İnsanın anlam arayışı

Tüketim hırsıyla kuşatılan insana “niçin” sorusu kendisini dayatmakta. Bir tarafta çok çalış ya da bizde giderek artan bir şekilde olduğu gibi kolayca kazan ve lüks içinde tüket kuşatması diğer tarafta ölüm karşısında sorulan “niçin” sorusu.

Modern insan hayatını ister para ister şöhret ya da güçle doldursun bir boşluğa düşmüş durumda. Bir aile kurmak, iş sahibi olmak ya da siyasi bir kurtuluş vaadi bu boşluğu doldurmuyor. Modern dünyanın bilimsellik sınırları içinde kalması bu boşluğa katkı sunuyor. Bilgelik ise dışlanmış durumda. Oysa bilgi bize dünyanın ne olduğunu söyler, ne olması gerektiğini değil. Bunun sonucu eve, eşyaya , mülke, şöhrete, güce bağlanmak insanı bir tür kayıtsızlığa sürüklemekte.

İnsan sonu olan bir varlık. Sonlu olmanın yarattığı sorularla, benliğini ve özellikle tinsel yanını yok ederek ya da umutsuzluk yolunu göstererek baş edemez. Tüketim hırsıyla kuşatılan insana “niçin” sorusu kendisini dayatmakta. Bir tarafta çok çalış ya da bizde giderek artan bir şekilde olduğu gibi kolayca kazan ve lüks içinde tüket kuşatması diğer tarafta ölüm karşısında sorulan “niçin” sorusu. Anlam sorunu modern insanın hayatında bu çelişkiyi ortaya koymakta.

Bugünün en büyük sorunu bizzat insan sorunu olarak gözükmekte. Günümüz insanı için temel sorun insanın kendisi, “İnsan nedir” sorusudur. İnsanın biyoloji alanına giren ve beşer durumundaki hali ile, hakkında filozofun, şairin söz söylediği, dinin ve ideolojilerin ilgilendiği insan olma hali arasındaki zorlu ve çetrefil sürecin bilinmezliği devam ediyor.

Beşer tanımı içinde yer alan hayvandan farklı olarak planlı kötülük yapabilen , binlerce yıldır sürekli savaşan sapiens henüz barbar olmamaya ikna edilememiştir. Silahları, giysileri, yedikleri, mekanları değişmiş ancak beşer olma özellikleri; öldürme, katliam yapma, yağmalamadan duyduğu zevk değişmemiş, şiddet eğilimi daha da artmıştır.

Vahşi bir kavme hükmeden Cengiz Han başta olmak üzere görece medeni toplumları yöneten büyük imparatorlarla bugün medeniyeti temsil ettiği iddiasını taşıyan kapitalist-sosyalist düzenin iktidarları arasında bir fark bulunmamakta. Öncekiler “ben öldürmeye geldim” derken, medeni olduklarını iddia edenler “ben barışı tesis etmek için geldim” demekte.

Beşer, kendini bilme ( bilinç ) aşamasıyla birlikte özgürce seçme yapabilme imkanına ulaştığı ve doğanın yaratmadığı veya sahip olmadığı şeyi yarattığı ölçüde insan olma sürecine girmiş demektir.

Descartes, önce her şeyden şüphe eder, sonra da “Düşünüyorum, o halde varım.” cümlesine varır. Andre Gide “Hissediyorum, o halde varım” derken, Albert Camus, “Başkaldırıyorum, o halde varım” cümlesiyle insana özgü olan en üstün var oluşa işaret eder.

Camus’un başkaldırısı insan olma sürecinin en üstün aşaması olan seçen bir varlık olmasıyla ilgilidir. Camus bunu şöyle ifade eder: “Başkaldırıyorum, kendime, benliğime, doğaya ve topluma egemen olan düzene karşı ayaklanıyorum ve bir şeyi reddedip yerine başka bir şeyi seçebiliyorum.”

Bu anlamda insan, Jean Paul Sartre’ın deyişiyle kendine bırakılmış yani doğada kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmek durumunda kalmıştır. İnsanın niteliği, kendi kendini nasıl inşa edeceğine bağlıdır.

Beşer kendisinin nitelik ve yaratılışını, evrenin yapısının nitelik ve yaratılışını ve kendisinin evren ile ilişkisinin nitelik ve doğasını algılarsa bilinçli bir varlık haline gelir, insan olur. ( Ali Şeriati- İnsanın Dört Zindanı-Fecr Yayınları- Ankara-2021 )

İnsan olmanın ikinci ve en üstün aşaması seçen bir varlık haline gelmesidir. Camus’un belirttiği gibi insan üzerinde egemen olan düzene karşı, doğayı tahrip eden sisteme karşı, kendi güdüsel dürtülerine karşı başkaldırabilen ve seçebilen bir varlıktır.

