Ali Duran Topuz

Ali Duran Topuz

Bir seçim, iki keklik, iki Türkiye

Ya silah-şehadet-gözyaşı-silah döngüsüne dayalı otoriter bir diktanın inşasına onay verilecek ya da eksik gedik de olsa demokrasi imkanının elde tutulduğu bir gelecek talebi ortaya çıkacak.

Elbette Devlet Bahçeli’nin “İki Keklik” ağıtını düzgün okuyamayışıyla uğraşacak değilim, zevzeklik zamanları değil.

Fakat ağıtın seçim meydanında niye lüzum ettiği, yani Bahçeli’nin dinleyicilerini niye ve ne ile duygulandırmak istediği önemli: Malum, militarist-paternalist-otoriter nutuklarla seçim sürecini geçirdi Cumhur İttifakı, bir yanda tank, top, tüfek, insanlı-insansız hava, kara ve deniz öldürücüleri eşliğinde öldürme gücünü sergiledi, öte yanda kendilerinden olmayan herkesi ittikleri “düşman” torbasından kaynaklandığına inanılması istedikleri kan, acı ve gözyaşı sömürüsüne dayalı nutuklar attı kesintisiz. Tankı, topu, tüfeği gündelik hayatın en kuytu köşelerine böyle sokan bir yönetim heyetinin, kan ve gözyaşından başka bir gelecek tasavvuru olmadığı açık.

SAVAŞIN YOL AÇTIĞI ACININ SÖMÜRÜSÜ

Cumhur İttifakı'nın Türkiye'si, “kılıçla yaşayanın kılıçla öleceği” bir Türkiye ve Bahçeli’nin seçtiği ağıt sadece bu tasavvurun alametlerinden biri. “İki Keklik” çünkü yaygın inanışa göre bir Birinci Dünya Savaşı ağıtı. Bahçeli de tekrarladı hikayeyi: Sarıkamış cephesinden ölüm haberi gelen oğlu üzerine Güreli Şöhret hanım yakmış ağıtı. Tabii ki Bahçeli ağıtı ne savaşı lanetlemek, ne “askeri kırdıran Enver Paşa”yı kınamak için okumaya çalıştı, onun peşine düştüğü şey, hem kendisinin Kılıçdaroğlu’nu Topal Osman ile tehdit ederken ve hem de Erdoğan’ın birçok zaman yaptığı gibi “şehitlik” fikrine herkesi hazırlamak, yani ölüm siyasetini güncel tutmak.

Erdoğan mesela, 24 Haziran 2018 seçimine giderken bu “savaş için saf tutmuş” toplum fikrini bol bol işlemişti, bir örneği hatırlatayım:

Şubat sonuna doğru Maraş’ta Erdoğan’ın konuştuğu sahneye beş altı yaşlarında bir kız çocuğu çağırıldı. Bordo bere takılmış, kamuflaj giydirilmişti. Çocuk ağladı ağlayacak haldeydi ama ne önemi vardı, önemli olan nutuktu. Erdoğan: “Cebinde bayrağı. Şehit olunca üstüne örtülecek.”

MARAŞ’TAKİ KURBAN SAHNESİ

Hasılı kelam, Bahçeli ve ortakları için bir kayaya tünemiş kekliklere bakarak yanmış ciğerinden ağıtlar yakan Şöhret hanımın acısı önemli değil, onların derdi Şöhret hanımın ağıtı aracılığıyla yeni Şöhret hanımların yeni ağıtlar yakmaktan kurtulamayacağı bir çatışma toplumu üretmek.

Beş yıl önce Maraş’ta bir tür kurban seremonisine alet edilen çocuğun şimdisinin de geleceğinin dertleri olmadığı gibi.

İşte 28 Mayıs’ta yapılacak seçimlerde kararlaştırılacak şeylerden biri de bu: Ya silah-şehadet-gözyaşı-silah döngüsüne dayalı otoriter bir diktanın inşasına onay verilecek ya da eksik gedik de olsa, ağır aksak da yürüse demokrasi imkanının elde tutulduğu, diyalogun öne çıktığı bir gelecek talebi ortaya çıkacak.

