Süreyya Karacabey

Süreyya Karacabey

İmam haklı

Bir imam var, aralıklarla seküler alemin damarına basacak biçimde konuşmaya programlanmış gibi. En son hilafet için çalışacaklarını söyledi. Bu görevli sinyalcinin dinsel geleneğin eski biçimlerine dönme arzusu tekil bir sese bağlanmıyor. “Biz” diyor.

Tuhaf görünen ama aslında hiç tuhaf olmayan bir imam var, belli aralıklarla seküler alemin damarına basacak biçimde konuşmaya programlanmış gibi. En son hilafet için çalışacaklarını söyledi. Bu görevli sinyalcinin dinsel geleneğin eski biçimlerine dönme arzusu tekil bir sese bağlanmıyor. “Biz” diyor, “istiyoruz, yapacağız, çalışacağız”, diyor. Devletin bir çalışanı, maaşlı bir din görevlisi. Dolayısıyla üsttekileri kızdırmış olsa ya da bir görüş ayrılığı içinde olsalar görevden çoktan alınırdı. Alınmadığına göre onaylanıyor, eleştirilmediğine göre ortak bir arzunun sözcüsü olmalı.

Hilafet çağrısını duyunca içimde bir yer gülümsedi, hızla bir çöküşe gittiklerinin onlar da farkında galiba dedim, baştan başlamaya karar vermiş olabilirler. Tarih felsefesinden haberleri olmadığı için geçmişi ve içeriklerini dedelerinin çekmecesinde duruyor sanıyorlar ve çağırdıklarında koşarak geleceğini düşünüyorlar. Anayasal düzen sadece cümle içinde kullanılan bir kalıp zaten, yargı, mahkeme kararı çoktan kadıların adaletinin gerisine düşmüş durumda. Kendi yasalarına uymayan bir devlet olarak fazla cüretkârsınız dedim, eski Yeşilçam filmlerindeki esas karakterlerin konuşmasını taklit ederek.

Her gün temel ihtiyaçlarla aramıza derin bir uçurum koyan bir hükümet olarak fazla iddialısınız. İlaçlarını alamadığı için hastalar ölüyor, deprem bölgelerindeki su kuyrukları distopik bir filmin karesi gibi görünüyor, şehirler arası seyahate niyetlenen biri gezegenler arası yolculuğa çıkacakmış gibi endişeleniyor. Sofraya basit bir yemek getirmenin bile savaş zamanlarında olduğu türden bir yaratıcılık istemesi, bütün bunlar zaten bir şeyi çağırmayı zorunlu kılmakta.

İmamınız haklı. Hatta dinin oluşmaya başladığı zamanlara ışınlayıp hepimizi, oruç sürelerini altı aya çıkarabilir, zaten bütün eleştiri hakkını elinden aldığınız yurttaşların statüsünü toplumu iptal ederek cemaat üyeleri haline getirebilirsiniz. Ne olacak hep gemeinschaft'tan gesellschaft'a geçilecek değil ya, geçmişte geçtiğimiz yerlere döner, o noktada kendi çevremizde bir kaç tur atabiliriz. Hatta sağlam tutunursak oradan başka bir noktaya hareket etmemiz de gerekmez. Ama bütün bu geçmiş çağrısına icabet ettiğimizde, dolarları, faizleri, artı değeri falan da burada bırakmanız gerekecek, orada işler biraz daha farklı işliyor, sözgelimi yurtdışlarında gayrımenkul sahibi olmak gibi bir şey henüz icat edilmemiş olacak, paradan para kazanılmayacak, tarihin o bölgesinde Cengiz İnşaat'a başka işler vermeniz gerekecek, develerle ilgilenebilir bence. Develerin gölgesini satmaları mümkün. Zaten bu gidişle her şeye yeniden başlamamız gerekecek, Amerika'yı belki bu defa biz keşfeder, Kızılderilileri Müslüman yapar ve dünyadaki geçmiş turumuzu daha ilginç bir hale getirebiliriz.

İmamlarınıza üzülerek bildirmem gerekiyor, oraya ışınlanırsak şu anda ellerindeki pek çok değerli nesneyi yitirecekler, çünkü tarihte bu denli sert bir geriye yönelik hamle herkesin sahip olduklarını bırakmasını gerektirecek. Bizlik bir sorun yok, zaten uzun zamandır zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar denildiğinde, efendim diye sesleniyoruz. Biz de geçmişle cevap veriyoruz pek farkımız yok sanki.

