerçeği göreceksiniz. Hep öyle olmuştur çünkü. Çünkü kimse ambarlarına yığılmış buğdaylardan vazgeçmedi, kendini ölümsüz kılmak için binlerce yıl sadece ötekilere ölmeyi ve öldürmeyi öğretti. Barış. Çağrılınca gelmeyecek. Koyun sürülerinin, meyve bahçelerinin sahipleri, herkese yetecek kadar servetle yaşayanlar, onlardan istenmemeli. Barış. Yarayı kanatan bıçak, her yerde ölümlerin beyhudeliği. Neredeyse yaşayacaktın. Bazı kelimeler temize çekilmeli.


Süreyya Karacabey: Adana'da doğdu. 1992'de Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek Lisans ve doktorasını aynı bölümde yaptı. Dramatik Yazarlık, Epik Tiyatro, Geleneksel Türk Tiyatrosu, Ortaçağ Tiyatrosu, Radyo Oyunu Yazarlığı derslerini yürüttü. 2010 yılında doçent ünvanını aldı.2017 yılına kadar çalıştığı bölümden 6 Ocak 2017 KHK'sıyla atıldı. Modern Sonrası Tiyatro ve Heiner Müller, Brecht'ten Sonra ve Gündelik Hayata Direnmek kitapları ve çeşitli dergilerde yayınlanmış yazıları vardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Süreyya Karacabey Arşivi