MUHALEFETSİZ BİR TÜRKİYE HAYALİ

Tıpkı 2018’deki seçimde olduğu gibi mevcut iktidar ittifakı yeniden cumhurbaşkanlığını da alacak olursa, beş yılda gördüklerimizin basit bir tekrarından ibaret kalmayacak hiçbir şey, aradaki beş yılda olan bitenler bunu zaten gösterdi. Fakat daha önemlisi bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan, birkaç gün önce paylaştığı bir sosyal medya mesajında iktidarı tekrar elde etmesi halinde 29 Mayıs’tan sonra uygulamaya geçireceği bir hedef daha ilan etti:

“Her zaman söylediğimiz gibi, Türkiye'nin en büyük problemi vizyoner, programcı, projeci, hayırda yarışmayı esas alan bir muhalefete sahip olmamasıdır.

Ülkemizde her şeyi değiştirdik ancak muhalefeti maalesef değiştiremedik.

Bu seçimlerin, inşallah, yıllardır herkesin beklediği bu değişime de vesile olacağına inanıyoruz.”

Tabii ki “iktidara boyun eğmiş muhalefet” arzusu hiç yeni değil, özellikle 2010 referandumundan sonra bol bol gündeme getirildi bu tema. En güçlü biçimde Erdoğan 10 Ağustos 2014’te cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra şöyle demişti: “Yeni Türkiye’den bir arzumuz var: Yeni bir muhalefet. Artık bu kaçınılmaz hale gelmiştir.”

PARTİ-DEVLET TEKELİ

Bu eski ama eskimeyen programın uygulaması aslında o günden beri yürütülüyordu, son vuruş 28 Mayıs’ta tekrar kazandığı taktirde yapılacak. Program iki koldan yürüdü o günden bugüne: Güçlü ve özellikli bir muhalefet yürüten HDP adli-idari hukuksuzluklar eşliğinde, muhalefetin çoğu zaman seyirci kalması, bazen de iştirak etmesi eşliğinde yok edilmek istendi.

Başarılamadı elbette ama zayıflatılmadığını da söylemek zor. Kalan muhalefet ise parti-devlet tekeline alınan medya gücüyle, devlet imkanlarının seçmen iradesini ifsada uğratacak biçimde kesintisiz devrede tutulmasıyla etkisizleştirilmeye çalışıldı. Muhalefetin cevabı, bir tür kötülük sayılan koalisyon fikrine sarılarak ittifak örgütlemek oldu, kısmi başarılar elde edildi bu şekilde: İşte 2019 yerel seçimlerinde büyük şehirler iktidardan alındı, iktidarın gündemi belirleme tekeli kırıldı, en son 14 Mayıs seçiminde Erdoğan ve partisi neredeyse her seçim bölgesinde eski oylarının gerisine düştü, büyükşehirlerde tamamen yenildi ve Erdoğan ilk defa bir seçimi kazanamadı.

HAKLAR DEVLETE, KÜLFET TEBAYA

Şimdi kalan kısa süre içinde herkes son kozlarını oynuyor. Muhalefeti “eleştirmek” için sabırsız olsak da bunu 29 Mayıs’tan sonra bol bol yapabileceğiz, Kemal Kılıçdaroğlu seçilmeyi başarırsa üstelik “Silivri korkusu” olmadan yapabileceğiz. Fakat Erdoğan tekrar seçilmeyi başarırsa ortaya çıkacak Türkiye ile Kılıçdaroğlu seçilirse ortaya çıkacak Türkiye arasında bir uçurum olacağı kesin.

Erdoğan seçilirse düşmanlık duygusunun günden güne yükseldiği, toplumsal kesimlerin savaş düzeniyle karşı karşıya getirildiği, insan hak ve özgürlüklerinin “devletin ve onun kayyımlarının” hak ve özgürlükleri karşısında tamamen sıfırlandığı, yurttaşın artık resmen teba olarak tanımlanacağı, askeri-polisiye baskının siyaset ve hukuk alanından kadınların çocukların durumlarını daha da kötüleştirecek biçimde sivil-sosyal alana yayıldığı bir Türkiye bekliyor bizi.

Yokluk-yoksulluk işine hiç girmedim, esasen neoliberal politikaların doğal sonucu yokluk-yoksulluk ve ırkçı-dinci militarist iktidarların dünyada gördüğü rağbet de bu ihtiyacı dayanıyor, yani hiç de yerli ve milli değil tamamen küresel egemenlerin ihtiyacı olan bir model ile karşı karşıyayız. Elbette işin bu kısmını seçimden sonraki gün öncelikle konuşmaya başlamak gerek. Kaybetmeleri de yetmez, bir daha iktidar hülyası görmeyecek şekilde geriletilmeleri gerekir çünkü ve tek seçim buna yetmez.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ali Duran Topuz Arşivi