İmam haklı, bir şeyleri çağırmak gerekiyor hakikaten, eğer ileriye doğru hareketten koparıldıysak ve sonsuz bir şimdi'de asılı kaldıysak ya yerin dibine gireceğiz ya da tarihin uzak bölgelerine. Buradan uzaklaşalım yoldaşlar diye bağırırım ben de bizimkilere. Hatta havalı olsun diye onlara Antoine Vitez'in sahnelediği 1979 yılında Maspero'nun roman-operasından alınan librettoyu ezberletirim, belki biz sizinle aynı yere gitmezsek diye. Yolda başka patikaya saparsak kusura bakmayın, hep başka sesler çağırdı bizi, herkes kendi çağrıldığı yere bari gitsin, zaten pek anlaşamadık, geriye gidersek yeni bir olası harekette yollarımızı birleştirmemenin de bir yolunu buluruz belki. Hadi bizimkiler, tekrar edin şu eski librettoyu, zaman makinesine gireceğiz birazdan:

Yalnızlıktan söz eden kimdi?
Mağluplar! Efsanevi mağluplar!
Sizin itirazcılığınıza sesleniyorum burada.

Sizler: Eski zamanların ezilenleri, mezarların karanlığına gönderilmek üzere sakatlanmış, güneşe kurban edilmiş köleler. Rengine büründükleri toprakla birlikte satılan, saban peşinde harcanan o büyük emeğin insanları. Çayırlar çitlerle çevrildiğinde yerinden yurdundan edilip pamuk tarlalrında ve kömür ocaklarında çalışmaya sürülen çocuklar. Spartaküs, Köylü Jacquou, Thomas Münzer.
Sizler: ovadaki baldırıçıplaklar, büyük löslerdeki Taiping'ler, Chartistler ve makine kırıcılar, kenar
mahalle labirentlerindeki suikastçılar.

(....)

Sizler: subaylarını etobur balıklara fırlatıp atan gemiciler, hüzünlü şehirlerin, orman arazilerinde savaşan ütopyacıları, And dağlarının dinamite pek düşkün Quechua madencileri. Ve o Afrikalı asiler; kokuşmuş sömürgecilik koşullarında, Tanrı'nın ve panter desenli kalkanların himayesi altında art arda dalgalar halinde gelen Afrikalı asiler.

Sanki yabandomuzu avına çıkar gibi tüfeğini kapıp tek başına, Avrupa ormanlarında saldırgana direnişi başlatanı da unutmayalım. Çünkü kim ki çemberini kırar, onun hiçbir şeyi yitip gitmez. Hiçbir şey unutulmaz, asla. Robespierre, Saint-Just, Blanqui, Varlin. Sizler: her türden büyük kortejler halinde sokaklara yayılanlar. Solcu öğrenciler, kadın hakları talep eden kızlar, büyük yasadışı sendikaların flamaları, genel grevleri hatırlayıp ayağa kalkmış eski tüfekler, başarısız darbe girişimlerinin duayenleri, bisikletli işçiler.

(.....)

Pek kalabalık olmayanlar: Bodrum katlarındaki teksir makinelerinde haklı fikirleri yayanlar. Nuh nebiden kalma fikirlerin ve gelecek-olanın düşünürleri. Gül gibi beyaz fedakar vicdanlar.

(...)

Sizler.

Çünkü bir araya gelen ve çoğalan şey üzerine düşünmenin sonu yoktur. Hiçbir şey ebediyen saçılıp dağılmış değildir.

Yalnızlıktan söz eden kimdi?

Mağluplar! Efsanevi mağluplar!
Sizin itirazcılığınıza sesleniyorum burada.

İmam çok haklı, herkes kendini çağıran yere gitsin.


Süreyya Karacabey: Adana'da doğdu. 1992'de Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek Lisans ve doktorasını aynı bölümde yaptı. Dramatik Yazarlık, Epik Tiyatro, Geleneksel Türk Tiyatrosu, Ortaçağ Tiyatrosu, Radyo Oyunu Yazarlığı derslerini yürüttü. 2010 yılında doçent ünvanını aldı.2017 yılına kadar çalıştığı bölümden 6 Ocak 2017 KHK'sıyla atıldı. Modern Sonrası Tiyatro ve Heiner Müller, Brecht'ten Sonra ve Gündelik Hayata Direnmek kitapları ve çeşitli dergilerde yayınlanmış yazıları vardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Süreyya Karacabey Arşivi