Varlıklı olmak mı yoksa var olmak mı? Önemli olmak mı yoksa değerli olmak mı? Açgözlü davranıp mal mülk edinmek hırsıyla şatafat içinde tüketme esrikliğine kapılmak mı yoksa bilinçli seçme özgürlüğünü tinsel dünyasını geliştirecek şekilde kullanmak, yaratma süreçlerine katılarak, neşe ve coşkuyu kaybetmeden yaşamak mı? Yaptığımız seçimler bizi ya beşer durumunda bırakacak ya da insan olma sürecine dahil edecek.

Her insan toplum tarafından kodlanır ve şekillenir. Ayrıca insan tarihin, ideolojilerin ve içgüdülerinin baskısı altındadır. Bu durumda kendi iradesiyle seçme hakkı bulunmayan kimse insan değildir. İnsan seçmeyebilecekken seçebilen ve seçiminin nedenlerini açıklayabilen kimsedir.

Beşerin yaratan bir varlık haline gelmesi insan olmanın bir diğer boyutudur. İnsan yaratıcı gücünü bilimsel alanın ötesinde sanatsal yaratış alanında göstererek aşama kaydeder.

Dünyayla benlik ve benlikle dünya arasındaki kesintisiz diyalektik süreç yaratıcılığının ayrılmaz bir parçasıdır. 1937'de, birbirinden koparılmış, yırtılmış figürleriyle, griler ve siyahlarla Guernica çıkar ortaya. Guernica tablosu, Picasso’nun, savunmasız kentin İspanyol devriminde faşist rejimin uçaklarınca bombalanmasının insanlık dışılığı karşısında ortaya çıkan boşluk ve umutsuzluğun görünümüydü. İnsanlığın üzerini örten sisli karanlık, Kafka’nın romanlarındaki gibi, modem bireyin insanlığını yitirişinin kaskatı ve içe işleyen duygusuyla örtüşmekte.( ( Rollo May-“Yaratma Cesareti”, Çev. Alper Oysal- Metis,,2023,İst.)

Yaratıcılık sınırlar gerektirir, çünkü yaratıcı edim insanı sınırlayan ve gerginlik yaratan şeyle birlikte ortaya çıkar ve sınırları zorlar. Sınırlamalar kendiliğindenliği sanat ya da şiir eseri için aslolan farklı biçimlere zorlar. “Akılsız kişiler "kendisiyle çatışmanın kendi içinde bir uyuma vardığını anlamazlar: Armoni, yay ve lirinki gibi, karşıt bir gerilimi içerir." ( Heraclitus- a.g.e)

İnsan bilinçli, seçici, yaratıcı bir varlık olarak oluş halinde olduğundan hiçbir ideolojiyle sınırlanamaz. Sartre’a göre doğadaki varlıkların önce mahiyetleri yaratılmış sonra varlıkları ortaya çıkmış olmasına rağmen, insanda varlık, mahiyetten önce gelir. Varlık olarak insan bilinmezdir. Önce varlık kazanır ama iradesiyle şekilsiz mahiyetine istediği gibi boyut kazandırır, şeklini ve rengini yani mahiyetini belirler. Sartre, irade ve seçim yapmanın insandan alınması durumunda insanın taşlaşmış ve kafes içine hapsedilmiş olacağından endişe duymaktadır.

Bu nedenle insanın oluşma süreci ideolojiler içinde sekteye uğrar. İnsan ideolojiler içinde gerçekleşmez, ideolojinin tek yönlü bakış açısı içinde gelişemez. Ancak ideolojilerin ve inançların olumlu bazı değerlerinden gelişimi için yararlanabilir.

İnsan kendini anlamlandırma sürecinin son aşamasında deruni, zor ve meşakkatli bir çaba göstermek durumunda kalır. Bu aşamayı atlatabilen insan özgür olacaktır. Özgürleşen insan sorumluluğunun bilinciyle insanlarla işbirliği içinde başka bir insanın oluşumuna ve başka yaratışlara el verecektir.

Her şey beşerden insana ulaşmakla başlar. Başlangıç noktası insandır. İnsanlığın kurtuluşu sistemlerde değil, insandadır.


Ümit Kardaş: 1971'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1975 yılında askeri hakim, 1985 yılında hukuk doktoru oldu. Çeşitli yerlerde savcılık, hakimlik ve adli müşavirlik yaptı. 1995 yılında emekli olup, serbest avukatlığa başladı. Çeşitli dergi, gazete ve kitaplarda yazıları yayınlandı. Halen internet gazeteleri Artı Gerçek ve Son Medya’da yazmaya devam ediyor. Bülent Tanör eser yarışmasında birincilik ödülü alan "Türkiye'nin Demokratikleşmesinde Öncelikler" isimli çalışması 2004 yılında yayınlandı. "Hukuk Devlete Sızabilir mi?", "Ötekiler İçin Sivil İtaatsizlik Rehberi", "Demokrasi ve Hukuk Krizi, "Zulüm Özür Uzlaşı", Kardaş’ın yayınlanmış kitaplarından bazıları.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ümit Kardaş Arşivi